imightbewrong

Durum: 41 - 3 - 0 - 0 - 09.07.2018 11:36

Puan: 616 - Sözlük Kezbanı

7 yıl önce kayıt oldu. 2.Nesil Yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 3

ben bazen

simge'nin 2018 yılında çıkardığı ilk albümü.

yankı ile öyle bir kredisi oldu ki simge'nin her yeni şarkısı çıktığında mutlaka şöyle bir bakıyordum, bir kaç kez dinliyordum, yankı'da hissettiğim duyguların yarısını hisseder miyim diye.
çok kötü dediğim bir simge şarkısı da olmadı o zamandan bu yana açıkçası. illa ki yankı ayarında bir iş gelmedi ama o sadece simge için değil, müzik türü için bile sık olacak bir şey değil.

albümü bir kaç tur dinlemişken yorum yapmak ne kadar gerçekçi olur bilmiyorum. şunu söyleyebilirim albüm olabildiğince hit çıkarsın diye çalışılmış, özenilmiş ve nitekim de başarılmış.

albüm tam bir hit albüm. içindeki çoğu şarkılarla çıkış yapabilecek onlarca şarkıcı var.
özellikle pop albümlerinde bu tarz yaklaşım görülmemiş bir şey değil ama albümün bütünlüğü yok. şarkılar birbirlerinin içine akmıyor, her biri ayrı bir parça beraber bütünü oluşturmuyorlar.
yankı'yı yapan ekipten bu noktada daha iyi iş çıkarmalarını beklerdim ne yalan söyleyeyim.

bazen konsept albümler genele hitap edemezler , genele hitap eden albümlerde her zaman bütünlük oluşturamazlar. ama bu ikisinin dengelendiği çok güzel örnekler de var, simge bu zor dengeyi başarır diye ummuştum.

bunların yanında albüm gayet güzel, prodüksiyonu iyi, bir bir şarkılar piyasaya sürüldükçe heryerde duyacağımız, bundan rahatsızlık duymayacağımız bir albüm.

aynı ekibi umarım muhafaza ederler ve potansiyeline bayıldığımız bu ekip, çok daha iyisini yapıp, müzik tarihinde hep anılacak bir albüm yaparlar ilerde.

nishane

koleksiyonumda bulunan parfümlerinin bazıları hayal kırıklığı bazıları ise demirbaş olmuş olan türkiye'nin yüz akı niş parfüm evi.
kullandıkları malzemenin kalitesi beğenmediğiniz kokularda bile hakkını vermek isteyeceğiniz kadar hissettiriyor.
özel bir seriye dahil etmemiş olsalarda ikili olarak bence çok güzel bir set olan; fan your flames ve hundred silent ways en beğendiğim iki kokusu sanırım.
gölge oyunu * serisinden zenne'yi tam şişeli alacak kadar beğendim.
yine başka bir seri olan minyatur art serisinden biri olan ve yazın amber kullanmak isteyenler için epey az seçenekten bence en iyilerinden olan ambra calabria kesinlikle koleksiyonumda sürekli bulunmasını isteyeceğim kokulardan biri.
ambra calabria daki citrus notalarını kullanmalarının oldukça ustaca olduğunu söyleyebilirim.
kalıcılıkları ortalamanın epey üstünde olan,* farkedilirlik konusunda ise bir çok parfüme oranla memnun kalacağınız kokuları ile, ülkemden çıkmış olmasından bağımsız olarak en sevdiğim parfüm evlerinden biri oldu nishane.

bu güvenin eseri olarak; yeni çıkan le petit prince serisindeki iki parfümü ** ve ilk defa kolonya * konsantrasyonunda çıkarmış oldukları colognise'i hiç de ucuz olmayan fiyatlarına rağmen gözüm kapalı ön sipariş verdim. merakla yapacakları işleri bekliyorum.

yurt dışında da oldukça sevilen bir parfüm evi olmaları da verdikleri özenin karşılığı olmuş. yolları açık olsun.

high as hope

iyi ki varlar dediğim florence + the machine'in 4. albümleri.

florence bir önceki albüm ile çok daha kişisel sulara dalmaya niyetli olduğunu göstermişti. bence tam olarak florence'in gitmek istediği yoldaki duraklardan biri bu albüm ve henüz bu yolculuk bitmedi. ilerde keskin virajlar ile başka janrlar içine dalar mı bilmiyorum ama ulaşılacak yeri düşünerek yolun verdiği keyfi kaçırmak niyetinde değilim.

florence + the machine her albümde farklı bir mekanda albüm yayınlıyormuş gibi hissediyorum. içindeki eşyalar hala onların, her yeni mekanda bu eşyalardan, mekanın onlara ait olduğunu anlayabiliyoruz ama mekanlar farklı, hisler farklı.

ilk iki albüm havalı eski ve büyük bir ibadet binası gibi iken 3. albümde duvarlarda bu ibadethanenin aksesuarlarını yerleştirdikleri bir konser salonunda, rock müziği dinleyenlerle vakit geçirmek istediler. bu son albüm ise güzel döşenmiş, havadar ve geniş bir apartman dairesi. albümü dinlediğimiz odada quartet ve elektronik gitarların sığması için epeyce yer var ama bu sefer çok kalabalık değil. şarkı sözlerine baktığımızda hala duvarda koca bir haç durduğunu söyleyebiliriz. ama burası çok daha kişisel.

her ne kadar bu albümün şarkı sözleri daha direkt ve işlenmemiş görünse de bence bu albümü oluşturma zamanının büyük çoğunluğunu bu şarkı sözleri almış. prodüksiyon daha minimal, ritmler daha spontone, nasıl çıktılarsa florence'in ruhundan, cilalanmadan, öyle yer almışlar albümde.

çoğu kişiye göre en zayıf albümleri gibi görünse de benim bir önceki albümden daha başarılı bulduğum (özellikle ilk yarısını) ama ilk iki albümün gerisinde olduğunu düşündüğüm bir albüm.

yine de bir sonraki albümde bu kadının uğrayacağı noktayı çok merak ettiğimi söylemeliyim.

her ne kadar içinde bulunduğu albüm favori listemde en sonda olsa da what kind of man'in yapmış ve yapacakları en iyi şarkı olduğunu düşünüyorum.

sense8

muhteşem bir final bölümü ile maalesef yayını sona eren, grubun 9. su gibi hisseden herkesi çok üzen ve masal gibi biten son yılların en iyi dizilerinden biri.

final bölümü resmen klişeler içinde tüm klişelerinizi yıkmaya geldik der gibiydi.

wachowski'lerin bana düzgün bir sezon vermezseniz; hayranlar için masal gibi bir final yaparım demesi gibiydi.

daha önce de yazdığım gibi, film asla klişelerden kaçmayan tam aksine onları kucaklayan ve yer yer b filmi havası estiren sahneler ile dolu ve bu dizinin kalitesini düşürmek bir yana bilakis dizinin kült olarak anılmasına katkıda bile bulunuyor diyebiliriz.

ama bir farkla...

bu dizi aynı zamanda alışagelmiş, toplumun öğrettiklerinin her zaman hissettiklerimiz olmadığını, klişe olan herşeyi paramparça ederek söylüyor.

lezbiyen trans bir kadın, 3 babalı çocuklar, aşık oldukları insanlar ile bağlanan başka insanlar... dünyada aşkın tarifini erkek ile kadın arasında indirgeyenlerin beyninde büyük boşluklar oluşturacak daha bir çok şey. işte bu nedenle klişeleri yıkıp geçiyor bir yandan da.

bu bölüm tamamen fanlar içindi çok belli ki. ve bu diziyi neden çok sevdiğimizin özeti oldu bu iki buçuk saatlik bölüm.

sadece sense8'i sevenlere değil wachowskilerin filmografisini sevenler için tatlı bir sürpriz olarak, kendi filmlerine ve ilgilendikleri şeylere de de göndermeleri ile dolu, alt metini bol bir yapım.

aksiyon konusunda tartışmasız yetenekleri ile yapımın temposunun oldukça yüksek olması bir çok aksiyon severin de takdirini toplayacaktır diye düşünüyorum. aynı zamanda utangaç bir yapım değil sense8. çıplaklık ve sex sahneleri daha önce de konuşuldu, farklıydı ama final için çok güzel, estetik ve özgün bir ssekans eklemeyi de başarmışlar.

her zaman güzel hatırlanacak bende sense8.

http://ayisozluk.com/sense8.html?entry_i...
birinci sezon için yazmış olduğum yazıyı da eklemek istedim, 2 koca sezon ve bir final bölümü boyunca aynı hissi koruyabilmiş olmaları ne kadar da güzel.

meme ucu piercingi

araştırınca çok korkutucu gibi anlatılan ama aslında o kadar da meşakkatli olmayan bir piercing türü.
kulak * piercinginden çok çok daha hızlı iyileşmesi şahsımı şaşırtmıştır.
farklı zamanlarda ve epey önce deneyimlediğim üzere, hatırladığım kadarı ile yaklaşık 4-5 gün içinde ağrı sızı biterken, iki hafta içinde değişim yapabilecek seviyeye geliyor. kulak ise 6 ay süründürmüştü beni açıkçası.

yaptıranlara kesinlikle tavsiyem tuzlu su banyosu yapmaları ve ilk bir kaç gün terramycin tarzı bir antibiyotik pomad ile açık deriyi enfeksiyon ihtimalinden korumaları.

günde 3 kez olmak üzere, teninizin dayanabileceği sıcaklıkta bir bardak suya 1 kaşık deniz tuzunu çözüp, bardağın ağız kısmını göğsünüze hizalayarak ters çevirerek, su ılıyıncaya kadar beklemeniz hem sızıyı hafifletecek hem de yarayı yumuşak tutarak kabuk bağlamasını engelleyecektir.

ağrı noktasında ise; ağrı veya sızı diyemeyeceğim bir histi. ordaki yoğun sinir ucu olmasından dolayı sanırım, yanma hissi daha doğru bir tanımlama. ateş yanması - acı biber yanması arasında salınıp duran bir yanma hissi. kötü bir tecrübe olarak hatırlamıyorum açıkçası.

piercing sonrası dikkat edeceğiniz iki önemli nokta kıyafetler ve banyo lifleri. ikisi de sizin yerinizde acıyla zıplamanıza sebep olabilecek şeyler.

fırtınayt

hakkında uzun uzun yazmak istediğim, çok, pek, epey iyi olan büyük ev ablukada albümü.

youtube'da otomatik çalmaya devam etme özelliği olmasaydı meşhur tophane rıhtım stüdyosunda kaydettikleri güneş yerinde şarkısını dinlememiş olacaktım. ve büyük ev ablukada grubunu abuk sabuk isimlerle müzik yapan grupların arasında zannetmeye devam edecektim.

