eşcinsellerin babayla diyaloglarının kötü olması

psikolojik alt yapısını bir kenara bırakıyorum..rol-model ilişkileri,fallik dönem süreçleri onu bunu hepsini bilinen bütün gerçekleri yerle iksan eyliyorum ama yine sonuç aynı yere çıkıyor....tesadüf mü?...
babayı kabullenmek işin doğası gereği zordur. heteroseksüel çocuklar için de bu böyledir. anne değildir baba. bir yabancıdır, dışarıdan biridir. ana rahminden çıkan bebek annesini kokusundan tanır. babaların böyle şansları yok malesef.

gelelim eşcinsellerin baba ile ilişkisinin neden heteroseksüellerinkine göre daha gergin olduğuna. psikoloji şöyle der; bebeğin 3. yaşında başlayan oral evrede cinsel yönelim şekillenmeye başlar. eğer baba ile güzel bir ilişki kurulduysa bebek özdeşim kurup ona benzemeye ve onun huylarını almaya başlar. kurulamadıysa başka yönelimler ortaya çıkmaya başlar.

bence burada dikkat edilmesi gereken husus; ilişkinin babanın kusuru ile kurulamamış olmasının yanı sıra annenin de çok sahiplenici davranması sonucu babanın dışlanmış olabileceğidir. hal öyle olunca eşcinsellerin babaları ile ilişkileri gergin oluyor.

sözüm gayler için tabi. travestiler yada lezbiyenler ne durumdadır bilemem. okuduklarımı kendi hayatımdan yola çıkarak yorumladım.
öncelikle hiçbir zaman "ben doğuştan eşcinselim," diyen biri olmadım. çünkü böyle olduğunu gösteren kesin bir veri yok. baba'nın yönelimde etkisi var mıdır bilemem ama mantığım bunu kabul etmiyor.

babamla aram ise 10-11 yaşlarımda soğumaya başladı. babam garip adamdır. çocuklarını ergenliğe gelesiye kadar sevdiğini belli eder, gezdirir, tozdurur; sonra kendince "şımarmayalım" diye bize soğuk davranırdı. hepimize böyle davrandı ve onun istediği gibi olmadığımız zaman bize daha da soğuk davrandı. en çok kendine yakın olan çocuğunu benimsedi. hepimizi sevdiğini biliyorum ama baba denen şey biraz da kendine benzeyen çocuğuna daha eğilimli oluyor bence ki bu kötü bir özellik, biliyoruz.
benim peder bey de böyleydi. aksiydi, sertti ve onu ergenliğimde çoğu zaman sevmediğime karar vermiştim. ay açılın içimi dökücem.
benim feminen davranışlarım taa ilkokul yıllarıma dayanır. dizilerde, filmlerde kadın karakterlere özenir, evde kimse yokken misafir dışında girilemeyen soğuk salonumuzda kendime türbanlardan uzun saç yapardım ve oynardım. hareketlerim feminendi. daha çok kızlarla arkadaş olurdum ve hiçbir şeyin farkında değildim. okul ortamının ne kadar boktan olduğunu biliyoruz, bunun yanında babam da kelimelerimi düzeltmeye, hareketlerimi eleştirmeye başlamıştı. daha çocuktum gerizekalı baba! neyse.
sonra bu adam yavaş yavaş bana daha da soğuk davrandı. sonra hiç konuşmaz olduk. babamla her şeyi konuşan ben onunla sadece para isterken ya da bir şey için izin alırken konuşur olmuştum ki bu kötüydü. hareketlerimden rahatsız olduğunu bildiğim için okuldaki problemlerimi eve taşıyamazdım. sadece içime atardım ve sonuç olarak özgüvensiz biri oldum. ama babamın böyle oluşunun eşcinselliğimde rol oynadığını düşünmüyorum çünkü aramız iyiyken de ben gayet feminendim.

