1994 senesinde yayınlanmış ingiliz romantik komedi filmi. başrollerde hugh grant ve anne macdowell oynuyordur. hugh grant'in en iyi filmi olarak bilinmektedir ve ona altın küre kazandırmıştır. ayrıca film 2 tane akademi ödüllerine layik görülmüştür. uzun bir süre aralığında 3 düğün, 1 cenaze ve son olarak 1 düğün daha gerçekleştirilen; birçok ilişki yaşayıp aradığı aşkı bulamayan charles, aşık olduğu adamdan tepki göremeyen fiona, fiona'ın şaşkın kardeşi tom, arkadaşları olan gareth ve matthew isimli eşcinsel çift, çılgın scarlett ve de charles'ın sağır kardeşinden oluşan bir grubun, düğünden düğüne dolaşırken yaşadıkları eğlenceli, üzücü, keyifli olaylarla beraber, charles'ın carrie isimli amerikalı bir kadınla filizlenen aşkı anlatılır. film oldukça dozunda bir seyir sunmaktadır, hiçbir şey abartılı değildir, samimidir. *
toplanan otuz kişiyi beğenmeyen ve ihbar edersem belki jandarma bana bi "ödül" verir diyen bir ablamızın ayıp ettiği bi gerçek olsa da altı kişinin tutuklanması eşcinseller için ciddi ciddi tehlike çanlarının çaldığını göstermektedir. lan, adamların aklına eserse şu sözlükteki herkesi aynı nedenden tutuklayabilirler...
ah nostalji ve melankoli!
içkiyi kıvamında tüketen akdenizli ailelerin, gerek yoksulluktan ve gerekse eşyanın kıymetini bilmekten kaynaklanan tutumudur.
müstakil evlerimizde insanca yaşadığımız çocukluk günlerimizde, herkesin avlusunda bulunan mobilya niyetine kullandığı şeyler ve dekoratif malzemeler o kadar standart, o kadar bizden ve o kadar samimiydi ki...
o kadar basit ve eski eşyaların içine sinmiş mutluluğun sırrı neydi ki? o sıcak yaz günlerini ve gecelerini unutulmaz kılan sahnelerden bir demet size:
bir kere, mutlaka bir büyük ve yaşlı dut veya incir ağacı vardır avlunun ortasında yükselen ve hepimizi kucaklayan!
sonra, baş köşeyi kapmış olan bir veya iki adet eski mi eski, yarı yıkık-yarı kırık divanlar/kanepeler dururdu. kendileri eski, ama örtüleri herzaman pırıl pırıl ve renkli ve sizi yaz sıcağından kurtarıp, canlandırmaya hazır bir şekilde kucağına-koynuna almayı beklerdi sanki...
avlunun dış hatlarını belirtircesine belli bir hizada dizilmiş yağ tenekelerinden dönme (vita, karam,...vb.) çiçek saksılarımız, o büyük ağacın bebekleri, divanların süsleri veya bizim bekçilerimiz gibiydi...
ve ortada bir masa. ama, üzeri mutlaka muşambalı/naylon örtülü. ve masa üzerinde herzaman, yaz sıcağında kavrulan damağımızı serinletecek su şişeleri. e o yoksullukta gidip de paşabahçeden sürahi alamayacağımıza göre, nereye konulacaktı sular? ya toprak testilere ya da (o zamanlar cidden bugüne kıyasla çok ucuz olan) dedelerimizin tükettiği rakı ve şarap şişelerine tabi ki! renk renk ve farklı biçimlerde serinletirlerdi bizi o güzelim içki şişeleri...
ruhları şad olsun anneannemin, babaannemin ve dedelerimin...