her güne yeni bir paragraf

"okul yıllarında derslerinde zorlanan adolf kendini resme verir; viyana güzel sanatlar akademisi resim seçmelerine girer fakat kazanamaz. büyük hayal kırıklığı ile akademi müdürünün odasına giren adolf niçin seçilemediğini sorunca müdür, çizgilerinin sert olduğunu, resim yeteneğinin olmadığını söyler. buna rağmen pes etmeyen genç sanatçı, beş yıl viyana'da kalır, girdiği diğer seçmeleri de kazanamaz. bu süreçte parasız kalan genç, evsizler barınağında kalır; kar küreyerek, bavul taşıyarak, hatta dilenerek para kazanmaya çalışır. sonrasında tarihin akışını değiştiren bu başarısızlık genç adolf'u hitler haline getirir. "
" asıl amaç, iki kere iki dörttür, gibi bir formülden başka bir şey değildir ama iki kere iki dörtse yaşam değil, ancak ölümün başlangıcıdır. insan, bu iki kere ikiden sürekli olarak ürkmüştür. ben hala ürküyorum. evet, insan ömrünü iki kere ikinin peşinde geçirir, bu uğurda denizleri aşar, yaşamını harcar ama aradığı gerçeği eline geçirmekten, inanın ki korkar. çünkü onu bulur bulmaz, artık arayacak başka bir şeyin kalmayacağını bilir. işçiler, işlerini bitirdikten sonra, hiç olmazsa aldıkları parayla meyhaneye giderler, ne bileyim oradan karakola düşerler, işte size en azından bir haftalık bir uğraş. ama biz nereye gideceğiz? bunun için, amaca her yaklaşışta bir huzursuzluk duyumsanır. insan, amaca ulaşmak için çalışmayı sever ama amaca ulaşmayı istemez; bu da kuşkusuz çok gülünç bir durumdur. öyleyse, insanın daha doğuştan gülünç bir yaratık olduğunu söyleyebiliriz. işin en hoş yanı da budur. yine de ne olursa olsun, şu iki kere iki dörtün pek çekilmez bir şey olduğunu söylemeliyiz. bence iki kere iki dört, yalnızca bir küstahlıktır.iki kere ikiyi, yolumuzun ortasında külhanbeyi gibi duran, ellerini beline koymuş, her yana tükürükler saçan biri olarak düşünüyorum. sonra, onun kusursuz bir varlık olabileceğini de kabul ediyorum. ama her şeyi güzel görmeye başladıktan sonra, iki kere ikinin dört değil de beş olduğunu düşünmek ve bundan zevk duymak da olumlu olabilir. "
"işte, çevrede hışırdıyor dalga ve sen dalgasın... orman ve sen ormansın... iç ve dış diye iki ayrı şey yok artık; kuşsun ve uçuyorsun havada. balıksın ve yüzüyorsun denizde... ışığı emiyorsun, ışıksın! karanlığın hazzına varıyorsun ve karanlıksın...
yollara vuruyoruz ey ruh! sularda yüzüyor, havalarda uçuyoruz; gülümsüyor ve narin parmaklarımızla kopmuş iplikleri yeniden birbirine bağlıyoruz...tanrıyı aramıyoruz artık; tanrı oluyoruz! öldürüyor, birlikte ölüyoruz; yaratıyor, düşlerimizle yeniden diriliyoruz! en güzel düşümüz mavi gökyüzüdür!
en güzel düşümüz denizdir ve balıktır en güzel düşümüz...neşe saçan aydınlık sestir; neşe saçan parlak ışık; hepsi de düşümüzdür bizim!
