merhabadunyalibendostum

Durum: 160 - 0 - 0 - 0 - 14.08.2012 15:31

Puan: 2655 - Sözlük Kezbanı

6 yıl önce kayıt oldu. 2.Nesil Yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 8

eczaneden çıkarken hayırlı işler demek

aha, yıllardır beklediğim an geldi. sevgili arkadaşlar, işte şu anda hayırlı işler'deki mantık hatasını açıklıyorum, hazırlanın. oturun, arkanıza yaslanın, oh ne güzel, sigara falan hepsi tamam mı?

hayırlı eşit değildir iyi.

iyi işler dilerken, işlerin iyi gitmesini, bol bol siftah yapılmasını istediğinizi belirtiyorsunuz esnaf arkadaşa.

hayırlı işler dilerken, eğer hayırlısı öyleyse, işlerinin kötü gitmesini de diliyor olabilirsiniz.

mesela eczaneye hayırlı işler dilemek belki eczanenin ssk-bağkur reçetelerini dibe vurduracak, aspirin dahi satacak müşteri bulamayacak adam. varsa yoksa biberon ve prezervatif, bir miktar da bebek bezi tabii. ya da adamın çok çok kazanacağı para onun için hayırlı olmayabilir, o yüzden kazancı sizin hayır dileğiniz yüzünden düşebilir mesela. ya da hayırlı bir alışveriş yapmıyordur, bütün müşterileri de kara para aklayıcıları, mafya vb. ise yazık battı adam.

hayırlı işler dilemeyin, yazık*. iyi işler dileyin.

üstteki yazar

üstteki yazar önceki hayatında tribün amigosuymuş sanırım, bu hayatında da küçükken bol bol arı maya izlemiş gibi görünüyor.

içimde ölen biri var

türkçe yazılmış ve söylenmiş şarkılar içinde benim ruhuma en çok dokunmuş şarkılardan birisidir. bilemiyorum neden, bana beş şarkı seç deseniz muhtemelen birisi bu olurdu.

"....

dokunsan donacağım, içimde intihar korkusu var
bir gülsen ağlayacağım bir gülsen kendimi bulacağım

depremler oluyor beynimde dışarıda siren sesi var
her yanımda susmuş insanlar susmuş
içimde ölen biri var.

..."

nakaratıyla, ve benim için belki de her zaman sahip olmak istediğim bir sesle vay vay vay vay... şeklinde takip eden kısmıyla her zaman dinlemekten zevk alacağım bir şarkıdır.

http://tinyurl.com/yd22tw2


beyin

genellikle belli bir evrimsel gelişmişlik seviyesine delalet eden, sahip olan canlıların büyük olasılıkla kafalarında, kafatası adı verilen kemik yığınının içinde muhafaza ettikleri organ. düşünme, konuşma gibi gibi daha gelişmiş canlılık hareketlerinden de yine bu arkadaş sorumludur.

doğumla birlikte gelen standart paket jetonla çalışır, jeton çoğunlukla geç düştüğünden, bazen de hiç düşmediğinden bu paket genellikle kullanıcıların şikayet ettiği bir pakettir. en yakın zamanda çeşitli tecrübeler edinerek, edinilemiyorsa okumalar, seyretmeler yapılarak yeni paketlere geçilmesi tavsiye edilir. tabii maalesef üretici firma yeni paketlerde de jeton kullanmıştır, ama en azından bunların jetonları üst seviyelere çıktıkça köşe sayısını artırarak yuvarlaklaşır, takılmalar da böyle azalmış olur.

bedava olanından uzak durulup mümkünse hamallıkla bu zımbırtıyı geliştirmek isviçreli bilim adamları tarafından da tavsiye edilen kullanım şeklidir.