önyargılarım ve bunca zaman dinlememiş olmanın cehaletinden dolayı üzgünüm açıkçası. ne zamandır piyasadalar bilmiyorum ama 1 yıldır ara ara dinliyorum ve açıkçası çok da mutluyum. eski albüm ve akustik kayıtlar ile bodoslama daldığım bea * maceram fırtınayt ile taçlanmış durumda ve bu albümü en azı bile çok olacak kadar seviyorum.

bir yıldır haşır neşir oldukça; aslında, şu anda herkese gına getirmiş, uzaylı kurbağalardan bahseden sikindirik isimli grupların kime özendiğini öğrenmiş oldum ve orjinali olan bea hiç de çakmak gazının antidepresif etkisinden bahsetmiyor. oldukça ağızları dolu ve güzel güzel damlıyor sözler üzerimize.

fırtınayt çöktü madem üstümüze, geriye kalan tüm öteki gruplar da, ucundan, yanından yıldır yıldır bulaşacaklar klavyelere, synth dolu müziklere... ışıl ışıl disko toplarına. şikayetçi miyim? asla.. yenilik iyidir. çeşitlenmiş yenilik ise çok çok daha iyidir.

fırtınayt haline gelecek olursak;

güneş yerinde; bana bea yı tanıtan şarkı olduğu için yanına uzanıp başımı göğsüne yasladığım şarkı. bea nın müzikal açıdan akustik becerisinin, elektronik heveslerinin, müzikal gelişimlerinin, herhepsi bu parçada. sonundaki damla damla çoğalan partisyonu üzerine şiir döküp, elektro gitar ile ortalığı ateşe vermişler... bizimse eteklerimiz yanıyor.

evren bozması; muse space rock yapıyoruz gibi bir beyanatta bulunmuşlardı bi ara sanki ya da ben uyduruyorum bunları. ama bu şarkı hakikaten karanlık gece vakti üzerimize yağan sonar yemin ve sözlerin yağmuru gibi. saçlarımız ıslakken dans ediyoruz bi yerlerde alkışla ritm tutarak, boğazımızdaki düğüm neyin nesi derken daha çok alkışlıyoruz kendimizi. çok sevmiştik hem de çok... unuttuk gitti. kayboldu parçalarımız. bulucaz bir bir... yerine koyacağız bir bir. albümün 10 şarkısından en sevdiğim 3 şarkının bilmem kaçıncısı.

boşluk; galvaniz'in sesiyle ve boşluksuz altyapısıyla kafa sallatıyor bu şarkı bana içimde mecbur olduklarımı düşünürken, kendimden geçiyorum, kafamı daha hızlı sallarken sağ sola. lüzumsuz hayat bilgileri el kitabının bir parçası gibiyim. kimsenin işine yaramayan yığınla laf var ağzımda, yer kalmadı. ama bu şarkıyı seviyorum kulağımdaki boşluktan içeri girdiğince.

arayan bulur; önceden yayınlanıp, gelen nedir üzerimize diye düşündüren gecenin şarkılarından bir başkası, en başkası ve en güzellerinden biri. ilk yarısı sağa sola savrulan synth ve basslar ile kafamızın en içinden bizi de ritme tutturan kısmı. arkalarından gelecek olan grupların en fazla öykünecekleri şarkının bu olduğunu düşünüyorum. bu şarkının kopyalarını çok göreceğiz sanki. bizi köşeden köşeye atan ilk kısmından sonra ise puf minderlerin üzerine seren ikinci kısmı ile bu kadar bilindik, bu kadar yeni ve bu kadar bizim olan bir şarkıyı nasıl kopyalayabilirler bilemedim hiç.

hoşçakal kadar; genelde anlaşılıyor ki insanlar fırtınayt dinleyecekse elleri ilk bu şarkıya gidiyor. ben ayrımcılığı sevmediğim için bu konulara girmiyorum ama hoşçakal kadar yeni tarzlarının büyüsünü parmak şıklattırma kolaylığında önümüze seriyor. her dinlediğimde ayy ben şurasını biliyorum, şurasını da biliyorum dediğim yüzlerce şarkı dolanıyor kafamda. bulucam hepsini bir bir elbet. sonra synthler saxlar ususl usul mırıldanmalardan geçiyor... sonra canavar'ın o vokaliyle eve dönüyorum gecenin bir yarısı ve boynuna sarılıyorum şarkının kapılar da kilitli.

hayaletler; fırtınayt'ın merhabayın teklisi. neden bazı şarkılar, ötekilerden daha güzel olurun somut somun şarkısı. çünkü diye cümleye girip başka somunları da yazasım var ama hayaletler bence tüm sebep. politize edilmiş hayaletler belki, şekilsiz, eşsiz ve tatsız hayaletler bu şarkıyı şekilli, eşsiz ve tatlı yapmış.

hepsine ne fena; eski zamanların bea şarkısı. akustik ve yeni nesil grupların hayalini kurdukları bir şarkı. sonra ilk bilgisayar hevesimiz olan oyunlardaki tüm coin'leri toplamışsın gibi bir his. elektronik wah wah efektleri, baslar... hepsi insanoğlu için. ayaklarımız göl başımız deniz. elimiz de yeşil çayımızla usul usul sallanırken hayalimizde geleceği yaşıyoruz. ufkumuz oldu sana bin beşyüz.

benim kafam siktirmiş gitmiş; hepimiz aynı kürekle gömülücez elbet ama o gitar solosu 1.57'lik şarkının en heyecanlı kısmı. benim kalemim değil şarkı ama olsun hatta daha fazla bile olsun.

ihtimallerin heyecanına üzülüyorum; low-fi başlayan epey yüksek sevimlilikle devam eden güzelim şarkı. akustik zamanlarına da çok yakışacak diğer şarkıları. ama içindeki gitar, bas ve ritm yürüyüşü o kadar güzel ki, zeminler kıpırdıyor yerlerinde. galvaniz'in sesi ise müziğin koluna girip önümüzde salınıyor. fırtınayt'ın sabaha geçiş şarkısı. fırtınalı geceyi sonlandıran hala puslu da olsa hava, güneş açtıran şarkısı. parti bitti dağılabiliriz artık.

as you were

sorunlu kardeş liam gallagher'in bugün yayınlanan son albümü. ben oldukça beğendim albümü. liam'ın sesinden yeni ve iyi şarkılar dinlemeyi özlemişim. kesinlikle rock star ışığına yakışan gitarlar, mızıkalar...

albüm'ün deluxe basımının şarkı listesi;

1. wall of glass
2. bold
3. greedy soul
4. paper crown *
5. for what it's worth
6. when i'm in need
7. you better run
8. i get by
9. chinatown
10. come back to me
11. universal gleam
12. i've all i need
13. doesn't have to be that way
14. all my people / all mankind
15. i never wanna be like you

4 şarkı zaten servis edilmişti albümden. diğer şarkıların bazılarının da canlı kayıtları mevcuttu. ben açıkçası bu albüm önden yayınlanan 4 şarkı kadar güzel olur diye düşünmüştüm. ama daha fazlası var albümde. oasis'ten alışageldiğimiz the beatles esintileri, lennon, jagger dönemi klasik rock havası ile kesinlikle beklentilerimin üzerinde diyebilirim.
dinleyelim bakalım.

the queen is dead

bu ay içinde çıkacak olan 3 disklik yeniden basımıyla beni heyecanlandıran ve bu nedenle baştan sona tekrar dinlediğim, ne kadar sevdiğimi hatırladığım, the smiths'in 4. benimse en sevdiğim albümü.

her dinleyişte şahsıma derin bir nostalji hissettiren, ilk dinlediğim yılların gitgide uzaklaştığını ve tozlandığını hatırlatan müthiş bir albüm.
yayınlanacak olan 3 diskin ilki orjinal albüm şarkılarından, ikinci disk demo versiyonlar ve b-side şarkılarından, üçüncü disk ise canlı kayıtlardan oluşturulmuş olacak. özellikle 2. diski dinlemek için sabırsızlandığımı söylemeliyim.

the smiths her ne kadar morrissey ve marr ekseninde dönen gizemli, sorunlu ve romantik ilişkiden besleniyor gibi görünse de bu albümün baslarında andy rourke ve davullarda mike joyce yapabilecekleri en güzel katkıyı yaptıklarını düşünüyorum. basların yüksek sesi, albümü daha da keyifli hale getirir.

albümün her şarkısı su gibi akar gider morrissey'in sesi hepsine çok yakışır, marr ise hem tarzını koruyan hem de yenilikçi sayılabilecek melodiler çıkarır gitarı ile.

özellikle;
albümün aynı isimli açılış şarkısının değeri bilinmemiş bir cevher olduğunu düşünüyorum. gümbür gümbür altı buçuk dakikalık, sözlerin trajedik ve dahiyane olduğu, enfes bir şarkı.
arkasından gelen frankly, mr. shankly aynı enerjiyi koruyarak, canlı müziği ve sözleri ile yüzünüze bir gülümseme bırakıyor.
morrisey'in en iyi vokallerinden biri olduğunu düşündüğüm i know it's over albümün hareketli havasına müthiş bir kalp kırıklığıyla son veriyor.
bir şarkı sonrasında ise morrisey a dreaded sunny day, so let’s go where we’re happy, and ı’ll meet you at the cemetery gates ile güneşi yeniden getiriyor albüme.
big mouth strikes again, hızlı elektro ve akustik gitar melodisi ile bizi albümün kalbine, the boy with the thorn in his side şarkısına bağlıyor. sanırım albümdeki en sevdiğim şarkı bu. vicar in a tutu'dan sonra ise tüm zamanların en iyi şarkılarından biri olan there's a light that never goes out geliyor.
albümün kapanışını ise albümün tınısına mükemmel uyan, post-punk, sarkastik some girls bigger than others yapıyor. albüm zaten kısa ama bu kadar güzel şarkılar olunca bir kez dinleyip bırakmak çok zor.

bu ay içinde çıkacak olan yeniden basım şerefine epey dinleyeceğim sonbahara yakışır en güzel the smiths albümü.

alttaki yazara soracaklarım var

sanırım müzik dinlerdim. en çok sevdiğim müziklerden bir liste yapıp mütemadiyen onu dinlerdim. hayatıma dokunmuş her insanla da ufak konuşmalar yapardım havadan sudan. bu arada ölmüyorum, sadece dünyadaki son 3 günüm di mi? sanki elon musk koloni olayını çözmüş komple mars'a yerleşiyoruz gibisinden?

unutamadığın koku nedir?

tidal

açıkçası proje olarak olumlu bulduğum bir projeydi ama exclusive album adı altında gelen dayatmalarla, herkesin kısa sürede antipatisini topladılar.
3 milyon aylık aktif kullanıcısı ile 12 milyonluk deezer kadar bile başarılı olamaması zaten bunu gösteriyor.