...az önce öldük ve toprak olduk...az önce gülmeyi keşfettik. az önce gökyüzüne bir burç kondurduk.
çın çın sesler geliyor ve her ses annenin sesidir!
ağaçlar hışırdıyor ve herbiri beşiğimizin üzerinde hışırdamıştı! yollar yıldız biçiminde ayrılıyor ve her yol bizi sılaya götürüyor!"- herman hesse
" pek çok psikoloji deneyi etik ve geçerliliği olan yöntemlerle uygulanmış ve daha iyi ilaçlarla veya terapi yoluyla yeni yöntemler geliştirilmesine yardım etmiştir. ancak üzücü bir şekilde uygulanan ve korkunç sonuçlarla biten deneyler de yapılmıştır. 1971 yılında sosyal psikoloji uzmanı philip zimbardo, sahte bir hapishanede, hangi insanların sosyal rollere uyum sağladığını görmek için iki haftalık bir deney düzenledi. deneye katılanların yarısına mahkum yarısına gardiyan rolü verildi; sonuçlar tam bir felaketti. sıradan üniversite öğrencileri acımasız birer gardiyana ya da giderek artan şekilde korkak bir mahkuma dönüştüler. sadece altı gün sonra sahte hapishanede oluşan acımasızlıkların gerçeğe dönüşmesi sonucunda deneye son verildi. "
" hz.isa'nın çarmıhtan indirildikten sonra, annesi meryem'in kucağında uzandığı onları anlatan eserlere verilen isimdir pieta. kelime acı anlamına gelen pity ve piety kelimelerinden türetilmiştir. pieta eserlerinin arasında en ünlüsü, vatikan'da bulunan michelangelo'ya ait olanıdır. fransız piskopas jeon bilheres, bu eseri 1498'de, st.pietro'daki mezarı için sipariş etmiştir. mermerden yapılmış bu eserde hz.isa, annesinin kollarında sanki çarmıha gerilerek saatlerce acı çekmemişcesine huzurlu bir şekilde yatmaktadır. "
kristof kolomb'un, amerika'yı keşfettiği, ondan önce bu kıtanın bilinmediği söylemi büyük bir trajedidir. kolomb'dan yüzlerce yıl önce bile bu kıtaya gidiliyordu. örneğin, hoeishin isimli budist bir rahip m.ö 449 yılında çin'in doğusunda 11.500 km uzaklıkta bir memlekete gittiğini söylüyor. o dönemde seyyahlar dünyanın çeşitli yerlerine yolculuk yapıp defter tutarlardı.
diyor ki: "ne kaleleri ne surlarla çevrili kentleri ne askerleri ne de silahları var; zaten savaş da yapmıyorlar ki." bu anlatılan yer amerika'nın ta kendisi. "
"
tomris uyar "tanıdığın kaç kişi varsa o kadar cemal süreya vardır" diyor ve anlatıyor: "evine bağlı, evinde olmayı seven bir adam. 'akşamları biraz geç gel yahu bir erkek hiç dolaşmaz mı' dedim, ertesi gün altıyı çeyrek geçe geldi, sonraki gün altı buçuk...
normalde altıda gelirdi.
bir gün toz aldım, bezi silkelemek için pencereden eğildim ki-kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor.
"
tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik olan insanlardır. bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar…