çakallara bak anasını satayım, jeton düşsün diye illa ki bir üst modeli alacağız, hep gapitalizimnin oyunu bunlar.

ikea

henüz donatacak doğru düzgün bir evim olmadığından anca iki üç yılda bir gittiğim hazır dekorasyon üzerine kurulmuş alışveriş merkezidir. genelde bunların yemek yenen kafeterya-restoran kısmı çok güzel yiyecekleri ucuza verir ( ya da öyleydi en son ben gittiğimde.) kısmetse zindana daha az benzeyen bir oda bulabilirsem belki odama bir tane dolap molap alırım. onun dışında tahmin ediyorum beş sene içinde bir daha görmek kısmet olmayacak ikea'yı.

temel mantığı a---)ab-----)abc-----)abcd----)abcde olan, birleştirme mantığıyla çalışan ürünleri de, diğerleri de kalitelidir. tek tipleşmek, gapitalznin oyuncaa olmah, falan bunları geçerseniz, ucuza ev döşeyebilirsiniz ikea sayesinde. ama rica ediyorum o aşağıdan çekilmiş siyah beyaz eyfel kulesi resmini almayın, herkeste var ondan.

kisalt.be

neden tinyurl yerine bunu kullanıyoruz diye düşündüğüm sitedir. anladım adı falan güzel de, sorun çıkarıyor arada.

growlr

bunun hetero bir türevi de var mıdır diye merak ettiğim uygulama.

içme suyunun bitmesi

evde damacana ya da beşlik suyun bitmesi durumudur. eğer cepte para da yoksa bir anda çeşme suyu içmek zorunda kalabilirsiniz. o anda istanbul gibi çeşmesinden ne aktığı belli olmayan bir şehirde yaşıyorsanız, tüm o gelişme, medeniyet ırt zırt martaval aklınızın her köşesinde yankılanır, zira çeşme suyu susuzluğu gidermez, ağızda tat bırakır, mideyi bozar, ve içtikçe daha da susarsınız.

ben mi? çok şükür bugün param var, ama olmadığı günler de oluyor. hay bin kunduz...

good will hunting

1997 yapımı bir film, senaryosunu ayrıca filmin baş rollerinde oynayan matt damon ve ben affleck'in yazdığı, güney boston'da amelelik yapan on altı yaşındaki bir dahinin hikayesini anlatan film.

bana hayat hakkında bir kaç küçük tüyo vermiş bir filmdir. bu hikayenin matt damon ve ben affleck'ten çıkmış olması da ayrı bir derstir kendi adıma.

beni affet

aklıma saffet'i getiriyor bu söz öbeği. zavallı saffet *

tek şarkıyla star olanlar

ciguli - şarkıcı karırsı binnaz

çilek

en son iki sene önce yediğim meyve, o günden bu güne de yüzünü görmedim. bi saniye... çilek görmedim lan ben iki senedir, oha.

hobgoblin

fantastik kurgu edebiyatında, goblin irisi bir türdür bunlar. daha zeki değillerdir ama daha kaslılardır.

scat sex

bütün kuşlar* bitti de sıra leyleğe geldiyse bilemem, ama bence insan sevdiğinin üstüne sıçmamalı.

ütopya

ütopya, genellikle bir toplumun tamamının refah içinde, mutlu, her istediğini yapabildiği, görünür ya da gizli hiç bir negatif etkinin insanlara bulaşmadığı bir dünyayı tasvir eder. ütopya, doğası gereği bir son noktadır. ütopya'dan geri dönüş, bir gerileme, yozlaşma yaşanamaz. bu kavramın en temel özelliği, sarsılmaz derecede kararlı olmasıdır. kendi kurduğu dünyadan hiç bir etki bu kararlı hali bozmaya muktedir değildir, ancak ve ancak dışarıdan gelecek bir güç, bir fikir, akıl zehirlenmesine, fikir yozlaşmasına sebep olabilecek bir etki ütopyayı bozabilir, bu kararlı sistemin çökmesine sebep olabilir.

bugüne kadar onlarca ütopya denemesi yapıldıysa da, en azından benim okuduğum hikayeler, izlediğim filmler bahsettiğim tarzda bir ütopya kurma hedefiyle yola çıksalar da, genellikle bir distopya tarif etmişlerdir. bu yüzden hiç bir örnek veremeyeceğim.

