unutulmak

birinin hafızasından silinmektir. hayatınızda sizi hatırlayan son kişi öldüğünde siz de ölmüş sayılırsınız diye bir söz vardı ya da buna yakın bir şey. insan, başkalarının hafızasında yer bulabildiği sürece var olur. kimsenin hatırına düşmüyorsa artık yoktur.

antik yunan'da kamusal hayata katılmayıp özel hayatından dışarı çıkmayan insanlar ölü sayılırlarmış. çünkü yaşadıklarına tanıklık eden kimse olmazmış. hannah arendt de bir kitabında, hiçbir insan yaşantısının, hatta yabanda yaşayan münzevinin yaşantısı da dâhil, başka insanların bulunuşuna doğrudan ya da dolaylı yoldan tanıklık eden bir dünya olmadan var olamaz; konuşmanın ve eylemin olmadığı bir yaşam, harfiyen, yaşarken ölmek demektir, der. yani kişi, artık hayatını insanların arasında sürdürmediği için insanî yaşam da bitmiş demektir.

organlarımız çalışmayı durdurduğu zaman resmen ölüyor olabiliriz. bu süreçte az ya da çok insan tanırız. onları tanırız ve bizim varoluşumuza tanıklık etmiş olurlar böylece. görüngüler dünyasında, gördüklerimiz, duyduklarımız, konuştuklarımız ve hissettiklerimiz kadarızdır. yaşamımızın ölçü birimi diğer insanlardır. insan bazen nasıl bir gerçeklik yaşadığını sorguluyor. ya biz karşımızdaki kişinin düşüncelerinden ibaretsek? ya bir hayalsek ve o kişi gözlerini kapattığında kayboluyorsak. yine de bir sürekliliğimiz olduğu gerçeğini es geçemeyiz.

hayatımızdan çıkan insanları yavaş yavaş unuturuz. önce aklımızda onların simalarını canlandıramamaya başlarız. sonra onlarla olan ilişkilerimizde hissettiğimiz şeyleri ve vardığımız yargıları anlamsız bulmaya başlarız. daha doğrusu önemsizleşir bunlar bizim için. beş yıl önce aşırı şekilde nefret duyduğumuz bir kişiyle yeniden karşılaştığımızda onu fark etmeyebiliriz bile. fark etsek bile dostça bir merhabayı sakınmayız ondan. dolayısıyla insanlara karşı olan yargılarımız ve duygularımız da unutma fiiliyle ters orantılıdır. unutma arttıkça diğer şeyler silinir gider.

fakat bazı şeyleri unutmak zordur. bizde yoğun ve travmatik duygular yaratmış insanların yüzlerini bile yıllar geçse hafızanızdan silemeyebilirsiniz. dolayısıyla bazı insanlar kalbi durup öldükten sonra bile hafızamızda yaşamaya devam ederler. hatıranın bir gücü de buradadır. bundan yüz yıllar önce yaşamış insanlar bile hafızalarda yaşamaya devam ettikleri için ölü sayılmazlar. fakat tarihin aktarılma olgusu devreye giriyor burada. çağlar arası bir bilinç bu adeta. toplumların geçmişi asla unutturulmaz ve diğer çağlara aktarılır. yani geçmiş ve geçmişte iz bırakmış önemli sayılan insanlar gelecek nesillere sürekli hatırlatılır. bu da onları ölümsüz kılar. geçmiş, her zaman geleceğe yapılmış bir ikaz olarak kalır.

yine de toplumsal yaşamdan bir parça uzaklaşıp görece daha küçük kişisel yaşam alanımıza dönersek, varlığımızın öneminin hafiflediğini görürüz. o yüzden olayı dramatize etmemek önemlidir. topluma mâl olmadığımız sürece, unutulup yok olmak zorundayız. bir toz zerresinden farksız olan bedenimiz henüz can vermediğinde bile, bizi hatırlayan, adımızı bilen son kişi öldüğünde biz de öleceğiz. dolayısıyla unutulmak demek ölmek demektir.

insanın içini acıtan başka bir şeyse, geçmişte bizde iz bırakan insanlar tarafından unutulmamız ve onların gözünde bir yabancıya dönüşmemizdir. sanki aramızdaki tüm ilişki sıfırlanmıştır. mesela bir gönül ilişkisini ele alalım. birbirimize verdiğimiz o ilk öpücükler geçmişin uçucu yanı yüzünden karanlığa gömülmüştür. bir taraf o öpücükleri unutmuş ve onları reddediyorsa, siz de o öpücüklerin yalancısısınızdır. sanki her şey tek taraflı şekilde yaşanmıştır. diğer tarafın hafızasından bütün anlar silinip gitmiş, yüzünüzün hatları, vücudunuzdaki kıvrımlar artık bilinmez olmuştur. sizi tanımış, sizin hayatınıza tanıklık etmiş kişi, size yabancıdır artık. onun için ötekisinizdir. siz hiç, çok sevdiğiniz biri için bir yabancı olduğunuzu anlayıp bunun hüznüyle başa çıkmak zorunda kaldınız mı? o kişinin hayatına geçmişte tesadüfi bir şekilde ya da çabalayarak girmiş olabilirsiniz ve size yabancı olan kişinin hayatına tekrardan girmek imkansızdır artık. her şans bir kez elde edilir. hem o hayatın için tekrardan girseniz bile, geçmişteki gülümseyişler, gözyaşları, gösterdiğiniz ve gördüğünüz şefkat asla aynısı olmayacaktır. yapay hislerin üstüne kurulacaktır bu ilişki. dolayısıyla sevdiğiniz biri tarafından unutulmak demek, ilk kez tattığınız hislerin heyecanının yok oluşu demektir, ilk kez aldığınız sıcak bir gülümseyişin, başkasının kalbinin sesini ilk kez dinleyişinizin yok oluşu demektir. anılar sizde ölmese bile onu yaşayan diğer kişide öldüğünde artık geçerliliklerini yitirip sizi, onları yaşadığını iddia eden bir yalancıya çevirirler. beraber anılar yarattığınız kişi sizle yaşadığı şeyleri unutuyor ve artık birlikte inşa ettiğiniz geçmişinize tanıklık edemiyorsa, o yaşananlar asla yaşanmamış demektir. insanın anılarının ve geçmişinin ölümü demek, onun bizzat kendisinin ölümü demektir. geriye karanlık ve bilinmezliklerle dolu bir geçmiş kalmıştır sadece. anıları öldürülmüş bir kişinin 'şimdi'den mutluluk duyması beklenemez. her bireyin hayatı bir başkasıyla inşa edilir, insan yaşlanır, yaşlandıkça birileri tarafından unutulur ve unutuldukça hiç yaşamamış sayılır.

insan anılardan ibarettir. anılar, birlikte yaşandığı kişi ya da kişilerin hafızasından silindiğinde o insan da bir miktar azalır yahut yok olur.