çıktığı yılın en çok beklenen albümlerinden olan the life of pablo, sadece tidal üzerinden dinleneceği anons edilmişken 3 hafta içinde tüm müzik servislerinden dinlenebilir oldu çünkü kanye'nin hayranları ne tidal'e üye oldu ne de albümü aldı. korsan indirme şampiyonu haline geldi albüm.

beyonce - lemonade albümünün, 1 yıl boyunca sadece tidal üzerinden dinlenebilir olması ise onu, 2016 senesinin dünya çapında 2,5 milyon kopya ile en çok satan albümü olmasını sağladı. tidal yine üyeler konusunda avucunu yaladı.

son bomba ise jay-z'nin 4:44 albümü idi ki oda üye sayısında pek hareketlenme yaşatmadı diyebiliriz.

rihanna, coldplay, frank ocean gibi kankalar ise sadece 1-2 hafta tidal exclusive olmayı tercih etmerk zorunda kaldılar.

piyasanın iki katı fiyata sattıkları hizmetleri için tüketici ve üretici açısından aslında iki büyük artı ile girdiler pazara.
bir; sanatçılar her dinlenen şarkılardan çok daha fazla kazanabileceklerdi. zira spotify bu konuda defalarca topa tutuldu şarkı üretenler tarafından. bu dinleyicinin zerre s.kinde olmaz pek tabii. bu içeriği zenginleştirme açısından yardımcı olabilecek bir hamleydi.
iki; tüketici ise frekansı alttan üstten kırpılmamış, flac kalitesiyle istediği albümü dinleyecekti. spotify'in 320 kbps mp3 formatı ve apple music'in 256 aac formatının yanında min. 900 kbps flac formatı azımsanacak bir fark değildi aslında. ama insanların müzik servisi için iki kat fazla para vermesini sağlayamadı açıkçası. kendini odyofil olarak tanımlayan tayfa zaten genel dinleyici ile oranlandığında epey küçük bir topluluk. telefonunun kulaklığından müzik dinleyen çoğunluk için ise hiç bir anlamı olmayan bir kalite farkı bu.

bu iki güzel artının yanına sadık dinleyici elde edene kadar piyasa ile aynı fiyatta hizmet sunup, içeriklerini rap ve r&b ekseninden daha fazla çıkarabilselerdi, piyasadaki en iyi music streaming servisi olabilirlerdi. köklü değişikliklere gitmedikleri sürece piyasada uzun yıllar kalabileceklerini söylemek zor.

tidal

net bir şekilde ses kalitesini fark etmemek olanaksız. öyle çok yüksek, fiyakalı ekipmanlar olmadan üstelik.
masaüstümde iyi bir ses kartı ve hi-fi stereo ile zaten zevki iki değil beş katına çıkarıyor ama mobil olarak kullandığım ipad pro + bowers & wilkins p7 ile de epey fark var spotify ile arasında.
tüm frekansları vermesinin sonucu olarak kayıt esnasında nefes çekişleri, arkada çamurlaşmayan, boğuklaşmayan loop beat'leri de çok keyifle dinliyorsunuz.

fakat mesele sadece ses kalitesi değil maalesef, spotify'dan kopamama sebebim yıllardır oluşturduğum müzik listelerim ve takip ettiğim haftalık/aylık güncellenen müzik listeleri. şarkı avı için biçilmiş kaftan bu listeler. ne zaman gaza gelip başka platforma geçsem en geç bir ay sonra yeniden dönüyorum spotifya.

apple music ve tidal'ın öncelikli halletmeleri gereken konu bu bence.

delinin yıldızı

ve 2017 eylül. sonbaharın henüz geldiği memleketimde yeni bir vega albümü. 12 yıl aradan sonra yepyeni, sadece vega'nın olan 10 yeni şarkı.
genelde artık şablon haline gelmiş olan hareketli bir şarkı ile çıkış yapıp, ki bence büyük ihtimalle arzuhal olur bu sonrasında ölümcül darbeyi vuran damar şarkıyı mı kliplendirirler bilmiyorum. ama delinin yıldızı şarkısı kafamı karıştırıyor, hem albüm ismi hem de ilk şarkısı olarak çıkış şarkısı olarak seçilebilir. her türlü farketmez artık vega'nın kendine ait bir kitlesi var zaten, tanınma, kitlelere ulaşmak çok da umurlarında değil zaten. deniz bu sayıda hayran ile bile zor başediyor. hatta daha fazlasını istemediğini bile düşünüyorum.
albüme gelecek olursak;
albüm aslında önceki 3 albüme de benziyor. hatta bence en fazla tatlı sert'e benziyor. prodüksiyon kalitesi ise hafif müzik ile daha çok benziyor. hafif müzik kadar sert bir albüm değil, tatlı sert kadar mutlu bir albüm değil, tamam sustum kadar da melankolik bir albüm değil. ama bunların üçünden de parçalar var.

delinin yıldızı; albümü açmak için bundan daha iyi seçim olamazdı. hem yeni hem de tam bir vega şarkısı. sözleri çok güzel ve deniz'in sesine şarap kelimesi ne denli yakışıyor. hem hızlı tempo hem de damar olabilen, üzebilen çok iyi bir şarkı. keşke biraz daha şımarık söyleseydi deniz bu şarkıyı. hala bir albümün en iyi açılış şarkısı benim için k9'dur.

isim şehir; deniz'in vokalini en beğendiğim şarkılardan biri oldu. tatlı sert albümünün tadın kaldı'yı hatırlattı bana biraz.onun kadar akustik olarak düzenlenseydi de çok yakışırdı sanki. bu albümün öldürücü ikinci hiti olarak çıkan slow olabilir.

arzuhal; albümün serzenişte'si. çıkış parçası olarak çok güzel olabilir. deniz'in çok samimi ve kişisel bulduğum sözleri. bize kalbini açtığını hissettiğim şarkısı.

sevgilim: yine hafif müzik zamanından bir şarkı gibi. yok'a benzetiyorum ben biraz. onun kadar sert değil. yok, bir önceki albümün en favori şarkılarımdan biri olduğu için bunu da mutlulukla kucaklıyorum.

dertler iri kıyım; ilk albümden oyun'u, ikinci albümden zat-ı ali'yi ve üçüncü albümden yalnızca ben yüzlerce sen'i hatırlattı bana. melankolik sözler, gayet vega tınısı ile düenlenmiş bir şarkı. arka vokallerdeki mırıldanmalara bayıldığımı söylemeliyim. hınzır ve seksi sözler.

komşu ışıklar; tatlı sert albümünden çıkmış gelmiş gibi. keyifle dinlenecek bir şarkı.

dünyacım; albümün çıkış şarkısı olartak seçilse çok güzel olabilecek diğer şarkı. bana yine tatlı sert'ten fırlamış gelmiş gibi hisettiren bir şarkı. poh poh perisi ile benzettim. onun gibi keyifli ve mutlu bir melodisi var. arkada acaba ceylin'in vokali mi var emin olamadım, çok yakışmış mmmlamalar.

sonunu söyleme bana; bu albüme ait bir şarkı. tamamen yeni. gayet güzel.

man-yak-lar; herkes gibi bana da sokaklar tekin değil'i hatırlattı pek tabii. onun kadar sever miyim bilmiyorum. ses olarak albümün en keyifli şarkılarından biri.

ve tekrar; albümün kapanışı için muhteşem bir şarkı. bunun da yeni ve bu albüme ait bir şarkı olduğunu düşünüyorum. düzenlemesi ve vokali alışılagelmiş vega şarkılarından farklı. vega'nın bu sabahların bir anlamı olmalı ile birlikte en bu topraklara yakışan şarkısı olabilir. son nakarata girmeden konuşma kısmına ayrıca bayıldığımı söylemeliyim.


https://ayisozluk.com/vega.html?entry_id...

vega

ilk albümlerini 1999 yılında çıkarmış olan, iki mühendis ve bir mimar tarafından kurulan, bu formasyon ile iki albüm çıkarıp sonra yoluna karı koca devam eden, türkiye'nin en iyi müzik oluşumlarından biridir. çıktıkları seneden bu seneye 18 sene geçmiş olmasına rağmen henüz 4. albümlerini piyasaya sürmüşlerdir. şaka gibi değil mi? neyse bu konuya daha sonra döneceğim.

o zaman başlayalım 1999'dan. 90'lı yılların kapanış senesi, gerisinde bırakılan müzik açısından efsane 10 senenin şanına yakışan, muhteşem bir özeti ve geldiği son noktaydı adeta. o yıl bugün klasik sayılan bir çok albüm çıktı. tamam sustum albümü de bunlardan biri hatta bence en iyilerinden biriydi.
çıkış şarkıları tamam sustum. herkes için gerçek bir soğuk duş etkisi. mırıl mırıl bir vokal, cayır cayır gitarlar, dönemine göre üst düzey bir altyapı ve konsept şarkı sözü. şimdi bu şarkıyı ilk çıktığı günden itibaren seven ve hala dinleyen ben diyorum ki, kitlelere hitap açısından olabilecek en kötü çıkış şarkısı. belki, mayakovski'nin şiirinin yeniden yorumu olan sözleri, türkiye'nin görmüş olduğu en özgün vokal tekniklerinden biri bir grup müzikseverin takip listesine girişlerini sağlamış olabilir vega grubunu, ama genel olarak insanlara bebek gibi konuşan, kedi gibi mırlayan bir vokal, temelini bilmediğinizde garip hatta uçuk gelen şarkı sözleri, güzelim müziğin önüne geçerek büyük bir antipati topladı. o zamanlar sosyal medya olmadığından, tepkileri sadece lise sıralarından bildiriyorum ki o dönem bu yönleriyle epey dalga geçildi şarkının. insanın “sen kim köpek mayakovski'nin şiiri ile dalga geçiyorsun, bu konsept vokali komik komik taklit ediyorsun” diyesi geliyordu aslında lise arkadaşlarına... neyse biz dinledik albümü hatmettik. dalga geçenlerin hepsi gerçi alışamadım yokluğuna'nın patlamasıyla dumur oldular ve açıkça dinlediklerini söylemekten çekindiler. eğer çıkış şarkısı alışamadım yokluğuna olsaydı şu anda türkiyenin en büyük rock yıldızı olan bir grup olabilirdi sanki vega. bu durumdan hoşnutsuz muyum? daha çok para kazansınlar, bilinsinler isterdim elbet ama bu haliyle çok daha özel oldukları kesin. iki süper klip çekildi bu albüme ve dönemi kapatıldı.

yıl 2002, deniz, tuğrul yanlarında mert koral ile ikinci albümleri tatlı sert'i yayınladılar. albümün çıkış şarkısı olarak bi haber'i seçtiler ve bu sefer de olabilecek en kötü klibi çektiler. gerçekten çok kötü. eğer bulursam eklerim bu yazıya videoyu, ama eklemezsem de siz izlemeyin, kötü çünkü. sonra yine kocaman bir hit haline gelen bu sabahların bir anlamı olmalı'yı gayet eli yüzü düzgün bir kliple yayınladılar.
tatlı sert ilk albüme göre daha az melankolik, daha iyi bir prodüksiyon. hangi albümün şarkıları daha güzeldir? bu tamamen sizin anılarınıza ve zevkinize bağlı olsa da tatlı sert albümünde grubun daha iyi müzisyenler haline geldiğini söylemek zor değil. çok daha iyi enstrüman partisyonları, düzenlemeler ve yine muhteşem bir vokal. albüm iki kliple dönemi kapatsa da, iz bırakanlar unutulmaz daha sonra manga tarafından büyük hit haline geldi zaten. ama bu albümde daha da fazlası vardı. desem de inanma, zat-ı ali, ısınamazsın ağlarken çok büyük potansiyeli olan şarkılardı. kitleler? hala açıktan söylemeseler de takdir etmeye başladılar bu albümü.