(bkz: distopya )

distopya

distopya kavramı, aynı ütopya kavramı gibi, bir noktada kararlı hale gelmiş bir toplum sistemini ifade eder. bu sistem öylesine kararlıdır ki, içinde yaşayan bireyler tarafından hiç bir şekilde değiştirilemez, bozulamaz. çünkü içindeki bireyler ya bir değişim umudunu kaybetmişlerdir, ya da daha kötüsü, bir problem olduğunu fark edemeyecek kadar sistemin içine gömülmüşlerdir. genellikle distopyalar da, ütopyalar gibi bir kapalı sistemdir. bu kapalı kutunun boyutu ister bir ülke, ister bir gezegen, isterse de bir evren genişliğinde olsun, önemli değildir. okurken, izlerken okuyanı/izleyeni en rahatsız eden nokta, hikayeler ilerledikçe fark edilir ki, sistemin içinde yaşayan kişilerin bu sistem dışında bir hayat tahayyül etmeleri, bir sorun olduğunu anlamaları, tahlil etmeleri, eyleme geçmeleri ve bu sistemi değiştirmeleri mümkün değildir. genelde yazarlar bu sorunu hikayelere dışarıdan bir karakter sokarak, ve distopya karşısında onu şoke ederek geçiştirirler. 1984 gibi efsane romanlarda ise yazar kurduğu distopyanın bozulamazlığına bir saygı olarak bu işe girişmez. bilirler ki, eğer o sistem bir müdahale ile değişebiliyor ise, zaten distopya değildir.

bilinen belli başlı distopya örnekleri;

the matrix *
mülksüzler *
1984 *
dünya *

1984

bir distopyayı, muhtemelen tarif edilebilecek en berbatını anlatan orwell romanı.

hayali bir dünyada, ingiltere sosyalist partisinden başka bir parti olmayan bir ülkenin, ki kendisine kısaca ingsos denir, yönetiyor gözüktüğü bir ülkenin hikayesini anlatır. düşünce polisi adı altında görev yapan ve düşünce okuyan polis yüzünden değil eylem yapmak, olması gerekenden farklı bir şey düşünmeyi düşünmenin bile suç olduğu bir dünyada, hem yönetenlerin, hem yönetilenlerin esiri olduğu bir rejimdir ingsos rejimi. aslında kimse kimseyi yönetmez, kimse kimse tarafından yönetilmez, ama herkesin düşüncelerine kadar girilebilen bir devlet korkusu yüzünden orada yaşayanlar bunu görememektedirler. en azılı polis şefi bile, isteyerek mi yapıyor işini, yoksa hiç aksini düşünmediği, düşünmeye cüret etmediği için mi, kimse bilemez.

çocukların ebeveynlerini ispiyonlamaları en büyük erdemdir o ülkede, düşünce polisi bile var mı yok mu bilinmez. sürekli olarak savaş vardır. dünyadaki diğer iki ülkeyle bitmek bilmez bir savaş, ve tabi terör. ama kimse bilmez bu ülkeleri, ve teröristler hayal ürünü mü, uydurma mı kimse düşünmez bunu. sonuç olarak, büyük birader var diyorsa vardır. ama büyük birader var mıdır acaba?

okuduğum en yaşanılmaz hayat tasviri bu kitaptadır. burada yaşayacağıma cehenneme gitsem daha iyi dedirtmiştir bana.

bir bu kitap, bir de sartre'ın bulantı romanı. aslında içinde yaşadığımız dünyanın tam da bir distopya olduğunu bağırıyor bize.

insan sevdiğini siker mi

sesli seks yapan komşu

her öğlen hiç sektirmeden 12-2 arası seks yapan komşudur efendim. akşam da boş durmuyorlar ama ramazan falan dinlemeden öğlen vakti cam açıp anırmalı falan seks yapıyor maşallah bunlar.

taktaktakayoohhhtuktuktakarrgh...

bunun bir de yan komşu olan modeli var ki evladın olsa sevmezsin bunları.

daha bunu yazarken yine başladı şerefsiz...

taktaktakayoohhhtuktuktakarrgh...

greenday

sözlüğün en dolu başlıklarında görünce amma da çok dinleyeni varmış ha green day'in diye düşündüm ama kendisi bir yazar çıktı. hem zaten greenday'miş o, ayrı yazmıyormuş.

