limonata sessizliği

yağmur kökden’in subondatel rumuzuyla 10. kadın kadına öykü yarışması’nda yer alan öyküsü.

--- spoiler---

ayak seslerini duyuyorum yaşamımın ezgi'sinin. parmak uçları vuruyor masaya. tatlı bir yankısı var kollarımda, diken diken. bir bir seslerini duyuyorum geçen bulutların, güneşin önünden. üç beş adım ötemde bir gonca açıyor. yapraklarının tınısını unutamıyorum.

“özge.”

omzumu tutup beni kendine çeviren kadına baktım. dudaklarının oynayışı beni en çok bu zamanlar mutlu ederdi işte. adımı söylemek için araladığında dudakları, hece hece, önce öper gibi olurdu beni, sonra gülümser gibi. öz - ge. zihnimde tekrarladım. güzeldi. her hecesini severdim elbet ama adımı ondan okumanın tarifi yok.

“limonata ister misin?”

başımı sallayarak gülümsedim. bir ilkyaz gününün heyecanı sardı yine etrafımızı. o kadar şendi ki bardakları doldururken... dudakları yerçekimine karşı koydukça nehirlerin daha coşkulu aktığına bizzat şahit olmuştum. şimdi bu tatlı nisan baharında, beni çimlerin arasına tutup çeken, eliyle yaptığı limonatayı yine eliyle içiren kadını nasıl sevmezdim? hele adımı hecelerken... dudakları oynamaya başladı yine.

anlamıyordum. olsundu. beni seviyordu. yeterdi.

teşekkür ederek bardağı uzattım. biraz geri çekilerek çimlere uzandım; dirseğim üzerinde sevdiğim kadına bakmak-güneş ona vururken mi güneş ondan doğarken mi hiçbir fikrim yok- ilâhi bir duyguydu. tabii çenemi tutup gözlerime baktığı anları saymazsak. sesimin nasıl çıktığını umursamıyordum onunlayken. uzanıp kollarından kavradım, göğsüme çektim. yanağını avucuma koymasını hep sevmişimdir.

onu sevdiğimi söyledim. tekrar ve tekrar. bir kadına onu sevdiğinizi söylerken sesiniz nasıl çıkar? bilmeden söyledim.

hayatıma anlam katan iki şey var. birisi gözlerim, diğeri onun dudakları. dudaklarının benimkilere değdiği anları da katabiliriz bu listeye ama o zaman bana baktığı anlar gücenir, bana dokunan parmakları küser ve bu sefer saçlarım bana alınır. beni öperken gözlerini açardı bazen, ben de açmış bulunurdum. onu severken nasıl baktığımı o zamanlar görürdüm. bir kadının göz bebeklerinden akseden bir âşık kadın. Âşığın orada dans etmesi, dolu gözlerle, hüzünle, sevgiyle, minnetle... dünyaya da öyle mi bakıyorum yoksa sadece ona bakarken mi öyle oluyorum diye düşündüm. ona gülümserken hep aynı sesleri mi çıkartıyorum, beni öptükten sonra burnu burnuma dayanınca? bilemediğim soruları bir listeye koysam bunlardan daha kötüsü “avuçlarını öpüp kalbime koyduğumda mimiklerine eşlik eden sesi nasıl?” olurdu.

bir kadın sizi sevdiğini söylerken sesinin nasıl çıktığını tahmin etmeye çalışmak ama elinizde kıyaslama yapacak bir şeyinizin olmaması ne demek? sevdiğim kadının beni nasıl sevdiğini duyamıyordum. hangi tınıda besliyordu aşkını? bilmeden söyledim, yeniden.

“seni seviyorum ezgi.”

“özge. seni seviyorum.”

gözlerim, demiştim, onu görmemi sağlıyor. dudakları ise gördüğüm şeyleri canlı kılıyor. dudakları olmadan ne yapmıştım, nasıl yaşamıştım? ondan öncesine dair hatırladığım bir an bile yok. ezgi. güneşin doğuşunun, yağmur yağışının hatta solucanın topraktan çıkışının dahi bir ezgisi vardır. tüm bunları duymadan bir yaşam sürmek kolaydır belki, ben duyup bu yetimi sonradan kaybettiğim için bilemiyorum ama benim bir ezgi'm var şimdi. yaşamımın ezgi'sini duymadan senelerimi geçirmiş olmak koyuyor. içimde çoğu şey darmadağınık. hayatımdaki tek müzik, beni koynuna alıp parmaklarıyla kolumda dans etmesi. benim ezgi'm bu. buna rağmen duyamadığım bir ezgisi var yaşamımın.