2003'te albümün genişletilmiş versiyonu çıkarıldı. miyav sesi ile başlayan kedi mix favorimdir bu albümden.
3. albüme geçmeden önce yine 2003 te yayınlanan teoman şarkısından bahsetmek istiyorum. kupa kızı ve sinek valesi. bu şarkının imzasında teoman ve deniz özbey gözükse de bu şarkının gerçek bir vega şarkısı olduğu aşikar. net bir şekilde de bence teoman diskografisinin en iyi şarkısı. bu şarkının deniz'in sesinden bir demo versiyonu vardır ki her yeni albümde koyarlar mı acaba stüdyo versiyonunu diye bekler dururum. çok ama çok güzeldir. bilgisayarımda bir yerlerde olması lazım mp3 olarak. bulursam yayınlarım belki.

2005 yılında ise tüm gönülleri fetheden, herkesin sanırım en favori vega albümü olan hafif müzik geldi. artık yola karı koca devam eden vega grubu, türkiye'de kalite adına yakalaması çok zor olan bir albüm ile çıkageldiler. her şarkı ayrı ayrı çalışılmış, arka vokaller, enstüman düzenlemeleri ve tabii ki sözler bakımından çok çok iyi bir iştir. favori seçmenin en zor olduğu albüm, her şarkısının hit potansiyeli olan, insanları vega'nın dinleyiciyi bir yerinden yakalayıp bambaşka yere götürme duygusunu en net yaşattığı albümleri. türkçe rock müziğin geride kalan şaşalı günlerine rağmen adının aksine epey sert bir albüm. gitarlar tam anlamıyla cayır cayır. muhteşem. 12 yıl sonrasında hala iyi, hala güzel. albüm'ün çıkış parçası ilk defa tam anlamıyla doğru bir seçim olarak serzenişte oldu. sonra ise elimde değil kliplendi. bu albümün de promosyon dönemi kapanmış oldu böylece.

peki 2017'ye kadar vega ne yaptı? nerdeyse hiç birşey. bizi tv'de reklam kovalatan toyota reklamı, 2011 yılılnda seslendirdikleri bir avuç deniz filminin bir şarkısı ve 2013 yılında kargo grubu ile düet yaptıkları beni bırakma ve yine aynı sene nilüfer'in düet albümün en iyisi olan ta uzak yollardan. evet 12 sene boyunca bir reklam ve 3 şarkı. biraz sitemkarım aslında. ömür kısa ve kendileri bahsettikleri üzere ellerinde onlarca şarkı varken bizi bunlardan mahrum etmelerine çok üzülüyorum. siz söylemiyorsanız diğer gruplara verseniz onlar da iyi müzik söylemiş biz de iyi müzik dinlemiş oluruz en azından.
yeni şarkıyı sıfırdan prodükte etmek zor ve uzun zaman alıyorsa o zaman ne bilim muhteşem şarkılarınızın mix versiyonlarını veya bir akustik albüm gibi konsept fikirlerle bu kadar sene bizden uzak kalmasaydınız keşke.

ve 2017 eylül. sonbaharın henüz geldiği memleketimde yeni bir vega albümü. 12 yıl aradan sonra yepyeni, sadece vega'nın olan 10 yeni şarkı.
genelde artık şablon haline gelmiş olan hareketli bir şarkı ile çıkış yapıp, ki bence büyük ihtimalle arzuhal olur bu sonrasında ölümcül darbeyi vuran damar şarkıyı mı kliplendirirler bilmiyorum. ama delinin yıldızı şarkısı kafamı karıştırıyor, hem albüm ismi hem de ilk şarkısı olarak çıkış şarkısı olarak seçilebilir. her türlü farketmez artık vega'nın kendine ait bir kitlesi var zaten, tanınma, kitlelere ulaşmak çok da umurlarında değil zaten. deniz bu sayıda hayran ile bile zor başediyor. hatta daha fazlasını istemediğini bile düşünüyorum.
albüme gelecek olursak;
albüm aslında önceki 3 albüme de benziyor. hatta bence en fazla tatlı sert'e benziyor. prodüksiyon kalitesi ise hafif müzik ile daha çok benziyor. hafif müzik kadar sert bir albüm değil, tatlı sert kadar mutlu bir albüm değil, tamam sustum kadar da melankolik bir albüm değil. ama bunların üçünden de parçalar var.

delinin yıldızı; albümü açmak için bundan daha iyi seçim olamazdı. hem yeni hem de tam bir vega şarkısı. sözleri çok güzel ve deniz'in sesine şarap kelimesi ne denli yakışıyor. hem hızlı tempo hem de damar olabilen, üzebilen çok iyi bir şarkı. keşke biraz daha şımarık söyleseydi deniz bu şarkıyı. hala bir albümün en iyi açılış şarkısı benim için k9'dur.

isim şehir; deniz'in vokalini en beğendiğim şarkılardan biri oldu. tatlı sert albümünün tadın kaldı'yı hatırlattı bana biraz.onun kadar akustik olarak düzenlenseydi de çok yakışırdı sanki. bu albümün öldürücü ikinci hiti olarak çıkan slow olabilir.

arzuhal; albümün serzenişte'si. çıkış parçası olarak çok güzel olabilir. deniz'in çok samimi ve kişisel bulduğum sözleri. bize kalbini açtığını hissettiğim şarkısı.

sevgilim: yine hafif müzik zamanından bir şarkı gibi. yok'a benzetiyorum ben biraz. onun kadar sert değil. yok, bir önceki albümün en favori şarkılarımdan biri olduğu için bunu da mutlulukla kucaklıyorum.

dertler iri kıyım; ilk albümden oyun'u, ikinci albümden zat-ı ali'yi ve üçüncü albümden yalnızca ben yüzlerce sen'i hatırlattı bana. melankolik sözler, gayet vega tınısı ile düenlenmiş bir şarkı. arka vokallerdeki mırıldanmalara bayıldığımı söylemeliyim. hınzır ve seksi sözler.

komşu ışıklar; tatlı sert albümünden çıkmış gelmiş gibi. keyifle dinlenecek bir şarkı.

dünyacım; albümün çıkış şarkısı olartak seçilse çok güzel olabilecek diğer şarkı. bana yine tatlı sert'ten fırlamış gelmiş gibi hisettiren bir şarkı. poh poh perisi ile benzettim. onun gibi keyifli ve mutlu bir melodisi var. arkada acaba ceylin'in vokali mi var emin olamadım, çok yakışmış mmmlamalar.

sonunu söyleme bana; bu albüme ait bir şarkı. tamamen yeni. gayet güzel.

man-yak-lar; herkes gibi bana da sokaklar tekin değil'i hatırlattı pek tabii. onun kadar sever miyim bilmiyorum. ses olarak albümün en keyifli şarkılarından biri.

ve tekrar; albümün kapanışı için muhteşem bir şarkı. bunun da yeni ve bu albüme ait bir şarkı olduğunu düşünüyorum. düzenlemesi ve vokali alışılagelmiş vega şarkılarından farklı. vega'nın bu sabahların bir anlamı olmalı ile birlikte en bu topraklara yakışan şarkısı olabilir. son nakarata girmeden konuşma kısmına ayrıca bayıldığımı söylemeliyim.

epey uzun bir yazı oldu. hala söyleyecek, yazacak çok şeyimin olması da başka mevzu. işte öyle bir grup.

look what you made me do

taylor swift'in yeni albümü reputation'dan çıkan, ortalıkta kırılmadık rekor bırakmayan ilk teklisi. anti-despacito :)
sample olarak kullandığı; peaches - operate ve right said fred - i'm too sexy, iki şarkıdan da daha eğlenceli, özenli ve * çok daha güzel bir şarkı oluşturmayı başarmış.
potansiyeli de epey büyük bence. örnek olarak manyak vokal kenton chen tarafından söylenen versiyonu, buraya bırakıyorum. izlemesi de dinlemesi de söylemesi de eğlenceli.

ready for it

reputation albümünün ikinci teklisi. look what you made me do şarkısına kadar pek bir antipatik ve gerzek bulduğum taylor swift'in yine çok güzel iş çıkardığını düşünüyorum. günümüz trendi, rap modeli, pop şarkısına giriş yapmadan önce boğazını temizlemesi bile pek yakışmış.

jailer - taylor kafiyeli bu pop şarkısı üniversite okuduğum zamanlardaki halime hediye olsun. "kulağıma güzel gelen her müziği dinlerim" diyenlere uyuz olan, "pop müzik ne ya" diye ortalıklarda gezen rock/metal dinleyen genç, aynen yavrum bir tek sen biliyosun iyi müziği, he, senin dinlediğin tarzın dışında müzik dinleyen herkes gereksiz, ahahah gel de yaşlanınca geldiğin hali gör bebeğim. lan bi de swiftie falan olurmuşsun? ahaha ağla ondan sonra enstrümantal progresif metal müziğini dinlerken, ergen ya :)

sözleri ise aşağıdaki gibidir efendim;

[verse 1]
knew he was a killer first time that i saw him
wonder how many girls he had loved and left haunted
but if he's a ghost, then i can be a phantom
holdin' him for ransom, some
some boys are tryin' too hard, he don't try at all though
younger than my exes but he act like such a man, so
i see nothing better, i keep him forever
like a vendetta-ta

[pre-chorus]
i, i, i see how this is gon' go
touch me and you'll never be alone
i-island breeze and lights down low
no one has to know

[chorus]
in the middle of the night, in my dreams
you should see the things we do, baby
in the middle of the night, in my dreams
i know i'm gonna be with you
so i take my time
are you ready for it?