bahsettiğim green day için,
  • /
  • 8
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 160

intihar etmek

hayat, istediğin zaman onu bitirme imkanına sahip olduğunu bilerek daha rahat yaşanabiliyor.
acıdan ya da umutsuzluktan bağımsız olarak da gerçekleşebilen de bir eylem, ama çoğu intihar, birisinin dikkatini çekebilmek umuduyla yapılan başarısız bir iletişim denemesi.
pek azı, ne not ne de başka bir şey bırakarak intihar edebilir. gerçekten intihar etmek isteyen kişiler, yani var olmamanın var olmaktan daha iyi olduğunu düşünenler, kendi güçleriyle çözemeyecekleri, kurtulması imkansız bir durumdan muzdariptirler büyük ihtimal, kalan muhtemel otuz-kırk-elli yılı bu şekilde geçirme fikrine bile dayanamamaktadırlar.

mesela içinde yaşadığı toplumun hayat algısından görüşlerinden, ruh halinden farklı karakterde bir insan diğer insanlar hiç fark etmeden kendi içinde cehennemi yaşıyor olabilir, ve eğer bir kaçma, ne bileyim başka bir ülkeye, başka bir sosyal ortama falan girmeye gücü yoksa, ya da kendi kendini kandırmayı başaramıyorsa sırf yaşamak kutsaldır deniliyor diye kalan ömrünü o sıkıntı içinde geçirmemeye karar verebilir. bir kişinin ulaşabileceği uç bireysellik noktasıdır, kararı verdikten sonra yapıp yapmaması bir şeyi değiştirmez.

suç unsuru içeriyorsa diye yazayım da günah benden gitsin;

intihar etmek vücudunuzda ciddi hasarlara yol açabilir!

bilgisayar oyunu

bilgisayara yüklenen ve yaygın inanışın aksine sadece eğlence vaadetmeyen yazılımlardır bunlar. yüklenen dediysek, atari kartuşlarını, amiga disketlerini, commodore kasetlerini es geçmiyorum elbette, ama günümüzdeki durum budur.

sözlük yazarlarının bilgisayar oyunlarıyla ilişkisini çok merak ediyorum. bilgisayar oyunu denince olaya yabancı olanların ilk aklına gelen pes, fifa, counter-strike, starcraft, diablo, call of duty vs oyunlarla sınırlı bir alanı kast etmiyorum. yine wall of text geliyor, ama bu biraz benim hayatımdan, ve oyunların neden sadece civv puff bam bam olmadığıyla alakalı olacak.

kısaca bahsetmek gerekirse bilgisayar oyunlarıyla ilk tanışıklığım atari 2600 ( ) denen zımbırtı ile oldu. basit platform oyunlarının, efendim ne bileyim river raid ( ), boxing( ) gibi oyunların olduğu bir aletti bu, bir joystick ( ) yardımıyla oynardınız oyunları, tabii bizim oralarda bunun kartuşu neyin yoktu, ama oyunlar alete yüklü gelmişti, biz de öyle oynuyorduk. sonra commodore 64( ) ile tanıştım, babam da meraklıydı bu zımbırtılara o vakitler. bu aletin bir kaset oynatıcısı( ) vardı, oyunları kasette gelirdi, kasetçalara bir kafa ayarı yapılırdı ki sormayın gitsin, o ayar en küçük titreşimde bozulduğu için oyun yüklenene kadar yürümek yasaklanırdı evde. babam battleship ( ) oynardı, biz de artık allah ne verdiyse, barbarian ( ), international karate( http://ayisozluk.com/lnk/a70d43 ), boulder dash( ) ve daha nicelerini oynardık.

sonra, amiga diye bir zımbırtı çıktı. babam bunu da hevesle aldı ama artık çağ değişiyordu, oyunlar sırf eğlencenin ötesine geçmişler, hikaye, atmosfer vb kavramlarla tanışmışlardı, bu alete çıkan oyunlar öylesine yapılmış şeyler değillerdi, hepsi dolu doluydu. hiç değilse, futbol oyunları bile belli bir kalitede mizah, akıl ve eğlence içeriyorlardı. bizim ihtiyar bu duruma ayak uyduramadı, oyun oynama devri onun için amiga ile sona erdi. efendim bu amiga denen zımbırtı türlü türlüydü, ama o kadar fazla işe yarıyordu ki! örneğin star wars'taki lazer efektleri bu aletle her bir karenin üzerine çizilmişlerdi. bizde amiga 600( ) vardı. bu alet de joystick kullanıyordu, ama oyunların bir çoğu, buna ek olarak ilk defa tanışma şerefine nail olduğumuz mouse denen bir zımbırtı yardımıyla oynanıyordu. çok yadırgamıştık ilk başta, o neydi öyle, tıklaya tıklaya oyun mu oynanırmış yahu? işte bu dönemde oyun alemine birden yeni yeni türler eklenmeye başladı. her oyun birer şaheserdi ve çocuk yaşlarda insanın aklına hayaline gelmeyecek yeni dünyalar açıyordu bize.