şimdi de olması gerekeni şahika yüksel isimli hanımefendinin bir yerden izlediğim laflarına dayanarak söylemeye çalışacağım. ilk olarak bir adet bilinçi babamız var. bu babamız çocuğunun feminen hareketlerini küçüklükte tespit ettiği zamanda durumu hiç sorun etmiyor çünkü doğal bir gelişme süreci olduğunun farkında ve bunu değiştirmeye çalışmanın çocuğuna zarar vereceğini biliyor. sonra, çocuğunun istediği alanlarda onunla vakit geçirmeye çalışıyor. evet, çocuk arabalarla oynamak istemeyebilir. babasıyla ikinci elci gezmek istemeyebilir. farklı ilgi alanları vardır ve baba da bunun farkına varıp çocuğunu destekler. işte babanın etkisi burada büyük rol oynar ve çocuk ilgi duyduğu alanda arkasında güçlü babasının da olmasıyla daha da özgüvenli olur. babasıyla arasındaki diyalog da bu konuda bozulmaz.

babalar böyle olmadıkça da biz eşcinsel erkekler babalarımızla çoğunluk olarak anlaşamayacağız malesef.
babamı pek göremedim ve tam onla olacakken aniden kaybettim. hiç diyalog hatırlamıyorum bu çok fena. ki keşke yaşasaydı da ağzıma sıçsaydı diyorum ses çıkarmazdım.
eşcinsel biri olarak bildiriyorum, babamla ilişkilerimiz hep çok iyi oldu, hala da iyi şükür. adama eşcinsel olduğumu söylemedim ama söylesem de birşey değişmez muhtemelen. annem de hiç sahiplenici biri olmadı, hatta hiç evde bile göremedik abimle. böyle eşcinsellere yapılan saçma genellemelere fazla itibar etmeyin bence, hepimiz madonna da sevmiyoruz, kırıtarak da yürümüyoruz, babamızla da ilişkilerimiz kötü değil, odepius komplekslerimiz de yok. eşcinselliğin yetiştirme şartlarıyla alakası yok.
bazı konularda genellemelerin haklılık payı oldukça yüksektir. ha istisnalar yok mudur, elbette vardır. klişe olarak kaideler de bozulmuyor. bu da onlardan birisidir.

gerek lisede, gerek üniversitede, özel yaşamımda tanıdığım eşcinsel arkadaşların tek ortak özelliği vardı. babalarıyla problem yaşamalarıydı. hatta öyle bir şey ki lezbiyen arkadaş şey diyordu; 'babamda nefret ediyorum. yemek yerken bile bencil ve çok iğrenç. erkekler de böyle hayvan gibiler düşüncesizler' diyerek babadan erkekleri genellerdi. gay arkadaşım uzaktan bildiğim 1 kişi vardı, o da babasıyla berbat olduğu duyumlarını aldım.