[verse 2]
knew i was a robber first time that he saw me
stealing hearts and running off and never sayin' sorry
but if i'm a thief, then he can join the heist, and
we'll move to an island, and
and he can be my jailer, burton to this taylor
every love i've known in comparison is a failure
i forget their names now, i'm so very tame now
never be the same now, now

[pre-chorus]
i, i, i see how this is gon' go
touch me and you'll never be alone
i-island breeze and lights down low
no one has to know (no one has to know)

[chorus]
in the middle of the night, in my dreams
you should see the things we do, baby
in the middle of the night in my dreams
i know i'm gonna be with you
so i take my time
are you ready for it?
ooh, are you ready for it?

[post-chorus]
baby, let the games begin
let the games begin
let the games begin
baby, let the games begin
let the games begin
let the games begin

[pre-chorus]
i, i, i see how this is gon' go
touch me and you'll never be alone
i-island breeze and lights down low
no one has to know

[chorus]
in the middle of the night, in my dreams
you should see the things we do, baby
in the middle of the night, in my dreams
i know i'm gonna be with you
so i take my time
in the middle of the night

[post-chorus]
baby, let the games begin
let the games begin
let the games begin
are you ready for it?
baby, let the games begin
let the games begin
let the games begin
are you ready for it?

sen yağmur dök

bir zaman bir yerde acaba yine bir kaç şarkılık bir kısa çalar bile olsa, albüm yayınlar mı acaba diye iç geçirdiğim yıllar geçse de hala açıp açıp 5-6 şarkılarını dinlediğim en güzel ama en güzel gruplardan.
2010 yılları ile küresel olarak yükselişe geçen folk / indie müzik trendinin türkiye'deki en güzel yansıması.
beğeni sırama göre ise şarkıları;
ayrıklar, kani, korsan, kapatmalar, kedi ve karpuz, rüya bozumu.

cihan mutezaoğlu'nun albümü * çok ucundan hevesimi karşılasa da ezgi'nin sözleri ve sesi olmadan eksik şarkılar.

the different company rose poivree

2000 yılında thierry de baschmakoff önderliğinde kurulan the different company parfüm evinin de bachmakov ile en çok bilinen üyelerinden rose poivree.

tasarımı parfüm dünyasında en sevdiğim burunlardan olan jean claude ellena'ya ait. ellena'nın her parfümü gibi hafif, yorucu olmayan ama güçlü bir koku.

ilk etapta ferah bir gül kokusuna daha sonra baharatlar ekleniyor. bu fazda içinde nota olarak geçmese de güçlü bir kavun kokusu alıyorum. daha sonra baharatlar biraz daha geri plana çekilerek parlak bir gül kokusuna dönüşüyor.

genel olarak çok değişim geçirmeyen bir parfüm, içinde olduğu söylenen civet feromonları kokuya hafif kirli havasını vermeye başlıyor ve parlak ferah temiz gül kokusunun yanında duyulan bu kirli koku bence parfümü daha seksi bir hale getiriyor. kısıtlamalardan dolayı gerçek civet kullanmaları pek olası değil ama bu kirli tonu vermeyi çok iyi başardıklarını söyleyebilirim.

kör alışa uygun olmayan, erkeklerin parlak gül notası ile fazla kadınsı, kadınların ise fazla baharatlı ve kirli bulabilebilecekleri parfüm unisex olarak sınıflandırılmış. herkesin teninde aynı kokmayan kokulardan olmalı çünkü yapılan yorumlarda insanlar ter gibi koktuğundan bahsetmiş ki ben tam aksine çok ferah, parlak, romantik ve tenimde gelişimini gayet hoş buldum.

kalıcılık maalesef çok yüksek değil, 6 saat kadar tende duruyor. ilk bir saatinde yayılımı fena değilken sonra tamamen tene yakınlaşıyor. performans parfümü değil ama koleksiyonumda olmasından çok mutlu olduğum bir parfüm.

costume national cyber garden

en sevdiğim designer parfüm markalarından biri olan costume national güzelliği. yeşil renk nasıl kokarın cevabı.

açılışı bergamot ve limon ağırlığında yapıyor ve gerilerde yeni kesilmiş çim kokusu veya ıslak bir günde gelen yaprak kokusunu duyabiliyorsunuz. bu bahsettiğim bitkisel * koku tüm parfüm projeksiyonu boyunca kalıyor arkada.

açıklanan notalar içerisinde vinyl notası bulunuyor olsa da tam olarak hissedebildiğimi söyleyemem. sıktıktan 10 dk sonra kendini göstermeye başlayan ve koku tenden ayrılana kadar orda duran metalik koku sanırım bu vinyl notasından ileri gelmekte.

konseptine göre farkedilirliği ve kalıcılığı gayet iyi olan performanslı bir koku. tabii ki amber, öd ağacı veya odunsu notaların temelini oluşturduğu parfümlerin kalıcılığını beklerseniz üzülürsünüz.

aynı anda eski tarz kokular gibi bitkisel kokusu retro hissiyatı verirken, metalik, mineral hissiyatı ile ise çok modern bir koku cyber garden. yarım saat içinde hissedilir hale gelen çiçek notaları kokuyu daha yumuşatarak, sıradanlaşmaya başlamasına neden oluyor. maalesef 2 saat içerisinde ise tamamen standart günümüz kokularına benzer hale geliyor. paçuli ile ferah yapısını biraz kaybederek ağırlaşıyor benim tenimde. zannediyorum çok fazla iltifat alan, genel beğeniye hitap eden tarafını bu sayede elde ediyor. eğer hayalimdeki gibi sadece bitkisel ve metalik koku çevresinde olsaydı tüm koku, daha konsept, daha az kişiye hitap eden bir koku olacaktı. designer tarzı dediğimiz kokulardan bu cesareti beklemek yersiz. muhteşem olurdu bence orası ayrı.

bu haliyle de herkesin beğeneceği, yazın rahat rahat kullanılabilecek, ferah modern bir koku. bana bir parfüm söyle herkes beğensin adamlarına gözüm kapalı önerebileceğim bir parfüm.

marka parfümün sınıflandırmasını erkek parfümü olarak yapmış. orta kısımlarda eklenen çiçek kokuları, köşeleri yumuşatıp, tatlı olmayan bir feminen karakter katıyor kokuya. erkek kullanımı için elbet ki daha uygun.

serge lutens chergui

gözlerimi kapattığımda ve chergui'yi kokladığımda kendimi ahşap mobilyalı, bronz kahve ve nefti yeşil renklerle döşenmiş retro bir odada otururken hayal ediyorum. tabii ki sıcak bir mevsim de yok dışarda. lüks bir kokusu var demek istiyorum ama bunu nasıl kelimeye dökeceğimi bilmiyorum. kadından ziyade erkeğin üzerine yakıştaracağım bir koku.

projeksiyon olarak çok fazla değişim geçirmiyor benim tenimde. tamamen aynı kokmuyor ama hiç bir notayı tek olarak algılayamıyorum. sorsanız bu kokladığın içinde amber var mı, misk var mı şu var mı bu var mı diye hepsine evet var derim ama net olarak duyulmuyor. çok güzel bir karışım halinde. ilk başta köşeli ve dik olan tatlılık daha yuvarlak acı olmayan bir pudraya evriliyor ama arkadan gelen keskin ve güzel koku (amber, misk ile tütün karışımı sanırım) hep orda duruyor.

uzun zaman boyunca yeniden alacağımı zannetmiyorum ama aldığım için pişman olmadım. sıcak, koyu ve sofistike bir koku.

tauerville amber flash

kimyager ve bence parfüm dünyasının en iyi burunlarından biri olan andy tauer tarafından kendi markasının * dışında 2014 yılında kurduğu tauerville markası altında pazarlanan 2015 yılı çıkışlı parfümü amber flash.

tauer markası altında daha ağır daha kompleks kokular üreten andy tauer, tauerville markası altında şimdilik tek seri içinde * ve daha eğlenceli diye nitelendirdiği genel olarak tek nota etrafında dönen parfümler piyasa sürmekte.

eğlenceli olarak tanımlamasını şu noktada haklı buluyorum. flash serisi içindeki parfümleri başka parfümlerle katman *uygulayarak inanılmaz sonuçlar alabilirsiniz. tek nota etrafında döndüğü için aynı temayı kullanan başka parfümler ile beraber kullanmak, denemek gerçekten heveslendirici.

amber flash açıklanan notaları ise; amber *, laden, benzoin, vanilya, sandal ağacı, paçuli and kaşmir.

ilk sıktığınız andan itibaren yumuşak, pudramsı ve koyu bir amber kokusu parfümün son saniyesine kadar bulunmakta. kalite olarak kullandığı malzemelerden asla ödün vermediğini bu nedenle parfümlerini üretmenin ucuz yolu olmadığını söyleyen andy tauer'e hak verebilirsiniz, çünkü amber temalı parfümler içinde en organik amber kokularından biri olduğunu söyleyebilirim.

temiz, ferah kokuları seviyorsanız mutlaka uzak durmanız gereken bir parfüm amber flash, zira yarım saat içinde kendini gösteren paçuli ile koku tamamen tozlu hatta kirli bir hal almaya başlıyor. tatlılık oranı gayet yerinde olan, vanilyanın pek hissedilmediği konsept bir parfüm amber flash.

denemeden alınmak için fazla pahalı bir parfüm. çok daha ucuza herkesin övdüğü bayıldığı parfümler bulmanız işten bile değil ama parfüm dünyasına merakli birisi iseniz şans vermenizi öneririm. her ne kadar içinde sentetik kokular barındırsa da tozlu hali ve organik notaları ile labaratuar üretimi kokuların oldukça uzağında.
  • /
  • 3

mesafe algısı

insan gözünün * mesafe algısı uzaklıkla ters orantılı olarak değiştiği için, çok çok uzak objelerin hangisinin önde hangisinin arkada olduğu farkındalığı ortadan kalkıyor, bu sebeple gök cisimleri gibi bizden insan ölçülerine göre çok çok uzakta olan objelerde durum sanki tüm gök cisimleri bizden aynı uzaklıkta gibi görünmektedir, merkezinde dünyadaki gözlemcinin, gözlemlenen objeleri 3 boyutlu olarak aynı mesafelerde bulunduğu yapı geometride bilindiği üzere küreye karşılık gelmektedir*, gerçek konumlarına geçiş yapmak için astronomi/astrofizik çalışmalarında gök mekaniği/küresel astronomi hesaplamaları geliştirilmiştir..