platform türünden adam akıllı yakasını sıyıran ilk oyun dune 2( ) oldu. oyunu yapan westwood adlı firma bu oyun türüne strateji demişti. mouse yardımıyla, belli tip binalar kurup, bunlardan belli üniteler çıkarıyor ve düşmanla savaşıyordunuz. tabii hepsi kaynak harcanarak yapılıyordu, kaynak baharattı ve kaynağı harvester yardımıyla topluyordunuz. ama olay sadece savaş değildi, bölüm aralarında tip tip adamlar çıkıp acayip hikayeler anlatıyorlardı. anlayacağınız, firma savaşma mantığını satabilmek için, oyuncuları frank herbert'ın ünlü dune romanlarının konusuyla yakalamaya çalışıyordu, ve romanın bir simülasyonunu bu oyunla bize sunmak istiyordu. akıl almaz şey, oysa bize kitap okumanın yerini hiç bir şey tutamaz diye öğretmişlerdi. neyse, devam edelim. sonra sensible firması ile tanıştık, ilk olarak sensible world of soccer aka. swos (
2d09 ) ile tanıştık. mizahi bir futbol oyunuydu, ve futboldan ziyade, bitmek bilmez bir eğlenceydi. koca kafalı elemanlardan oluşmuş takımlar, üstelik türkiye, zimbabve, papua yeni gine dahil tüm ligler vardı, transfer vs vs. yeme de yanında yat! ve aynı firmanın başka bir efsanesi, cannon fodder (
) sözlere de dikkat edin bir yandan. bu oyunu anlatmaya kelimeler yetmez. 3 kişi ile başlayan askeri maceranız bir sürü görevle sürüyor, ama bildiğiniz kalıpları unutun, askerlerinizin isimleri var, ve her bölüm, askere katılmak isteyenlerin ordugah kapısına gelmesiyle başlıyor, eğer önceki görevde asker kaybettiyseniz yerine kapıdan birisi giriyor. bu askerlerin isimleri de jools, joops vs isimler, hepsi de oyunu yapan küçük ekibin lakapları. bunlar öldükçe, ordugahın önündeki tepede mezarlar çıkmaya başlıyor (
) ( ). bu oyunda jools'u kaybettiğimde hep bir iki damla yaş süzülürdü gözümden, şimdi bakınca o oyunlara, o dönem amatör ruhun nasıl işlerbaşardığını görünce yani... neyse devam.

amiga mevzusu anlaşıldığına göre, bir sürü muhteşem başka şeyi daha atlayıp pc'ye geçiyorum. aslında atari dahil bu saydıklarımın hepsi bilgisayar da olsa artık bilgisayar denince kelli felli kasası olan, monitörü olan falan aletler anlaşıldığı için buna bilgisayar diyeceğim. evet, bilgisayara ilk geçtiğimizde artık işin suyu çıkmıştı. benim ilk edindiğim oyun nba 99 idi, ve zamanına göre muhteşem gerçekçiliğiyle beni başında esir ediyordu. ama zaman geçtikçe akıl almaz bir dünyaya adım attım ve frp türünün muhteşem örnekleriyle tanıştım. kısaca, bunlar rol yapma oyunlarıydı, ama öyle diablo vb. gibi değil, bazı oyunlar oluyordu ki hiç taş atmadan kan dökmeden oynanması gerekiyordu, aşklar yaşanıyor, zaferler, mağlubiyetler yaşanıyordu. ilk oynadığım şaheser, planescape torment ( ) idi. oyunlar sayesinde çat pat geliştirdiğimiz ingilizce bu oyun karşısında beyaz bayrak açıp teslim olmuştu, çünkü oyun hikaye anlatmak şöyle dursun, bizzat sizin hikayeyi oluşturmanızı ve yaşamanızı istiyordu. böylece bol diyaloglu, ingilizce manyağı oyunu oynamak için bir elde sözlük, bir elde mouse bilgisayarın karşısına otururduk. sonra ise aynı firmanın ikinci şaheseri, baldur's gate ( ). bu oyunun karakterleri öylesine derindi ki, baldur's gate 2'nin çılgın ranger'ı minsc'in her cümlesi ezberlenirdi, yoshimo'nun hain olup olmadığı merak edilir, grupta tutmaktan çekinilirdi. grubunuzun karakterleri olmadık yerlerde birbirine sataşır, belki birbirlerini ölümcül yaralarlardı, oyunun bir aşamasını geçmek için gerekli malzemeleri almayı başaramıyorsanız, hayat zalimdi, ve grubunuz yok olmaya mahkumdu.