limonatanın şekeri dudaklarında güzel bir tat bırakmış yine. burnumun ucunu öptü. kollarına daha sıkı sarılıyorum saçlarımın arasına yüzünü gömerken. dudakları hareket ediyor yine, hissediyorum. iki senedir beni uyuturken aynı ninniyi söylüyor. yeniden, her gece her gece. tenime değen nefesinden anlıyorum. ses, sadece titreşen hava. o kadar kolay olmuyor ama. hayatınızın kadını olduğunu düşündüğünüz insanın size hangi tonda seslendiğini duyamamak büyük bir yara. sessiz bir aşk. yarım yamalak konuşabiliyorum, iyi bari o benim ses tonumu biliyor. iyi ya da kötü, biliyor.

ters dönüp yüzümü boynuna gömdüm. bir bahar akşamı serinliğinde beni üşütmeyen şey kadınımın sıcaklığı. başka ne olacaktı? kokusu burnuma çarptığı an iklimim değişiyor. gözlerimi kapayıp anın tadını çıkarttım. benden bıkmamış, benimle yorulmamış bu kadına daha çok sokuldum. iki sene, dile kolay... kavga da ettik biz iki sene içinde. en sinirli anında bile bana sevgiyle bakan bu kadına, o kavga anında daha çok âşık oldum. sonra limonata yaptım. küçük bir not kenarına:

dediğin kötü şeyleri ben hiç duymadım, sen hiç söylemedin.

Âşığın,

özge.

bu kadardı işte. ortalama altmış, bilemedin yetmiş sene insan ömründe kavga etmenin anlamsızlığı bu kadardı. duymamıştım dediklerinin hiçbirini. “insan sevdiği bir insana sesini nasıl yükseltebilir? ben sana hiç bağırmadım.” demişti sonra, boş bardağın arkasında yeni bir kâğıtla. gözlerine baktım, hayır, bana hiç bağırmamıştı. bağırmanın ne demek olduğunu sadece sözcük anlamı olarak bilsem de, bağırmamıştı. ben, bağırmasına bile hasrettim. bana kızdığında ses tonu nasıl değişirdi acaba?

sevdiğiniz kadının size bağırmasını ister misiniz? bilmeyince çok büyük bir merak konusu olabiliyor bu durum. sessiz olunması gerekilen bir yerde “şşşt, fısıldayarak konuş.” demek nasıl hissettirir insana? bilmiyorum. gülümsemesinin altında yatan tınıyı fark edememenin korkunçluğu, sadece bana bakıp beni sevdiğini söylerken geçiyor. şimdiyse, garip bir heyecanı barındırıyorum içimde. haftalar sonra, yanıtını bilemediğim sorular son bulacak. yine limonata yapacağız birbirimize, yine öpecek beni, yine koynuna gireceğim.

sevdiğim kadın parmaklarımın ucunda hücrelerine kadar ayrılıp yeniden birleşirken kulaklarım onun sesiyle dolacak. iki senelik ninniyi duyabileceğim. yeniden doğacakmış gibi oluyorum. çekilerek bir kol mesafesinde tuttu beni.

“özge,” dudaklarının en sevdiğim hareketi işte, “ne olursa olsun ben sevdiğim kadının, senin yanındayım, sevgilim.”

gözlerimi kapattım. yanımda, hiç gitmeyeceğini söyleyen bir kadın vardı. dahası, hiç gitmeyeceğine inanıyordum. onu severken büründüğüm hâli bazı zamanlar onda da yakalıyordum. parmaklarıyla yanağımı dürttü, gözlerimi açtım. onu sevdiğimi söylememi istiyor.

“seni seviyorum, ezgi'm.”

gülümsedi.

“bununla ölene kadar yaşayabilirim.”

gülümsedim.

bir kadının sevgisi, insanın içinde olur olmadık her şeyi yeniden var etme gücüne sahip. buna korkular da dahil. kaybetme korkusu değil, biliyorum ellerimden kayıp gitmez. aksine, şu an nasıl tutuyorsa ellerimi, nasıl sıkıysa parmakları parmaklarımın arasında, daima böyle olacak. bu kadın beni seviyor. sadece nedenini bilmediğim bir şeyden korkuyorum. belki de kendime itiraf etmeye korktuğum bir şey. sesimi sevmezsem? onun adını bir dua gibi söylemek gerek... ya sesim düzgün olmazsa, ya çirkin olursa? sesimi sevmezse?

çocukça endişelerimden kurtulmak için kafamı salladım. çatık kaşlarımı bir parmak yukarı çekti. ezgi bana gülüyor.

