jim morrison

27 yaş efsanelerinden biridir.
asıl adı james douglas morrison olan 1943 doğumlu sanatçı amca. california üniversitesi ucla'de sinema üzerine eğitim görmüş, henüz okurken bir kaç tane de kısa film çekmiştir. bu sıralarda okulundan tanıdığı bir arkadaşı ile birlikte venice beach'te bir dairede yaşıyordu, o zamanlar eroin, kokain gibi uyuşturuculardan çok daha farklı bir tecrübe yaşatan, kimyasal bağımlılığa ve vücutta fiziksel hasara sebep olduğuna dair bir kanıt da olmayan lsd kullanmaya başlamıştı, bir bohem hayatı yaşıyordu denebilir.

küçüklükten beri bir asker olan babasının sert disiplininden haz etmeyen morrison, okuldan mezun olduktan sonra ailesi ile olan tüm ilişkisini kesmiş, ileriki yıllarda yaptığı röportajlarda da ailesinin öldüğünü söylemiştir.

venice beach'te yaşarken, film okulundan başka bir arkadaşı ray manzarek ile birlikte bir grup kurmaya karar vermişler ve grubun adını aldous huxley'in * algının kapıları/the doors of perception kitabının başındaki bir alıntıdan, william blake'in bir sözünden hareketle * the doors koymuşlardır. ray manzarek elinde gitarı olan bir ergen değil bir org virtüözüydü, ve morrison da karanlık, nevi şahsına münhasır bir şairdi/yönetmendi.

neyse efendim gruba iki kişinin daha gelmesiyle bu amcamız da the doors'un vokali olmuş oldu. jim morrison işte tam o anda, sahnede birden bire haşarı bir adam haline gelmiştir dersem yalan olur. ilk başta çok utangaç olduğu için sırtını seyirciye dönüp şarkı söylüyordu. bundan sonrası aslında the doors ile alakalı olacağı için çoğunlukla hayatının bu kısmını yazmaya gerek görmüyorum, aslında her ne kadar the doors başlığı jim morrison başlığından ayrılamaz olsa da, ben ayırdım, geçmiş olsun.

peki anladık ama, neydi bu adamı bu derece meşhur yapan şey, neden "jim i wanna suck your dick!!!!" in ötesinde, bir saygıyla anılıyordu bu adam?

çünkü popüler kültürün dayattığı bir çok sanatçıya karşılık, the doors'un, ki the doors'un sözlerinin çoğu bu amcamıza aittir ve bu yüzden grubun felsefesi de bu arkadaşın felsefesi doğrultusunda almış yürümüştür, evet ne diyorduk, hah, popüler kültürün dayattığı sanatçılara karşılık, morrison bir felsefeye inanıyordu; insan, ağaç, taş, hava, evren tek ve birdir, insan da en az evren kadar sonsuzdur. bu felsefesi doğrultusunda yaşamayı seçmiştir demek yalnış olur, sanki başka bir şey de seçebilirmiş de bunu seçmiş gibi, oysa kendisi bizzat bu felsefe idi.

sahnede olduğu zamanlarda yaptığı tüm haşarılıklar, aslında hayatın her hangi bir sınırının olmadığını düşünmesinden * ileri geliyordu. altmışların hippi ruhunun bir yansımasıydı o, ve belki de o zamanlarla birlikte ele alınınca, seyircisinin beğenisini kazanmak uğruna hiç ama hiç bir yavşaklık yapmadığını görebiliyordunuz. o ve the doors kendileri gibi olarak seyircilerini sahneye çekiyorlardı, özellikle morrison, her ne kadar paranın kaymağını yese de, para için bu işin içine girmiş değildi. meşhur sullivan show'da şarkılarını sansürlemeden söyledikleri için ( şarkıda geçen higher kelimesi uyuşturucuyla alakalı olduğu için) grup buraya bir daha davet almamıştı, o dönem bu televizyon şovu önemliydi ve gruplar buraya çıkmak lütfunu edindiklerinde şarkılarının sözlerinde oynama yapıyorlardı, böylece bir kaç kez daha oraya çağrılabiliyorlardı vs. demek istediğim, bu arkadaşın aradığı başka bir şeydi.

insanların çok normal şeylermiş gibi kabul ettiği kuralları, işleyişleri pek sevmiyordu. gerçi hippilerin bu kurallarla olan ilişkisi malum, değilse de araştırıp öğrenebilirsiniz, o çok çok farklı bir yapıda değildi, ama onu farklı kılan şey, herkesin gözü önünde olması ve bu sınırsızlığın yaşandığı anlarda çok çabuk reaksiyon almasıydı. örneğin konserlerde her zaman polis eşliği oluyordu ve sahnede yapılan aykırılıklar sebebiyle bazen konserleri polis tarafından kesiliyordu. grup aslında bütün bu aykırılık fikrinin içinde, o duvarlara çarpıyordu yani.