sonra ise oyun denemeyecek bir şaheser, fallout ( ) kıyamet sonrası dünyayı bize tanıttı. mad max'i hayranlıkla izleyen bizim jenerasyon bu oyuna afedersiniz bildiğiniz domalmıştı. oyunun içinde akla hayale gelmeyecek senaryo çeşitlenmeleri, bitmek bilmeyen, her biri ayrı roman olacak yan görevler vardı, ve ana hikaye de çok etkileyiciydi, anlatmakla olmayacak kadar, belki kendiniz internetten bakarsınız.

bir müddet sonra, artık oyun dünyası büyük firmaların kucağına düşerken, eskisi gibi amatör ruhlu oyunlar piyasadan silinmeye başladılar, ama o endüstri devleri de öyle oyunlar yaptılar ki, bu oyunlar sanki aktörlüğü bizzat sizin yaptığınız filmler gibiydiler. hikayeleri derin, oynanışları cezbediciydi. half-life ( ), homeworld ( ) ( ) elder scrolls; daggerfall ( 17b23 ) ve daha niceleri.

bu gün ise, oyunlar bambaşka yerlere geldiler, limbo( ), minecraft ( ), flight simulator x( ) ve şu an aklıma gelmeyen nice oyun artık insanları eğlendirmenin ötesindeler, isterseniz erişme imkanınız olmayan bir durumu simule edebilir, isterseniz sanal alemde kendinize bir dünya yaratabilir, isterseniz en karanlık kuyularda dolaşabilir, isterseniz neler neler tecrübe edebilirsiniz.

hayatıma bir yerinden dokunup geçmiş onlarca oyundan sadece bir iki tanesini yazabildim burada, daha multiplayer oyunlarda tanışılan rus, ingiliz, alman, çinli, meksikalı, brezilyalı vb arkadaşlardan, amnesia, gta, skyrim gibi oyunlardan, heavy rain, alan wake gibi interaktif film tadında oyunlardan, l.a. noire'den vs vs. bahsetmedim, ama durumu anlatabilmişimdir herhalde.

ben bugün kim isem artık, bu halime ulaşmamda bilgisayar oyunlarının katkısı çok olmuştur. hayaller kurdurtmuş, eğlendirmiş, insanlarla tanıştırmış, uçurmuş, savaştırmış, seviştirmiştir beni oyunlar. 40 saat aralıksız diablo oynayıp ölen adamın yaptığı şey bilgisayar oynamak değil diye düşünüyorum, takıntı bu.

call of duty, battlefield oynamak da insanı manyak yapmaz, cem yılmaz'ın dediği gibi, biri istanbul'a bakıp şair oluyor, ötekisi bakıyor ulan istanbul ananı skicem senin diyor.

açıkçası, bende mi bir sorun var diye düşündüğüm konudur bilgisayar oyunları, tanıdığım hiç kimsenin hayatında ufak da olsa yer edinmemişler fifa, pes vs. dışında.

neyse efendim, kısacası, bilgisayar oyunları güzeldir.

yeni başlayanlar için hayat

küvezden çıkınca kadının birisi size meme verecek, yadırgamayın emiverin gitsin.

eşcinsellik

anladığım kadarıyla, ergenlikten itibaren toplum tarafından hoş görülmeyen bir hissi yaşamak, hayatının büyük bir parçasını gizli tutmak, dışlanmak, açıkça öteklienebiliyor olmak yüzünden ülkemdeki eşcinsel insanların büyük bir çoğunluğu hayatın bir çok yanı üzerine düşünemeye fırsat bulamayacak kadar kendi dertlerinde boğuluyorlar.