Toplam entry sayısı: 41

vega

ilk albümlerini 1999 yılında çıkarmış olan, iki mühendis ve bir mimar tarafından kurulan, bu formasyon ile iki albüm çıkarıp sonra yoluna karı koca devam eden, türkiye'nin en iyi müzik oluşumlarından biridir. çıktıkları seneden bu seneye 18 sene geçmiş olmasına rağmen henüz 4. albümlerini piyasaya sürmüşlerdir. şaka gibi değil mi? neyse bu konuya daha sonra döneceğim.

o zaman başlayalım 1999'dan. 90'lı yılların kapanış senesi, gerisinde bırakılan müzik açısından efsane 10 senenin şanına yakışan, muhteşem bir özeti ve geldiği son noktaydı adeta. o yıl bugün klasik sayılan bir çok albüm çıktı. tamam sustum albümü de bunlardan biri hatta bence en iyilerinden biriydi.
çıkış şarkıları tamam sustum. herkes için gerçek bir soğuk duş etkisi. mırıl mırıl bir vokal, cayır cayır gitarlar, dönemine göre üst düzey bir altyapı ve konsept şarkı sözü. şimdi bu şarkıyı ilk çıktığı günden itibaren seven ve hala dinleyen ben diyorum ki, kitlelere hitap açısından olabilecek en kötü çıkış şarkısı. belki, mayakovski'nin şiirinin yeniden yorumu olan sözleri, türkiye'nin görmüş olduğu en özgün vokal tekniklerinden biri bir grup müzikseverin takip listesine girişlerini sağlamış olabilir vega grubunu, ama genel olarak insanlara bebek gibi konuşan, kedi gibi mırlayan bir vokal, temelini bilmediğinizde garip hatta uçuk gelen şarkı sözleri, güzelim müziğin önüne geçerek büyük bir antipati topladı. o zamanlar sosyal medya olmadığından, tepkileri sadece lise sıralarından bildiriyorum ki o dönem bu yönleriyle epey dalga geçildi şarkının. insanın “sen kim köpek mayakovski'nin şiiri ile dalga geçiyorsun, bu konsept vokali komik komik taklit ediyorsun” diyesi geliyordu aslında lise arkadaşlarına... neyse biz dinledik albümü hatmettik. dalga geçenlerin hepsi gerçi alışamadım yokluğuna'nın patlamasıyla dumur oldular ve açıkça dinlediklerini söylemekten çekindiler. eğer çıkış şarkısı alışamadım yokluğuna olsaydı şu anda türkiyenin en büyük rock yıldızı olan bir grup olabilirdi sanki vega. bu durumdan hoşnutsuz muyum? daha çok para kazansınlar, bilinsinler isterdim elbet ama bu haliyle çok daha özel oldukları kesin. iki süper klip çekildi bu albüme ve dönemi kapatıldı.

yıl 2002, deniz, tuğrul yanlarında mert koral ile ikinci albümleri tatlı sert'i yayınladılar. albümün çıkış şarkısı olarak bi haber'i seçtiler ve bu sefer de olabilecek en kötü klibi çektiler. gerçekten çok kötü. eğer bulursam eklerim bu yazıya videoyu, ama eklemezsem de siz izlemeyin, kötü çünkü. sonra yine kocaman bir hit haline gelen bu sabahların bir anlamı olmalı'yı gayet eli yüzü düzgün bir kliple yayınladılar.
tatlı sert ilk albüme göre daha az melankolik, daha iyi bir prodüksiyon. hangi albümün şarkıları daha güzeldir? bu tamamen sizin anılarınıza ve zevkinize bağlı olsa da tatlı sert albümünde grubun daha iyi müzisyenler haline geldiğini söylemek zor değil. çok daha iyi enstrüman partisyonları, düzenlemeler ve yine muhteşem bir vokal. albüm iki kliple dönemi kapatsa da, iz bırakanlar unutulmaz daha sonra manga tarafından büyük hit haline geldi zaten. ama bu albümde daha da fazlası vardı. desem de inanma, zat-ı ali, ısınamazsın ağlarken çok büyük potansiyeli olan şarkılardı. kitleler? hala açıktan söylemeseler de takdir etmeye başladılar bu albümü.

2003'te albümün genişletilmiş versiyonu çıkarıldı. miyav sesi ile başlayan kedi mix favorimdir bu albümden.
3. albüme geçmeden önce yine 2003 te yayınlanan teoman şarkısından bahsetmek istiyorum. kupa kızı ve sinek valesi. bu şarkının imzasında teoman ve deniz özbey gözükse de bu şarkının gerçek bir vega şarkısı olduğu aşikar. net bir şekilde de bence teoman diskografisinin en iyi şarkısı. bu şarkının deniz'in sesinden bir demo versiyonu vardır ki her yeni albümde koyarlar mı acaba stüdyo versiyonunu diye bekler dururum. çok ama çok güzeldir. bilgisayarımda bir yerlerde olması lazım mp3 olarak. bulursam yayınlarım belki.

2005 yılında ise tüm gönülleri fetheden, herkesin sanırım en favori vega albümü olan hafif müzik geldi. artık yola karı koca devam eden vega grubu, türkiye'de kalite adına yakalaması çok zor olan bir albüm ile çıkageldiler. her şarkı ayrı ayrı çalışılmış, arka vokaller, enstüman düzenlemeleri ve tabii ki sözler bakımından çok çok iyi bir iştir. favori seçmenin en zor olduğu albüm, her şarkısının hit potansiyeli olan, insanları vega'nın dinleyiciyi bir yerinden yakalayıp bambaşka yere götürme duygusunu en net yaşattığı albümleri. türkçe rock müziğin geride kalan şaşalı günlerine rağmen adının aksine epey sert bir albüm. gitarlar tam anlamıyla cayır cayır. muhteşem. 12 yıl sonrasında hala iyi, hala güzel. albüm'ün çıkış parçası ilk defa tam anlamıyla doğru bir seçim olarak serzenişte oldu. sonra ise elimde değil kliplendi. bu albümün de promosyon dönemi kapanmış oldu böylece.

peki 2017'ye kadar vega ne yaptı? nerdeyse hiç birşey. bizi tv'de reklam kovalatan toyota reklamı, 2011 yılılnda seslendirdikleri bir avuç deniz filminin bir şarkısı ve 2013 yılında kargo grubu ile düet yaptıkları beni bırakma ve yine aynı sene nilüfer'in düet albümün en iyisi olan ta uzak yollardan. evet 12 sene boyunca bir reklam ve 3 şarkı. biraz sitemkarım aslında. ömür kısa ve kendileri bahsettikleri üzere ellerinde onlarca şarkı varken bizi bunlardan mahrum etmelerine çok üzülüyorum. siz söylemiyorsanız diğer gruplara verseniz onlar da iyi müzik söylemiş biz de iyi müzik dinlemiş oluruz en azından.
yeni şarkıyı sıfırdan prodükte etmek zor ve uzun zaman alıyorsa o zaman ne bilim muhteşem şarkılarınızın mix versiyonlarını veya bir akustik albüm gibi konsept fikirlerle bu kadar sene bizden uzak kalmasaydınız keşke.

ve 2017 eylül. sonbaharın henüz geldiği memleketimde yeni bir vega albümü. 12 yıl aradan sonra yepyeni, sadece vega'nın olan 10 yeni şarkı.
genelde artık şablon haline gelmiş olan hareketli bir şarkı ile çıkış yapıp, ki bence büyük ihtimalle arzuhal olur bu sonrasında ölümcül darbeyi vuran damar şarkıyı mı kliplendirirler bilmiyorum. ama delinin yıldızı şarkısı kafamı karıştırıyor, hem albüm ismi hem de ilk şarkısı olarak çıkış şarkısı olarak seçilebilir. her türlü farketmez artık vega'nın kendine ait bir kitlesi var zaten, tanınma, kitlelere ulaşmak çok da umurlarında değil zaten. deniz bu sayıda hayran ile bile zor başediyor. hatta daha fazlasını istemediğini bile düşünüyorum.
albüme gelecek olursak;
albüm aslında önceki 3 albüme de benziyor. hatta bence en fazla tatlı sert'e benziyor. prodüksiyon kalitesi ise hafif müzik ile daha çok benziyor. hafif müzik kadar sert bir albüm değil, tatlı sert kadar mutlu bir albüm değil, tamam sustum kadar da melankolik bir albüm değil. ama bunların üçünden de parçalar var.

delinin yıldızı; albümü açmak için bundan daha iyi seçim olamazdı. hem yeni hem de tam bir vega şarkısı. sözleri çok güzel ve deniz'in sesine şarap kelimesi ne denli yakışıyor. hem hızlı tempo hem de damar olabilen, üzebilen çok iyi bir şarkı. keşke biraz daha şımarık söyleseydi deniz bu şarkıyı. hala bir albümün en iyi açılış şarkısı benim için k9'dur.

isim şehir; deniz'in vokalini en beğendiğim şarkılardan biri oldu. tatlı sert albümünün tadın kaldı'yı hatırlattı bana biraz.onun kadar akustik olarak düzenlenseydi de çok yakışırdı sanki. bu albümün öldürücü ikinci hiti olarak çıkan slow olabilir.

arzuhal; albümün serzenişte'si. çıkış parçası olarak çok güzel olabilir. deniz'in çok samimi ve kişisel bulduğum sözleri. bize kalbini açtığını hissettiğim şarkısı.

sevgilim: yine hafif müzik zamanından bir şarkı gibi. yok'a benzetiyorum ben biraz. onun kadar sert değil. yok, bir önceki albümün en favori şarkılarımdan biri olduğu için bunu da mutlulukla kucaklıyorum.

dertler iri kıyım; ilk albümden oyun'u, ikinci albümden zat-ı ali'yi ve üçüncü albümden yalnızca ben yüzlerce sen'i hatırlattı bana. melankolik sözler, gayet vega tınısı ile düenlenmiş bir şarkı. arka vokallerdeki mırıldanmalara bayıldığımı söylemeliyim. hınzır ve seksi sözler.

komşu ışıklar; tatlı sert albümünden çıkmış gelmiş gibi. keyifle dinlenecek bir şarkı.

dünyacım; albümün çıkış şarkısı olartak seçilse çok güzel olabilecek diğer şarkı. bana yine tatlı sert'ten fırlamış gelmiş gibi hisettiren bir şarkı. poh poh perisi ile benzettim. onun gibi keyifli ve mutlu bir melodisi var. arkada acaba ceylin'in vokali mi var emin olamadım, çok yakışmış mmmlamalar.

sonunu söyleme bana; bu albüme ait bir şarkı. tamamen yeni. gayet güzel.

man-yak-lar; herkes gibi bana da sokaklar tekin değil'i hatırlattı pek tabii. onun kadar sever miyim bilmiyorum. ses olarak albümün en keyifli şarkılarından biri.

ve tekrar; albümün kapanışı için muhteşem bir şarkı. bunun da yeni ve bu albüme ait bir şarkı olduğunu düşünüyorum. düzenlemesi ve vokali alışılagelmiş vega şarkılarından farklı. vega'nın bu sabahların bir anlamı olmalı ile birlikte en bu topraklara yakışan şarkısı olabilir. son nakarata girmeden konuşma kısmına ayrıca bayıldığımı söylemeliyim.

