pervanenin muma olan aşkı

pervinin muma olan aşkı diye yanlış okuduğum başlık.
(bkz: gül ile bülbül )

"aşk bir şem'-i ilahîdür benim pervânesi
şevk bir zencîrdür gönlüm anun dîvanesi"
(aşk ilahi bir kandildir;ben ise onun etrafında dönen pervaneyim...
şiddetli arzu, bir zincirdir; gönlüm ise ona bağlanmış bir divanedir)

şeyh galip



"bendeki suz-i dil var mıdır acep, tutuşup can veren pervanelerde?"

rıza tevfik bölükbaşı



"yan ey gönül yan, yan ey gönül yan
yanmadan oldu derdine derman
pervane gibi, pervane gibi
şem’ine aşkın yandı bu gönlüm "

mevlana muhibbi






iskender palanın da şöyle bir yazısı var.

"bir aşk hikayesi
geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…
aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… 'aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. bir cezbedir bu. bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. aşk cesaret işidir, neticede. ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. ilk lezzettir işte o acı. acı verir, yakar içini. ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. acı ve lezzet… birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… işte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. azp lezzet demek. azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. işte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. artık pervane 'hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. bu fenadır. bu canını verdiği noktadır. mumun bundan haberi bile yoktur belki. olmasına da gerek yoktur. bu pervanenin aşkıdır çünkü. aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. ama öbür taraftan mum da yanar. onun aşkı da, acısı da kendincedir. önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. ateşi su söndürür çünkü. ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…"
iskender pala
divan edebiyatının pek bilinmeyen ama en etkileyici mazmunlarındandır. her ne kadar dünyevi bir aşkı ifade etse de ilahi aşk boyutu insanın gerçekliğe olan açlığı ve bunu öğrendiğinde yaşayacaklarına korkusu arasındaki ikilemi ifade eder.
bu mazmundaki sembollerde aşık olan pervane, yola girmiş dervişi ifade eder. hiç durmadan aşkla aşkının etrafında döner ve ondan başkasını gözü görmez. ne var ki korkularından dolayı yaklaşamaz da. değişme korkusu, büyünün bozulması korkusu vs vs. halbuki bilinmelidir ki insan kendini aşktan önce ve aşktan sonra diye ayıramıyorsa o aşk, aşk değildir! aşk millattır..!
mum ise güneşin mikro halidir. güneş astroloji ve mitolojide yaratıcının dünyevi tecellisi olarak kabul edilir. bunun mantığı da şudur ki etrafımızda gördüğümüz renkler ve oluşan gerçeklik güneş ışınlarının yansımasından oluşur. eğer bu olmasaydı tamamen karanlık ve boşluk olacaktı. her şey boşlukta başladı ve yaratım boşluğun içindekileri şekillendirdi. vel hasılı kelam konuyu toparlayacak olursak pervanenin en sonunda muma kapılıp yanar, bu da ruhun ebediyyete kavuştuğu ve artık sonsuza dek aşkıyla olacağını anlatır.
aklıma ateş ve suyun aşkı hikayesini getirmiştir:

ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
demiş ki suya:
gel sevdalım ol,
hayatıma anlam veren mucizem ol...

su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
yüreğim sana armağan...
sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına...

zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
bir gün gelmiş, suya varmış yolu
bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
ama gitmenin yitirmek olmadığını....
ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

işte o zamandan beridir ki:
ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

ateşin yüreğini sadece su,
suyun yüreğini
sadece ateş alır olmuş...
eşcinsellerin heteroseksüellere aşık olmasıdır.
bundandır ki bir "pervane" için en acı şey "donarak" ölmektir...