(bkz: elisabeth kübler ross)

"öksüz mü? insanın ninesi ölünce böyle denir mi?
pek emin değilim. belki de, nineler ve dedeler, yitirilmeleri halinde, buna ilişkin adlandırmalar yapmaya değmeyecek aksesuarlar olarak görülüyorlardır. insan, ninesinden ve dedesinden ne öksüz ne de yetim kalır.
onları, bu uzun yolun biryerinde doğallıkla, dalgınlıkla, sanki bir şemsiye unutur gibi bırakırız"

...diyor, susanna tamaro.
yüreğinin götürdüğü yere git romanında...
şiddetle reddettiğim, fakat, haklı bulduğum saptamalarıyla yaralamıştır bu paragraf beni yıllarca...
“bir şey karşına dikiliyorsa, seni yaralıyorsa, bırak gelişsin, bırak acıtsın. kök salıyorsun, deri değiştiriyorsun demektir! senden seni doğurtan parçalanışa ne mutlu! ne mutlu dayandığın tüm acılara!”
antoine de saint-exupery

"inanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. insan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. tutunacak bir dalımız kalmıyor. tutunamıyoruz."
oğuz atay, tutunamayanlar

""şu, şu bakış var ya.. hani dünyada görülecek ne varsa gördüğünü, bilinecek ne varsa sırrına erdiğini zannedenlere mahsus. ağır, oturaklı, anlayışlı. hiç hata yapmayanların, ayağı kaymayanların, yalpalamayanların mağrur ifadesi.
işte bu... bu benim kanımı donduruyor. insan, ilk defa gördüğü birine, ilk defa görüyormuş gibi bakmalı. daha önce gördüklerine bakar gibi değil. yani, her yeni insan bir muamma demek; bilinmeyen birşeyler var orada.
çocuklar bilir bunu. yeni yürümeye başlayan çocuklar böyle bakar işte herşeye, hayretle!!"" - şehrin aynaları, elif şafak.
"
yıllarca bilgisayar klavyesi üzerinde en sıkıcı işi yaptıktan sonra, cep telefonları, bilgisayar oyunları nedeniyle artık başparmakları her yerde hareket halinde görmek mümkün. oysa düne kadar diğer parmaklar tuşların üzerinde dans ederken başparmaklar sadece boşluk tuşuna basardı. yapılan bir araştırmaya göre taşınabilir elektronik aletlerin sıkı birer kullanıcısı olan japon gençleri başparmaklarını olağan dışı şekillerde kullanıyor. kapı zillerini başparmaklarıyla çalıyor, bir şeyi işaret etmek için işaret parmaklarının yerine başparmaklarını kullanıyorlar.
"
"" yaşlı, böyle isterdi.
kaval sesinin, kötü cinlerin kulaklarını tırmaladığına ve doğacak olan bebeğe, şu dünyanın yaşanılası bir yer olduğunu fısıldadığına inanırdı.
yaşlı'ya göre, bebeğin kolayca bu aleme gelebilmesi için, annesinin korkularından sıyrılması şarttı.
aksi takdirde, bebek, sımsıkı rahme tutunur, dışarı çıkmamak için olanca gücüyle direnirdi.
hatta, dışarıdan ölesiye korkan ve karanlığın aydınlıktan daha güvenli olabileceğini bilen bebeklerden bazıları, teslim olmaktansa, göbek bağlarını boyunlarına dolayarak oracıkta can vermeyi yeğlerdi!
bu sebepten ötürü, doğum yapan kadın, kanını, mayasını ve canından bir parçasını vermeliydi bebeğe; korkularını değil!
çocuk, korkulardan arınmış olarak doğmalı ve mümkünse eğer, korku nedir bilmeden yaşamalıydı...
bu mümkün olmasa bile, alışılmış karanlıktan bilinmeyen aydınlığa geçmenin korkusundansa, sonradan öğrenilen korkularla başa çıkmak daha kolaydı...

...yaşlı'nın camgöbeği gözlerinde kendini gördü genç kadın.
o camgöbeği aynada, gençliğinin verdiği yarı hodbin yarı hoppa tazeliği, ışıl ışıl parlayan gözlerindeki yüz kızartıcı hevesleri, rüzgarla savrulan uzun-siyah-dalgalı saçlarını, kankırmızı yanaklarını, sevişirken alnında biriken ter damlacıklarını, gecenin karanlığına geçirdiği tırnaklarında kuruyan kanları, şişkin-bembeyaz memelerinde yollar çizen soluk mavi damarları, ceviz kabuğu gibi sert ve pürtüklü meme uçlarından akan sütleri, dalından düşmüş bir elma gibi pörsüyerek içe gömülen karnını, kucağındaki kundakta mışıl mışıl uyuyan bebeğini ve bebeğine bir mucizeye bakar gibi bakan erkeğini gördü. ve gördüğü şeyi çok sevdi...
kavalın yumuşacık sesi, tütsünün dumanını dağıtırken, artık bebeği karşılama vakti gelmişti..."" -- şehrin aynaları- elif şafak
""bir öykücü, tuhaf bir varlıktır.
her şeye meydan okur, her şeyle dalga geçer, kendi hayatıyla bile.
bir hikâyeyi istediği gibi değiştirip gerçeklikten uzaklaştırır ve hayal ettiği gibi anlatır.
bir ikilem arasındadır. hayalleri ve gerçekler arasında gidip gelir. durmadan yeni bir şeyler katar, uydurur.
şunu bilin ki, dedikodularınız, söylentiler, onu eğlendirmekten veya diğer öykülerine malzeme olmaktan başka bir işe yaramaz."" --mukaddem, m. (1999). yürüyenler.
"savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta olmuş,
incelikli haytasın...
nüksederken raksına mahallenin maşallahı, eyvallahı,
güzelleş be oğlum!
şimdilik, ölümüne kadar hayattasın!
şimdilik, ölümüne kadar hayattasın..."