epey uzun bir yazı oldu. hala söyleyecek, yazacak çok şeyimin olması da başka mevzu. işte öyle bir grup.

delinin yıldızı

ve 2017 eylül. sonbaharın henüz geldiği memleketimde yeni bir vega albümü. 12 yıl aradan sonra yepyeni, sadece vega'nın olan 10 yeni şarkı.
genelde artık şablon haline gelmiş olan hareketli bir şarkı ile çıkış yapıp, ki bence büyük ihtimalle arzuhal olur bu sonrasında ölümcül darbeyi vuran damar şarkıyı mı kliplendirirler bilmiyorum. ama delinin yıldızı şarkısı kafamı karıştırıyor, hem albüm ismi hem de ilk şarkısı olarak çıkış şarkısı olarak seçilebilir. her türlü farketmez artık vega'nın kendine ait bir kitlesi var zaten, tanınma, kitlelere ulaşmak çok da umurlarında değil zaten. deniz bu sayıda hayran ile bile zor başediyor. hatta daha fazlasını istemediğini bile düşünüyorum.
albüme gelecek olursak;
albüm aslında önceki 3 albüme de benziyor. hatta bence en fazla tatlı sert'e benziyor. prodüksiyon kalitesi ise hafif müzik ile daha çok benziyor. hafif müzik kadar sert bir albüm değil, tatlı sert kadar mutlu bir albüm değil, tamam sustum kadar da melankolik bir albüm değil. ama bunların üçünden de parçalar var.

delinin yıldızı; albümü açmak için bundan daha iyi seçim olamazdı. hem yeni hem de tam bir vega şarkısı. sözleri çok güzel ve deniz'in sesine şarap kelimesi ne denli yakışıyor. hem hızlı tempo hem de damar olabilen, üzebilen çok iyi bir şarkı. keşke biraz daha şımarık söyleseydi deniz bu şarkıyı. hala bir albümün en iyi açılış şarkısı benim için k9'dur.

isim şehir; deniz'in vokalini en beğendiğim şarkılardan biri oldu. tatlı sert albümünün tadın kaldı'yı hatırlattı bana biraz.onun kadar akustik olarak düzenlenseydi de çok yakışırdı sanki. bu albümün öldürücü ikinci hiti olarak çıkan slow olabilir.

arzuhal; albümün serzenişte'si. çıkış parçası olarak çok güzel olabilir. deniz'in çok samimi ve kişisel bulduğum sözleri. bize kalbini açtığını hissettiğim şarkısı.

sevgilim: yine hafif müzik zamanından bir şarkı gibi. yok'a benzetiyorum ben biraz. onun kadar sert değil. yok, bir önceki albümün en favori şarkılarımdan biri olduğu için bunu da mutlulukla kucaklıyorum.

dertler iri kıyım; ilk albümden oyun'u, ikinci albümden zat-ı ali'yi ve üçüncü albümden yalnızca ben yüzlerce sen'i hatırlattı bana. melankolik sözler, gayet vega tınısı ile düenlenmiş bir şarkı. arka vokallerdeki mırıldanmalara bayıldığımı söylemeliyim. hınzır ve seksi sözler.

komşu ışıklar; tatlı sert albümünden çıkmış gelmiş gibi. keyifle dinlenecek bir şarkı.

dünyacım; albümün çıkış şarkısı olartak seçilse çok güzel olabilecek diğer şarkı. bana yine tatlı sert'ten fırlamış gelmiş gibi hisettiren bir şarkı. poh poh perisi ile benzettim. onun gibi keyifli ve mutlu bir melodisi var. arkada acaba ceylin'in vokali mi var emin olamadım, çok yakışmış mmmlamalar.

sonunu söyleme bana; bu albüme ait bir şarkı. tamamen yeni. gayet güzel.

man-yak-lar; herkes gibi bana da sokaklar tekin değil'i hatırlattı pek tabii. onun kadar sever miyim bilmiyorum. ses olarak albümün en keyifli şarkılarından biri.

ve tekrar; albümün kapanışı için muhteşem bir şarkı. bunun da yeni ve bu albüme ait bir şarkı olduğunu düşünüyorum. düzenlemesi ve vokali alışılagelmiş vega şarkılarından farklı. vega'nın bu sabahların bir anlamı olmalı ile birlikte en bu topraklara yakışan şarkısı olabilir. son nakarata girmeden konuşma kısmına ayrıca bayıldığımı söylemeliyim.


https://ayisozluk.com/vega.html?entry_id...

netflix

sense8'in yeni sezonunu iptal etmesi ile üyeliğimi durdurduğum ve bunu e-posta ile kendilerine iletmem sonrasında final bölümü yayınlayacaklarını tarafıma duyuyarak inceliklerine hayran kaldığım platform. üyeliğimi yeniden aktifleştirdim.

eşcinsellik propagandası ile de alakalı söylemek istediğim bir kaç şey var aslında. sadece kendi etrafımı gözleyerek söyleyebilirim ki eşcinseller bu platforma para ödeyen önemli bir kitle. ne kadar bu şekilde genellemek çok saçma olsa da etrafımdaki heteroseksüel arkadaşlarımla bu platform hakkında konuşurken aldığım cevaplar "ne gerek var abi ya, heryerde bulunuyor o diziler zaten." veya "hacım bana da şifreni versene!" şeklinde. aynı durum spotify veya apple music tarzı platformlar için de geçerli. firmalar, şirketler eşcinsellerin ortalamaya vurulduğunda daha iyi kazandıklarını ya da en azından daha kolay para harcayarak maalesef tüketim toplumunu daha iyi temsil ettiklerini hep biliyordu ama buna oynayacak cesareti son yıllarda kazandılar.

zannediyorum düzcinsel ve eşcinsel insanların para harcama içgüdüleri, mantıkları birbirinden farklı olmasından kaynaklanıyor. bu daha detaylı incelenebilir belki çocuk sahibi olmayacaklarından kaynaklı veya kıyasla büyük ev büyük araba sevdaları olmamasından dolayı böyle ufak tefek şeylerin hesabını yapmıyorlar eşcinseller. ee genel olarak işlerinde de başarılılar ve iyi kazanıyorlar. parayı kıyafetti, parfümdü, teknolojiydi har vurup harman savuruyorlar işte *.

netflix'in lgbti içerikli yayınları yayınlara yer vermesi hakkında yazmak için başladığım yazı eşcinsellerin tüketim toplumunun en azılı üyeleri olmasına vardığım sonuçla kapattım. niye böyle oldu ki şimdi?

neyse aslında söylemek istediğim ise etrafımda duyduğum eşcinsellik propogandası yapıldığına inanan insanlar. şu eşcinsellik propogandası denen şey ne saçma salak bişey. bunun olduğunu söyleyen insanlar bi içlerine sorsunlar bakalım, yetkili bir abi gelse de "eşcinsellik en güzel şey olm" diye övse sen erkeklerle beraber olmaya mı başlayacaksın? lan tuttuğunuz takımınızı bile din gibi belleyip zinhar değiştirmiyorsunuz, biri eşcinselliği övdü diye bir insan evladı gay olduysa zaten baskıdan, toplum görüşünden açıklayamıyordur da sonunda kişiliğini kabul etmiştir. ee bu da olumlu. bırakın herkes nasıl hissediyorsa öyle yaşasın.

empati noktasında sana uzaylıyla empati yap demiyoruz. çok basit, sen karşı cinsten hoşlanmayı seçmedin, içgüdüsel olarak bunu hissediyorsun. toplumun seni kendi cinsinle beraber olmaya zorladığını, bir kaç saniye, hayal et bakalım. gördüğün üzere hiç bilmediğin, yabancı terimler kullanmadım. hepsi bildiğin şeyler, erkek, kadın, penis toplum...vs. denklem aynı, sadece değerlerin yerini değiştirmen gerekiyor. nasıl? olmadı di mi? evet olmuyor işte. ama biz buna rağmen katlanıyoruz.

rupaul's drag race

9. sezonu ile bu kadar sene sonra bile hala yeni, farklı ve muhteşem olabileceğini kanıtlamış program. bayılıyoruz.

ama asıl bahsetmek istediğim şey all star serisinin ikinci sezonu. izlediğim sezonlar arasında en iyilerinden biriydi. her bölüm ayrı güzeldi ve her bölümde ağzımız biraz daha açık kaldı yetenekleriyle.

 spoiler!
tüm sezon performansına bakılırsa alaska'nın haketmediğini söylemek güç ama benim de herkes gibi gönlümden geçen katya'nın birinci olmasıydı. bebişim tam bir çılgın çünkü. rolaskatox haksız dayanışmasına rağmen sona kalan 3'lü sezon boyunca en beğendiğim 3 kişiydi. kim kazansa garipsemezdim. ama sanki detox podyumu tam anlamıyla yıkmışken *o da kazansa süper olurdu.



çok keyifli bir sezondu.
yalnız iyi çözünürlükte bölümleri bulmak epey zor. logo tv web sayfasından maalesef sadece ilk bölüm * izlenebiliyor ve diğer bölümler için xfinity aboneliği istiyor. ingilizce altyazı ile izlemek için epey araştırdım ama maalesef bırakın altyazıyı, çamur olmayan görüntü bulmak bile zor oldu. umarım netflix bünyesine daha hızlı bir şekilde bu yarışmanın bölümlerini ekler. izlemesi heyecanlı ve eğlenceli.

sense8

ilk sezon itibari ile;

iyi dizileri izlerken hep aklımda oluşan tekrar izlemeliyim sesini ilk defa bu kadar hızlı dinledim ve diziyi bitirir bitirmez tekrar baştan başladığım muhteşem dizi. sahneler hakkında yazacaklarımı spoiler satırları altına yazacağım ama yazarken, dizinin seyir zevkini kaçırmayacağını düşündüğüm, ufak spoilerlar ile yazabilirim.

hayatımda ikinci kez bir dizi ile bu kadar güçlü bir bağ kurdum. diğeri olan friends'te de kendimi 7. arkadaş gibi hissederken bu dizide de kesinlikle 9. olduğumu hissettim. yine aynı friends'te olduğu gibi favori karakterimin olmadığını farkettim, hepsini hemen hemen aynı oranda sevdim ve izlemekten keyif aldım.

genel olarak yazılan lgbti propagandası yapıldığı iddialarının açık bir zihinle izlendiğinde saçma olduğunu görmek zor değil. ana 8 karakterin sadece 2 tanesi eşcinsel ve o iki kişinin hayatına da diğer 6 kişinin hayatına dahil olduğumuz kadar dahil oluyoruz, ne eksik, ne fazla. wolfgang'in kadınlarla seks yapmasını veya riley ile will'in romantizmini ne kadar izliyorsak nomi ve lito'nun da hayatında o kadarını gözlüyoruz. nasıl ki kala'nın ganesha ile bağının anlatıldığı festivali izliyorsak, nomi ile de gay pride'da bulunuyoruz. denge o kadar hassas ve güzel kurulmuş ki, bunun eşcinsellik propagandası olduğunu söyleyenler üzerine bir de kendilerinin homofobik olmadığını iddia edenler gerçekten komik görünüyor. "benim de eşcinsel arkadaşlarım var, ama..." veya "bence herkes istediğini sevebilir, ama..." diye devam eden cümleleriniz kadar saçma ve komik.

