rekabet düzeninde yaşamak

doğar doğmaz her şeyin en iyisi olmaya çalıştırıldığımız bir dünyada, hayatımıza müdahil olan üçüncü şahısları memnun etmek için başkalarıyla kıyasıya rekabet ederek yaşamaktır. bu yüzden bireysellikten kopuş başlar ve diğerleriyle aynılaşma gerçekleşir. hep, en üstün ilan edilen üçüncü şahsı alt etmek zorundayızdır. bunun için de başarı kavramı uydurulmuştur. çoğunluğu memnun ettiğimiz takdirde başarı kavramına da ulaşmış oluruz ama yetmez. zira başarıyı en üstü düzeyde tutup hayatımızın son anına kadar hep birilerini arkamızda bırakarak koşuya devam etmemiz gerekir.

en iyi okullara girip, en iyi dereceleri yapmak zorundayızdır. üniversiteyi en iyi dereceyle tamamlayıp, en yüksek maaşlı en iyi işe girmemiz gereklidir. o işte kaç saat çalıştığımızın, ne kadar yorulduğumuzun bir önemi yoktur. emek kavramı başarıya ulaştıran bir araç olarak görülüp istismar edilir böylece.

insanlar hep yetenekleri ve yeterlilikleri doğrultusunda başkalarıyla kıyaslanmak ve birinci seçilmek için birbirleriyle yarıştırılırlar. hayatın her alanında 'sizi' seçen bir jüri vardır. ya kazanır ya kaybedersiniz. hayatımızı, kazanmak fiili üzerinde harcarız. gerçekten de insanları kıyaslayıp, onlar arasından en yeterli yahut en yetenekli olanı seçip bunu ilan etme gibi, mantığı dışlayan bir insani çaba söz konusudur.

insanlar kendi öz kimliklerini yitirip, hiç olmadıkları birinin kisvesi altında hırs dolu bir şekilde, gözleri görmeyerek yarışmalarda birinci olmak için çabalamaya devam ederler. böylesi materyal bir dünyada duygular ikinci sınıftır. insani olan her şeyin öldürüldüğü günümüz rekabet dünyasında birer robottan farklı değiliz. bizden hep daha iyisi bekleniyor. bu 'en iyi' olanlar yine insanlar tarafından belirleniyor. yani, bize 'en iyi' budur denilen şeylere ulaşmak ya da onları kazanmak için harcıyoruz ömrümüzü. toplumun, bireyselliği öldürüp insanları aynılaştırması sonucu da kendimize göre 'en iyi'yi ya da 'en kötü'yü seçemez hale geliyoruz. her seferinde bize 'en komik budur, gülün' 'en hüzünlü budur, iç çekin ve ağlayın' 'en kutsal budur, saygı duyun ve uğruna savaşın' komutları veriliyor. nihayetinde, ulaşmanız gereken nokta budur, koşun ve diğerlerini arkada bırakın deniyor. fiziksel ve zihinsel olarak en üst noktada hareket etmemiz bekleniyor. oysaki ulaşılması istenen şeyin 'en iyi' olduğuna ve bunun başarı sayıldığına karar veren kişileri ve onların kararlarını sorgulamıyoruz. çünkü önce bizi tek bir düşünce sistemine hapsedip farklı düşünmemizi engelliyorlar, sonra da o düşünce sistemi içinde yarıştırılıyoruz.

en güzeli, en çirkini vs. gibi gerçekten öznel olması gereken konular bile toplumsallaştırılıp genel kanılar haline getiriliyor. bize, bu, en güzelidir diye sunuluyor. önümüze konan prototipin en güzel olduğuna inandırılıp o güzelliğe kavuşmaya ya da onu elde etmeye çalışıyoruz. ikili ilişkilerde de böyledir. güzellik anlayışlarımız dahi toplumun 'belirleyici unsurları' tarafından manipüle edilmiştir. bize sunulan şeyi tek gerçekmiş gibi kabul edip, kendi beğeni ve zevklerimize, kendi öz düşüncelerimize yabancılaştırılıyoruz. şayet ki farklı düşünüyorsak bunun yanlış olduğu bize hissettirilmeye çalışılıyor. yani seçimlerimizden, beğenilerimizden, asıl ulaşmak istediğimiz şeyden dolayı suçluluk duymamızı gerektirecek bir baskı altında kalıyoruz. hayatımızı üçüncü şahıslardan müteşekkil olan toplumun bize dayatmaları üzerine kuruyoruz. onların doğrusu, onların başarısı, onların kriterleri, onların güzeli...

bu hayatı, başkalarının kriterlerine uymaya çalışıp onların belirlediği hedefin peşinde tüm çabamızı ortaya koyup koşturarak harcıyoruz. senin düşüncen yanlış, sen yanlışsın, senin beğenin yanlış, ulaşmak istediğin şey yanlış, bunlar başarı değil hezimet, sen bizle aynı düşünmüyorsun, bunlar asıl doğrulardır, bu şekilde düşüneceksin gibi baskılar altında kalarak, gerçekte olduğumuz kişiden onların olmamızı arzu ettiği kişiye dönüştürülüyoruz. özümüzü bir başkasının özüyle aynı kılmaya çalışan bir sistemin içinde fabrika çıkışlı hayatlar yaşıyoruz.