“sana dair her şey o kadar güzel ki... korkma, kadın.”

biliyor işte, her hâlimi biliyor bu kadın. beni biliyor. beni seviyor. ellerini ağzıma götürüp parmak uçlarını tek tek öptüm. kimsenin avuç içi böylesi sevgi kokamaz. kalkıp dudaklarıma eğiliyor; yeniden doğduğumu hissediyorum. bir gökyüzünün azaldıkça kuşlara eklediği umudu görüyorum gözlerinde. bana bakışında sonsuz bir vaat var. hastaneyi çekilir yapan tek şey ezgi'nin varlığı. hayatımın ezgi'sini duyabilecek olma ihtimali ile ameliyata girme düşüncesinin korkunçluğu hafifliyor. ellerimi bırakması fikrinin daha korkunç olduğunu fark ediyorum.

ezgi, oturduğu kanepeden bir yeri işaret etti. dolabın içinde bir sürahi limonata. dişlerimi göstererek güldüm. şu an korkunç hiçbir şey yok. doktorları beklemek ve ezgi'yi beklemek ve hayatımın beni beklemesi... tatlı bir esintisi var tanrıça edasıyla oturan kadının. gözlerinde, telaşsız inip kalkan göğsünde, nefes alınca genişleyen burun deliklerinde... kaşlarını oynattı. beni nasıl güldüreceğini iyi bilen bir tanrıça. yeniden öpmek istedim onu. onu sevme hissi ile başa çıkamıyorum. tüm yaşamım boyu onu ve sadece onu sevebilirim. içimde yarattığı hislerin derinliğini kavramak için ellerimi bırakmasına gerek yok. gidişini düşünemeyecek kadar kendimden geçiyorum çoğu zaman. öyle güzel bakmıştı ki, sevmesem nehirler kuruyacaktı. görevliler beni giydirirken aklımdan geçen tek şey, beni ilk gördüğü zamanı sonraları anlatmasıydı. adımı söyleyip ona bakmamı beklemiş, ah ezgi'm, epey beklemiş. göz göze geldiğimiz ilk an, adını merak ettiğim o kadın meğerse daha önceden benim adımı söylemiş. bense duyamadım adımı söyleyişini. sessiz bir aşk. elimi tuttu ben gitmeden son bir defa.

ezgi beni öperdi çok kereler ama sadece elimi tuttu, beni odadan sedyeyle çıkartırlarken.

gidiyorum.

çoğu zaman bebek ağlamalarının beni her gece uykumdan uyandırmasını diledim. bir insan yavrusunun sesi insanları neden o kadar rahatsız eder? uykuları bölünecek diye bir canlının sesini kesmesini beklemek çok bencil bir düşünce. köpek bu, elbette havlayacak, insan nasıl konuşuyorsa. sesimizi çıkarttığımız sürece fark ediliyormuşuz bu insan topluluğunda, ezgi hayatıma girdikten sonra fark ettim. ne yazık...

“özge.” düşüncelerimin arasında beklenmedik bir düşünce var oldu.

“özge. özge. özge. özge. özge.” düşünce çoğalıyor. korktum.

odanın aydınlığı gözlerimi kısmama sebep oldu. ezgi, karşımda. ellerimi açtım.

“özge.”

ezgi'nin dudakları kıpırdadı. yeniden ve yeniden. tanrı'm. ezgi adımı söylüyor. yutkundum. boğazımdan bir ses geldi. aşağı baktım. sonra ezgi'ye. avuçlarıyla başımı tutup gözyaşlarımı sildi parmakları.

“ezgi.” diyebildim. kitaplarda okuduğum sıfatlar sesimde can buldu: boğuk, cansız, çatallaşmış, titrek... ve ezgi'm yüzümü okşadı.

“özge.” kulaklarımda yankılandı. adımı söyleyen sesi gitti; yüzüm düştü. gözlerimi açtım, ezgi ağlıyordu. başını kaldırdım sevdiğim kadının. gözlerime bakarak gülümsedi.

bir kadını gülüşünden tanımak...

ağlamasının garip bir tınısı var. gözyaşlarıma karışıyor mutluluğu, aşkı.

“özge, sevgilim benim, kadınım.”

dünyanın en güzel sesini duyuyorum. ellerimi tutuyor, parmakları parmaklarımda....

“seni seviyorum, kadınım.”

*siz de öykü, yazı ve deneyimlerinizle kaosgl.org’un kadın sayfasında yer almak isterseniz kadin@kaosgl.org adresine mail atabilirsiniz.

--- spoiler ---