kopacaksa zombi kıyameti kopsun bari. ne yapacağımı bilirim en azından. öncelikle virüsün yayıldığını ilk öğrendiğimde aptal gibi dışarı fırlayıp kaosa ortak olmam. çekerim perdelerimi ve ortalığın sakinleşmesini beklerim erzağım dayanana kadar. dikkatli olursam bir ay idare ederim diye düşünüyorum. ardından birkaç kesici alet, fener, su, yemek ve ilaçlardan oluşan sırt çantamı hazırlar, uygun bir zamanda, uzun kollu ve kapüşonlu kıyafetlerle gizlice dışarı çıkarım. çok zor durumda olmayan insanlardan kaçınırım fakat yaşı küçük veya zor durumdakilere elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım. böylelikle şehirden uzaklaşırım ve bir gruba dahil olmaya çalışırım. gözümün tutmadığı gruplardan da gece kaçarak ayrılırım. aslında zor iş türkiye'de güvenecek insan bulmak. en iyisi yalnız takılmak. tabi post apokaliptik bir aşk hikayesine de hayır demem. sonu muhtemelen birinin parçalara ayrılıp yenmesiyle bitecek olsa da.
semte göre haliyle değişiklik gösterse de çoğunlukta fazla olandır- en azından ben öyle düşünüyorum. birkaç sene önce beşiktaş'ta 800-1000 tl arası ev adı altında ''köpek bağlasan durmaz'' tepkisini hak eden ev olduğu iddia edilen yerler vardı. aynı kapsamda, minimum 1200+ ise daha yaşanılabilir, (şanslıysanız) giriş veya birkaç üst kat olup; değil normal, banyo-mutfak dolabı bulunan idare eder evlerdi- her ne kadar öğrenci evi mantığıyla da bakılsa da sims gibi o kadar da kutu gibi evde de insan daralır bi yerden sonra sanki. sanırım bu yüzden insanlar aynı veya biraz düşük fiyata, daha uzak ama daha kullanışlı evlere yöneldi. aslında mantıklı bir karar olsa da metrobüs bile olsa istanbul'da her yerin tıklım tıkış/trafik olması ile yolda geçen mesafe de insanı hayattan bıktıran cinsten.
vallahi zaman zaman aklıma düşüyor; böbreğimi mi satsam yoksa escort mu olsam diye ama iki şekilde de talep yok sevgili sözlük.
maalesef doğru bir önerme. ne zaman bilimden sanattan mimariden bahsetsek hemen ortalık karışıyor ülkede.
bunları konuşacak vaktimizin kalmaması esas üzücü olan.