ben cinsel eğilimde genlerin yanı sıra baba faktörünün çok etkli olduğunu düşünüyorum. bilimsel olarak da bununla alakalı araştırma görmüştüm. bu durumda sorumluluk ailelere düşüyor.
bazen babanızla diyaloğunuzun dışarıdan bakınca iyiymiş gibi görünmesi gerçekten iyi olduğunu da göstermez.hiç sorun yaşamıyorsundur ama konuşulması gereken konuyuda oturup konuşamazsın.öyle ara sıra görüştüğün uzaktan bir akrabanmış gibi hissettirir.eşcinselliğini keşfetmekte zaman içinde yaşanan
bu birbirine yabancılaşma durumunu körüklüyor muhtemelen.
babalarımız da baba sıfatından evvela en sade tanımla insan sıfatındalar en nihayetinde. hal böyle olunca eğer babanız veyahut bir insan ( bir erkek çocuğun rol modeli, dayanağı, kahramanı,hayatının çekirdeğinde yer alan bir yol göstericisi genelde babası olduğu için babalar üzerinden devam edeceğim) zihin olarak açık değilse, sabit görüşlüyse, sert kabuğu olan muhafazakar bir yapısı varsa, kırsal kesimde büyümüşse ve bunun dezavantaji olarak eğitim anlamında yetersiz bir altyapısı varsa, sevgisini hayırlı evlat ideali cercevesinde sadece kendi doğruları ve istekleri doğrultusunda bir hayat tarzı edinmenize dayandirarak şekil almanızla kısıtlıyorsa ( buna annelerimiz de dahil) sizi anlaması, kabul etmesi eskisi gibi sevmesi ne yazık ki mümkün olmayabilir. siz de öngörme kabiliyetine sahipseniz iletişiminizin ne şekilde gelişeceğini daha kendinizi kesfettiginiz ilk günden itibaren tahmin edebiliyorsunuzdur. hayatin ihtimaller dahilindeki alışkanlıklar üzerine kurulu olduğuna inanırım. babamin hayatında eşcinsellik terimi onun hiç karsilasmadigi, tanımadığı ona tamamen yabancı, bilinmedigi için ona bilmediği şeyin korkusunu yaşatan, alışık olmadığı bir detay. ancak esasında tanıdığı ben tamamen aynı kalacak olmama rağmen benimle alakalı öğreneceği tek şey sadece kızlar yerine erkeklerden hoşlanıyor olmam kadar sıradan bir detay. basit tutmak istiyorum konuyu. burda alismasi gereken tek şey yanımda eş olarak kız yerine erkek görmesi olacak. o tanıdığı, sevdiği, canı saydığı evladı tamamen aynı kalacak. bir şey değişmedigini, o detayın hiçbir önemi olmadığını, bunun sadece onun annemi sevdiği gibi benim de bir erkeği sevisimden ibaret olduğunu, hikayenin aynı, karakterlerin farklı olduğu bir senaryodan ibaret olduğu gerçeğini anlaması ve buna alışıklık kazandığı bir düzene geçmesini sağlamak adına bunun onun için normallesecegi bir süreci tamamlaması gerekiyor. benim eşcinsel olduğumu öğrendiğinde çok sevdiği bir insanın böyle bir detayı barındırıyor olmasının bir fark yaratmadigini fark edebilmesini isterdim. konusabildigi, bir şeyler paylaşabildigi, güvendiği evladının eşcinsel olduğunu öğrendiğinde her şeyiyle aynı yapısini devam ettiren bir insandan ibaret olduğumu, aslında bu insanı sevebildigini ve sevmeye devam edebileceğini idrak edebilmesini isterdim. ancak yazıya başladığım kısıtlayıcı özellikleri sebebiyle bunu idrak edemeyen babamla bir şekilde konusu açılan eşcinsel olup olmadığım konusunda beni anlamayacagini daha o erken yaşımda anlamış olan ben, olmadığım konusunda ikna ettikten sonra babamın "öyle bir şey olursa başım öne eğilir de bir daha kaldıramam, kendimi öldürürüm." deyince ben istesem de istemesem de bir daha bağlanması imkansız bağlarimizin kopus seslerini duymuştum. o da başli başına hüzünlü bir müziktir arada zihnimde çalan. o sesler günlerce durmak bilmeyen gözyaşı şeklinde bedenden de çıkmıştı zamanında. babam dediğim adam her şekilde