ben eşcinsel bir kişinin karşılaştığı problemleri tecrübeyle bilemem, ama olduğum gibi olmak yüzünden sıkıntı çekmeyi iyi bilirim.

benden bağımsız bir örnek olarak, bir zamanlar bir sevgilim vardı. doğuştan böbrek problemi vardı, on sekizinde böbrek yetmezliği yüzünden diyalize girmeye başlamıştı. hayatının tamamı bu hastalıktı. bazen düşünüyorum da beni sevmesinin belki de tek sebebi, bir sevgiliye sahip olarak kendi rahatsızlığını unutmaktı, ama bilmem mümkün değil tabii. umutsuzluk ve depresyonla o kadar yoğun bir mücadele içindeydi ki, kendi fikirlerini üretecek bir zaman bulamıyordu, yani her konuda demek istiyorum. en genel kanı neyse o da bana onları tekrar ediyordu. lisede öğretilen tarih doğruydu onun için, o hem kemalistti hem solcu, abisi galatasaraylı olduğu için galatasaraylıydı. şair istanbulu dinliyordu ya hani gözleri kapalı, ve istanbul güzeldi, o yüzden onun için de istanbul güzeldi. oysa o tedavi için istanbula geldikten sonra önce avcılarda, sonra bakırköyde yaşamıştı, istanbul nere, oralar nere. belki de tüm türkiyenin en yaşanılmaz yerleri... ama işte istanbul güzeldi, çünkü bunun üzerine düşünmeye gücü ve vakti yoktu, umursayamazdı bile bunu, zira hep öleceğini düşünüyor, bu konularla uğraşmak yerine aklına hep evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı getiriyordu.

neyse efendim yani demem o ki, yurdum eşcinsel gençlerinde, yani yirmi beş yaşın altında, böyle bir durum var sanki. herhangi bir şey düşünemeyecek kadar yorgun, şaşkın, güçsüzler. hepsinin ailevi problemleri, kendilerine ait gizili bir hayatları var. başka bir yolu olmadığı için elbette, ama yorum yapmıyorum, yani gördüğümü tarif etmeye çalışıyorum. tanıdıklarım, gördüklerim hep böyle* .

sözlüğün sol penceresinde günlük hayata dair başlıkları çok nadiren görüyorum, bu konuların konuşulabileceği çok fazla yer de yok, doğaldır burada cinsellik üzerine konuşmak, ama ne bileyim eşcinsel bireylerin birbiriyle spor, politika, müzik, sanat üzerine paylaşacak hiç bir şeyleri olmadığına inanasım gelmiyor.

belki de herhangi başka bir sözlükte de paylaşılabilecek şeyleri, ya da arkadaşlarla paylaşılabilecek şeyleri bir de burada yazmaya gerek görmüyordur yazarlar, bilemem. sen ne anlarsın, bizim buna ihtiyacımız var hissinde olabilir insanlar. daha önce yazmıştım, ben bilmem, bear bilir.

yok, sen bilirsin, illa ki söyle diyorsanız, ayısözlüğü kurtarılmış bölge haline getirmek, potansiyelini harcamak gibi geliyor bana.

ötekileştirmek

sözlük konsepti gereği ötekileştirmenin ve ötekileştirilmenin başlığına bir entry yazmasam çatlardım, wall of text mi geliyor ne?

aslında yazıya böyle başlamamak lazımdı, sıkıcıyım lan ben diye bağırarak başlayan yazı mı olur, neyse...insan doğduğu andan itibaren diğer varlıklarla, örneğin bebek sandalyesi, anne, kitap vb. etkileşir, çocukken, henüz entellektüel bir karşılık verecek bir gücü yokken okulda, mahallede, evde tanıdığı büyükler vasıtasıyla endoktrine edilir, eğitilir, bir bağlamda da evcilleştirilir. toplu yaşamanın getirilerinden birisidir bu, karıncaların aksine insan içgüdüsel olandan fazlasını kullanarak, düşünceler üreterek sürüleşir ve toplumlaşır.

toplu halde yaşamak için gerekli mavallar kolay kabuledilebildiği ve çok keskin cevaplar sunduğu için insanın bireyleşmesi öyle hemen oluvermez, eğer siz kendi ezberlerinizi bozmayı başaramazsanız bu bireyselleşme hiç bir zaman da olmayabilir.