küçük iskender
daha uzun süreli, daha etkili olan hayaller de var. artık sokağa çıkmak bile tehlikeli hale geldi, çünkü bazı günler sokakta karşılaştığı insanları hayalinde soymadan, giysilerini bir çekişte hızla çıkarıp vücutlarını incelemeden yanlarından yürüyüp geçemiyor. bu yabancılar artık onun gözünde insanlar değil, sadece onlara ait vücutlar, kemikleri dokuları iç organları sarmalayan etten gövdeler ve onun ofisinin bulunduğu yedinci cadde'nin yoğun yaya trafiği nedeniyle bu türün binlerce olmasa da yüzlerce örneği her gün gözlerinin önünden geçiyor. şişman kadınların kocaman, hantal memelerini, yeniyetme oğlanların minik cüklerini, on üç yaşlarındaki çocukların apış aralarında boy atmaya başlayan ayva tüylerini, bebek arabalarını süren annelerin pembe vajinalarını, yaşlı adamların kıç deliklerini, küçük kız çocuklarının tüysüz kukularını, dolgun baldırları, sıska baldırları, pelte gibi titreyen iri kalçaları, göğüs kıllarını, göbek çukurlarını, içine kaçmış meme uçlarını, apandisit ve sezaryen ameliyatlarının izlerini taşıyan karınlarını, açılmış kıç deliklerinden dışarı kayan bokları, uzun, yarı yarıya dikelmiş penislerden akan sidikleri görüyor. bu hayallerden iğreniyor, beyninin bunca pisliği üretebilmesine şaşırıyor; ama o hayaller bir kez görünmeye başladı mı, onları aklından kovalamaya gücü yetmiyor. hatta bazen işi daha da ileri götürüp sokaktan geçen herkesin, ister yaşlı ister genç, ister güzel ister pörsümüş olsun gözüne ilişen herkesin ağzına dilini soktuğunu, her çıplak vücudu tepeden tırnağa yaladığını, dilini ıslak vajinalara soktuğunu, kalın, sertleşmiş penisleri ağzına aldığını, ayrım yapmaksızın demokratik bir grup seksinde her erkeğe, her kadına, her çocuğa kendini aynı coşkuyla verdiğini hayal ediyor. bu hayalleri nasıl durduracağını bilemiyor. bunlar kendisini bir alçak, bir zavallı, tükenmiş bir aciz gibi görmesine neden oluyor; ama o aykırı düşünceler sanki bir başkası tarafından beynine işlenmiş gibi kendiliğinden ortaya çıkıyor ve onları bastırmak için savaşsa da, hiç kazanamadığı bir savaş oluyor bu.
buranın yaşamayan bir yanı, yoksulluktan ve göçmenlik mücadelesinden kaynaklanan hüzünlü bir boşluğu var; bankaların, kitapçıların olmadığı, sadece çek bozdurma bürolarıyla neredeyse işe yaramaz hale gelmiş bir halk kitaplığının yer aldığı bir bölge, dünyanın dışında, zamanın çoğu kişinin saat takmaya bile gerek görmediği kadar ağır ilerlediği küçük bir dünya burası.
asıl adı susanna olan suki rothstein, morris'in ilk kez yirmi üç yıl önce babasının sağ koluna yatmış uyurken gördüğü bebek, chicago üniversitesi'nin en yüksek puanları alıp onur listesine geçerek bitiren genç kadın, gelecek vaat eden ressam, geçen sonbahar peggy guggenheim koleksiyonu üzerinde araştırma yapmak için venedik'e giden o çok yetenekli düşünür, yazar, fotoğrafçı; işte o kız kendi çalışmaları konusunda bir seminer verdikten birkaç gün sonra o müzenin kadınlar tuvaletinde kendisini asmıştı.
hiç tarak görmediği her halinden belli, diken diken siyah saçlar. insana kendini bir cangılda aniden bir leş yiyiciyle karşılaşmış gibi hissettiren bir surat. sanki yüz yaşındaki birinin suratı gibi kemikli, yedi veya sekiz yaşındaki bir çocuğun yüzü. kasılmış ve yamuk bir ağızdan fırlamış dişler. bir etoburluk ve acımasızlık göstergesi olan bu ağızda da gözlerdeki şiddet görülüyordu. titrek, yorgun ama hep tetikte olan siyah gözbebekleri. bakışların ardında, korku ve saldırganlık bir çatışma halindeydi. bu gözler size bakmıyordu. kaçıyordu. ürkmüş bir halde, kendi şiddetini hayranlıkla seyrediyordu. kafasının içinde dolanan, debelenen, uluyan öldürme çığlığını.
iki yıl önce dibe vurmuştu. zaten acı bir tadı olan hayat artık ona iyice tatsız gelmeye başlamıştı. depresyon. hastaneye yatma. o dönemde yaşamak sadece “acı çekmek"ti. bu iki kavram tamamen eşdeğer, tamamen eşanlamlıydı onun için. tuhaf bir şekilde, hastaneye yattığı günlerle ilgili iyi bir hatırası vardı. her ne olursa olsun hâlâ taze bir hatıra. üç haftayı uykuda geçirmiş, ilaçlarla ve bebek mamalarıyla beslenmişti. gerçek dünyaya dönmesi ise yavaş yavaş olmuştu. antidepresanlar. psikanaliz. bu dönemi, görünmez bir boşluk olarak içinde muhafaza ediyor, günlük sıkıntılarından ilaçlarla, psikolojik destekle, açık havada yaptığı gezintilerle kurtulmaya başlıyordu. ama kara delik orada, hep yakınındaydı, sürekli olarak onu çeken manyetik bir alan gibi.
  • /
  • 2