morrison'un ünlü sözleri arasında olan şunlar sizde durumu daha iyi özetleyecektir;

ben başkaldırı, düzensizlik, kaos, ve özellikle hiç bir anlamı olmayan hareketlerle ilgileniyorum. bana göre bu özgürlüğe giden yoldur. aklımın içinde başlatmaktansa, ben bu eylemi aklımın dışında başlatıyorum ve zihinsel olanına bedensel olandan yararlanarak ulaşıyorum. *

bundan sonrakileri ingilizce vereceğim çünkü çevirinin yaşadığı anlam eksikliği gözümü korkuttu,

çevirmeye çalıştığım;

i am interested in anything about revolt, disorder, chaos-especially activity that seems to have no meaning. it seems to me to be the road toward freedom... rather than starting inside, i start outside and reach the mental through the physical.

bir kaç tane daha;

i think of myself as an intelligent, sensitive human being with the soul of a clown which always forces me to blow it at the most important moments.

a friend is someone who gives you total freedom to be yourself.

actually i don't remember being born, it must have happened during one of my black outs.

it's like gambling somehow. you go out for a night of drinking and you don't know where your going to end up the next day. it could work out good or it could be disastrous. it's like the throw of the dice.


morrison, konserlerde insanların kanına dokunacak şeyleri özellikle söylüyor, öfkelenenlerin tepki vermeleri için kışkırtıyor, polislere dalaşıyordu. yalan söylemiş olmayayım, özellikle son bir kaç senesinde çok fazla içki içiyordu, ve sahnede sarhoşluğun etkisiyle de biraz agresifleşiyordu.

grubun diğer üyeleri, onun uyuşturucu kullanımının ve alkolikliğinin kafasını açmak sınırlarının ötesine geçip bir kaçış haline geldi, diye onu uyarmışlardı. aslında buraya kadar çoktan söylemiş olmalıydım ama, buraya kısmetmiş, bu amcamızın ölçülmüş iq'su 170, yani tanıyor olabileceğiniz nobelli bir çok bilim adamından, mesela einstein'dan falan yüksek, aptal değil yani bu adam. kendi algısı içinde, konserlerini ruhani bir ayin gibi görüyor, şarkılarını bu ruh haliyle söylüyor. konserinde seyircilerine you are all bunch of fuckin slaves * demesini oradan cımbızlayıp bu adamı götü kalkmış bir yıldız olarak göstermek yerine size şu linki sunarak bu noktaya o konserde nasıl geldiğini, neden bunu söylediğini dinletmek istiyorum ki seyirciyle kurduğu diyalogların, çük göstermelerin vb. nasıl bir haleti ruhiye içerisinde yapıldığını tam olarak anlatabileyim;
. hatta, aslında tam olarak doğru olmasa da the doors adlı filmde de şu şekilde bir sahne mevcut;


bu arkadaş, yüzü güzel olduğu sebebiyle en seksi erkek vs. seçilmeye başlandığında sakalı göbeği salmış, görüntüsünü şarkılarının ve şiirlerinin arka planına itmeye çalışmış birisidir.

şuraya hakkında çok çok çok çok yüzeysel bir şekilde yazabildiğim bu amcamızı tanımak ya da tanımamak hayatınızda çok bir şey değiştirmeyecektir, hepimiz beyaz yakalıyız, işimiz gücümüz var, belki bazılarımızın bakması gereken çoluğu çocuğu var. hepiniz bu gün ne yapıyorsanız yarın da onu yapacaksınız, evet ya, harbiden, bir sınır yok, istediğimi yapmakta özgürüm demeyeceksiniz. ama belli bir dünyaya sıkışmış, basit genel geçer kuralcıklara boyun eğmiş olsak da bizler bu adamın yaşadığı döneme bakıp da bunların yapılabilir şeyler olduğunu, böyle de yaşanabildiğini görerek belki kendi cesaretsizliğimizi yenebilir, basit engelleri aşabiliriz. bu açıdan çok çok önemlidir bu adamın hayatı.

bizzat bkz. veremesem de, bu yazının çok ilintili olduğu iki konu, hippiler, ve kaos hakkında biraz daha düşünmek ve araştırmak isteyebilirsiniz. hayatınızdan memnunsanız tavsiye etmem, üzücü olabilir.

edit: linkler düzeltildi.





aşırı seksi bir sesi olan hele hele liquid night şarkısıyla beni benden alan erkek güzeli.
ben tanrı olsam; kıyamazdım lan bu adamın canını almaya!