kendi değerleri, inançları ya da inançsızlıkları, kendisinin belirlediği öncelikleri olmayan, kendi sevgi ve korkusunun kaynağının ne olduğunu başkalarına sorup öğrenmeye çalışan insanların bulduğu kolay cevaplara ulaşamaz, kendi soru ve arayışınızla baş başa kalırsınız. birey olarak kendi hayatını, ölümünü, ihtiyaç ve arzularını sürekli olarak düşünen ve ölene kadar da düşünmeye devam edecek olan insanlar kendi fikirlerinin bu bireyselleşmemiş topluluktan çok farklılaştığını fark edebilir, kendi kendilerini diğer insanlar gözünde öteki konumuna düşürdüklerini ya da eninde sonunda düşüreceklerini görebilirler.

doğum yeriniz ve doğduğunuz ülke ile birlikte standart pakette gelmeyen düşünce ve arzuların çoğu sizin çarmıha gerilmenize neden olur.

bu farklılaşan fikir ve davranışların o kadar geniş bir skalası vardır ki... cinsel kimlik, politik kimlik, arkadaş seçimleri, aile bireylerine tutum, tip, dil, dini inanç ve kültür farkı, ekonomik durum ve daha nice değişken fikir, davranış ve kalıtım yüzünden insanlar farklılaşır ve çoğunluk, zavallı bireyi
toplumsal tahtrevallinin diğer ucuna, oradaki boş koltuğa atar. kişi kendi kendine özgürce düşündüğü ya da hissettiği için ötekileştirilir. (alakasız duracak ama yazmam gerektiğini hissediyorum; bence, kişinin en çaresizce yanlızlaştığı an da bu andır ve bu yoldan geri dönmek mümkün olmayabilir)

ötekileyen insanların bunun farkında olduklarını bile düşünmüyorum. onların fikirleri pek bir sarsılmaz oldukları için, sonuçta yanlış olan siz olmalısınız! hayat boyu verilecek bir savaşa hoş geldiniz...

işin acı yanı, kendimizi tanımladığımız kimlikler yüzünden o kimliğe mensup olmayanlarla otomatik olarak ötekileşip bir çatışma haline giriyoruz. keşke karşımızdaki varlığın insan olduğunu ve gerisinin önemli olmadığını söyleyebilseydik ama şu son sözlerimi edecekken aklıma ne geldi, sözlüğün aktif yazar sayısı binli sayılara ulaşırsa, burada birbirlerini milli kimlik üzerinden ötekileyen ayıları görebiliriz örneğin, ya da eşcinsel eğilim farklılığından dolayı birbirlerini sevmeyen insanları daha çok görebiliriz.

anladığım kadarıyla ötekileştirilmek ötekileştirmeye engel değil, düşüncelerimizi bir tartmakta fayda var diye düşünüyorum.


karşı cinsten teklif almak

aylık bin beş yüz lira artı sigorta artı yeme içme masrafları da teklife dahilse bir iş teklifi yapıyor olabilir, sırf karşı cins diye hemen reddetmeyin.

hamama giren terler

bu lafı doğru yerde kullanırsanız karşıdaki insanı sus pus edebilirsiniz,

coni- hey dostum, yarışma için hazırladığım bilgisayar kodunu hatırlıyor musun? teslimi bu akşamdı ve ne oldu tahmin et, o patron olacak kaltak yazılımın değişmesini istiyor, anlıyormusun ha, tüm gün bununla uğraşmam gerekecek dostum, yarışmaya kadar nasıl yetişecek bu kadar iş, ha söyle bana, ha?

maykıl- ee dostum, hamama giren terler.

coni- ee.. evet. neyse gideyim ben.

yaşlandıkça yakışıklı olan erkekler

x men de hangi karakter

20 tane adamsınız anca biriniz mystique demiş. çarşıdan alıyorsun bir tane eve geliyorsun bin tane, akıllı olun oğlum, akıllı!

star wars seven erkek

star wars sevmeyenler genellikle fight club'ı da jean claud vandamme'ın oynadığı bir dövüş filmi sanarlar. öyle işte.
Henüz takip ettiği biri yok.
Henüz takip eden biri yok.