omuzlarimdan inmeyecek ağır yükler bırakmisti üzerime. birincisi beni hiçbir zaman kabul etmeyeceğini netlestirmesiyle gizli bir yaşam sürmeye zorlamasinin ağırlığıydi, ikincisi gerçek öğrenildiginde gurur kaynağı iken sadece utanç kaynağından ibaret olacağım düşüncesine hapsolmustum ve bu bana her anlamda psikolojik olarak ağır gelmiştir(ki bu,birey olarak bağımsızlık kazandikca çok da umrunuzda olmamaya başlıyor), üçüncüsü ogrenildigimde kotulesecek aile iliskilerim yetmezmiş gibi bir de babamın ölümünden sorumlu hale gelecek olmanın korkunç hissiyatinin ağırlığıydi, dördüncüsü çoğu insan için her şeyden önce gelen aile kavramının sevgisinin saflığına olan inancım gidip, çifte standartliligina vakıf olmakla gelen hayal kirikligindan kaynaklı bir depresif ağırlıkti, beşincisi bu reddedilme bilincinden kaynaklı yalnızlık hissiyatina kapilmanin ağırlığı vs. hepsini tek tek saymaya gerek yok,bunlar bile başlı başına yeterli uzaklaşmak için. hal böyle iken gidip babama tam güven içeren ve şüphesiz bir şekilde sevgi ve bağlılık hissedebilmem imkansızdi. iletişimimizin ve dolayısıyla ilişkimizin kusursuz bile değil iyi ve güzel olabilmesini engelleyen yukarda saydığım ve daha sayamadigim onlarca duvar var. sesim gitmiyor ki canım babama. üç duvar beş duvar aşıyor, ama hepsini geçemiyorum ne yazık ki . çarpıp geri dönüyor bana. şimdi nasıl iyi olsun benim diyaloğum? tanidiklari evlatları gerçek ben değilken, bir maskeden ibaretken konuştukları ben değilim ki aslında. bu da sevdikleri kişinin ben olduğum fikrine inanmami zorlastiriyor. onların hayatındaki evlat karakterinin suflörü gibiyim. söylenmesi gereken replikleri söylüyorum sahne arkasından. ben bu senaryonun ana parçası değilim. nasil sahipleneyim ana karakterlerle olan diyaloğumu? bu şartlarda yaşarken içimde ölmüş ebeveynlerin öksüzlugune kistirildim. sevgileri yanli, şartlı, sahte ve samimiyetsiz geliyor. nasıl iyi olsun yahu nasıl? ama yarın öbür gün göçüp gidecekler elbet, işte o zaman geriye bir tek siz kalacaksıniz. sevdikleri ben olmasamda, bana duyulan sevgi benim için için gerçek olmasa da ben onları oldukları kişi için yine de sevecegim. gel gör ki ne önemi kalacak göç vaktinden sonra ailenin, onun bunun şunun sizinle alakalı isteklerinin,beklentilerinin? siz sadece size bahsedilmis zamanı başkalarının yonlendirmelerinde ziyan etmiş olacaksınız. hayatinizla alakalı kararlari dünyada bir tek siz varmissiniz gibi alın. çünkü başkalarına göre aldığınız kararlar o kişiler hayatinizdan eksilince size yazık oluyor. onlar gocunce iyi anilariniz yoksa burukluk yaşatıyor, varsa gulumsetiyor, olduğundan daha fazlasını edinemediginiz için belki de o burukluk yine geliyor. herkes gidince elde kalan kendiniz oluyorsunuz yani, o yüzden bireysel mutlulugunuza odaklı yaşayın.
yoo öyle bi şey yok. babamla bütün konuları konuşabiliyorum ve eşcinsel olduğumu da biliyor.
psikanalitik ekol, ters ödipal dönem sonucu erkek çocuğun bilinçdışında anneyi kendine rakip görmesi, babaya ise hayranlık duyması ve ilk cinsel fantezilerini babaya yönelik kurması sonucu oluştuğunu iddia eder. babayı elde etme arzuları sonucunda anne tarafından cezalandırılacağına inanan çocuk, çareyi teslim olup anneyle özdeşleşerek bulmaktadır.
bilişsel davranışçı ekol, rol modellemeye vurgu yapar.
daha anlaşılır halde yazsaydın keşke genç. geçmiyor bizim filtrelerden bu kadar tıbbi terim. kime niye ödipal modellemeyle davranacağım ekolünü yansıtamadığım belli olacak. adsfadsafdsaf.