şu noktada anlaşalım, eğer ki çıplaklık ve seks sahnesi görmek seni irite ediyorsa bu ve bunun gibi bir çok yapımı ***** izlemeyeceksin *. ama bunu ne gerek vardı diye eleştirmek çok akıllı bir eleştiri değil bana göre. kaldı ki bir çok yapımda populist yaklaşımla * eklenmiş seks sahneleri yerine bu dizide hikaye açısından grup seks sahnelerinin gerekli olduğunu düşünüyorum. yapılan bu ve bunun gibi yorumlar için elbet tartışacak çok şey var ama dizinin içerdiği mesajlar nedeniyle tek giride, tek başlıkta yapmak epey sıkıcı bir hal alabilir.

izlemeyenler için;
diziye hiç başlamamış olanlar için tavsiyem şans vermeleri. dizilerin gelecekte görsel sanatların en büyük sektörü haline geleceğine inanıyorum.nasıl ki sinema tiyatronun omuzlarından gerçekçiliğin yükünü aldıysa dizi sektörü de sinemanın omuzundan mesaj kaygısını almış durumda. bence uzun uzun anlatacak hikayesi olan yönetmenler, yazarlar dizi film sektörüne yönelmiş durumda. çünkü yapımcıların bir buçuk saatte anlatması için sıkıştırdıkları hikayeleri, sezonlarca, saatlerce ve yıllara yayarak anlatabilme lüksüne kavuştular. ve ürünleri eskisi gibi düşük-orta çözünürlüklü, küçük ekranlarda ziyan olmadığını bilerek yapıyorlar. bu tarz materyallere ilgisi olan insanların ortalama bir bütçeyle kurdukları setlerin izleme keyfini kaçırmadığını biliyorlar. sinema sektörü ise daha eğlenceli ve hafif mesaj kaygıları olan hikayeleri kovalamaya başladı son 10 yıl içinde bana göre. teknolojinin verdiği imkan ile de bunu çok daha eğlenceli hale getirmeye başladılar. bu nedenle bu kadar fazla çizgi roman uyarlaması izleyip, 3 boyut çılgınlığında yaşıyoruz. mutlaka ki bu söylediklerim popüler sinema için geçerli ve yine de istisna sayısı bir hayli yüksek. eski, hikayesi güçlü filmlerin, bir bir dizi film uyarlamalarının çıkmaya başlaması da söylediklerimi kanıtlar nitelikte.
işte bu dizi yukarda söylediklerimi destekleyen muhteşem bir örnek. yapımdan yayına kadar olan her aşaması ince ince işlenmiş, ödün verilmemiş ve muazzam emek harcanmış bir yapım. wachowskilerin hikaye konusunda çok yetenekli ve özgün oldukları aşikar ama iş senaryoya gelince ürettikleri her materyal * * klişelerden kaçamıyor. belki bilinçli bir tercih, belki değil... bu benim seyir zevkimi zerre etkilemediği için bunu bir zayıflık olarak görmüyorum. hatta bu dizide yer yer b-filmlerin havasını yakalayacak kadar klişe sahneler bulunmakta ve * dizinin eğlence dozunu oldukça yükseltmekte. yargılarınızdan arındığınızda aksiyon, bilimkurgu, romantizm, dram ve komedi açısından oldukça doyurucu bir yapım izleyebilirsiniz.

 spoiler!

izleyenler için;
wachowskiler dizinin tamamının düşünülmüş olduğunu söyledikleri üzere, aslında bölüm bölüm yayınlanan tek bir hikayeyi izliyoruz. kahramanlarımız her bölümde yeni maceralara yelken açmıyorlar, yazılmış olan hayatlarını yaşıyorlar ve ilk bölümden itibaren git gide birbirleri ile olan etkileşimlerini arttırıyorlar. her ne kadar katılmasam da ilk bölümlerin durağan olduğuna dair eleştirilerinin niçin yapıldığını anlıyorum. ilerleyen bölümlerde tempo oldukça artsa da her bölüm kendi içinde zirve noktaları bulunduruyor.
ilk bölümle beraber kahramanların mutlu mesut giden hayatlarında çatlamalar başlıyor ve adım adım boka batmalarını izliyoruz.
bireysel hikayeleri ilerlerken ufak, etkisiz etkileşimler başlıyor ve anjelika'nın ölümünden sonra ancak 4. bölümde hepsi aynı anda etkileşime girebiliyor what's going on şarkısıyla.
şarkı demişken, dizi müziği muhteşem kullanıyor. bir çok zirve anlar * müziğin başrol oynadığı sahneler oluyor.
nomi : izlemesi inanılmaz keyifli bir karakter. oyuncu o kadar güzel oynuyor ki anılarını anlattığı sahnelerde, hiç bitmesin ve hep anlatsın istiyorsunuz. yaşadıklarını küme dışından birine ilk söyleyen kişi. anita gibi bir sevgiliye sahip olduğu için ilişki konusunda en şanslı kahraman bence. kümenin barışçıl, aktivist, bilgisayar korsanı *. çok defa küme elemanlarının kıçını kurtardığı oldu ve nerd izleyici için izlemesi en keyifli karakterlerden biri.

kala : her ne kadar yorumlarda bir işe yaramadığı söylense de grubun mistik yönünü temsil ediyor bence. hikayesi, yaşadığı yer * dolayısıyla oldukça ilgi çekici. geleneklerini, tabularını ve toplum yapılarını izlemek oldukça eğlenceli. tıbbi ve kimyasal yardımlar da kala hanım kızımız tarafından veriliyor. kafe'de yağmur altındaki wolfgang ile olan diyaloglarının olduğu sahne bence dizinin en romantik anlarından biriydi.

wolfgang : dizinin alman ayağı ve bilek gücü ve hikayesinin arka planı oldukça ilginç. muhtemelen içindeki ilkel ve duygusuz tarafı babasıyla ilişkili taciz olayına bağlanacak. bu kadar sert durması kala ile olan sahnelerini daha romantik hale getiriyor bence. felix ile tanışma hikayeleri ve arkadaşlığının temelini anlatıldığı saheneler çok güzeldi.

sun : koreli kahramanımız ve dizinin dövüş ustası. en çok kıç kurtaran kahraman, hapiste olmasından dolayı boş vakti çok ve her ihtiyacı olana koşabilecek konsantrasyonu var. dövüş kareografileri oldukça doyurucu ve eğlenceli. afrika'daki super power suç örgütü ile yaptığı ve hapishane bahçesinde ki kavgalar çok güzel çekilmişti.

capheus : dizi de en çok * kıçı kurtarılan karakter ve hikayenin afrika ayağı. çocukluğuyla ilgili hikayeler ve nairobi'ye ait sokak görüntüleri ile izlemesi ilginç olan bir karakter. optimist ve çocuk gibi davranan küme elemanı. ikinci sezonda değişmesi kötü oldu.

lito: dizinin yalan makinesi, drama queen'i ve ideal aşığı. aşk acısını somutlaştırdığı bölüm hem dramatik hem de komikti. 8 ağustos'ta doğmak zorunda olmasaydı kesin balık burcu olurdu. maskulen tavır ve görüntüsünün altında bambi kalpli er kişisi. sun'ın regl duygu ve sancılarını çektiği sahneler de eğlenceliydi. hernando ile çok yakışıyorlar ve aralarındaki kimya olağanüstü.

will & riley : gerçek hayatta karşılaştıkları sahne o kadar güzel çekilmişti ki bu yaşta beni ağlatmayı başardılar. şimdilik gördüğümüz kadarı ile çocukluk zamanlarında da başka duyusallar ile iletişime geçen iki karakter sadece bu ikisi. kümenin tek doğum yapan insanı olarak sanırım, herkesin duygusal olarak en bağlı olduğu kişi riley. kümenin anaç tarafını temsil ediyor bence. arka plandaki hikayesi de bir o kadar acıklı. will'in whispers ile göz göze gelmesi ne kadar içimizi burksa da izlemekten keyif aldığım iki karakter.


aslında aklımdaki hiç bir şeyi yazmamış gibi hissediyorum. belki editlerim daha sonra *

delinin yıldızı

ve 2017 eylül. sonbaharın henüz geldiği memleketimde yeni bir vega albümü. 12 yıl aradan sonra yepyeni, sadece vega'nın olan 10 yeni şarkı.
genelde artık şablon haline gelmiş olan hareketli bir şarkı ile çıkış yapıp, ki bence büyük ihtimalle arzuhal olur bu sonrasında ölümcül darbeyi vuran damar şarkıyı mı kliplendirirler bilmiyorum. ama delinin yıldızı şarkısı kafamı karıştırıyor, hem albüm ismi hem de ilk şarkısı olarak çıkış şarkısı olarak seçilebilir. her türlü farketmez artık vega'nın kendine ait bir kitlesi var zaten, tanınma, kitlelere ulaşmak çok da umurlarında değil zaten. deniz bu sayıda hayran ile bile zor başediyor. hatta daha fazlasını istemediğini bile düşünüyorum.
albüme gelecek olursak;
albüm aslında önceki 3 albüme de benziyor. hatta bence en fazla tatlı sert'e benziyor. prodüksiyon kalitesi ise hafif müzik ile daha çok benziyor. hafif müzik kadar sert bir albüm değil, tatlı sert kadar mutlu bir albüm değil, tamam sustum kadar da melankolik bir albüm değil. ama bunların üçünden de parçalar var.

delinin yıldızı; albümü açmak için bundan daha iyi seçim olamazdı. hem yeni hem de tam bir vega şarkısı. sözleri çok güzel ve deniz'in sesine şarap kelimesi ne denli yakışıyor. hem hızlı tempo hem de damar olabilen, üzebilen çok iyi bir şarkı. keşke biraz daha şımarık söyleseydi deniz bu şarkıyı. hala bir albümün en iyi açılış şarkısı benim için k9'dur.

isim şehir; deniz'in vokalini en beğendiğim şarkılardan biri oldu. tatlı sert albümünün tadın kaldı'yı hatırlattı bana biraz.onun kadar akustik olarak düzenlenseydi de çok yakışırdı sanki. bu albümün öldürücü ikinci hiti olarak çıkan slow olabilir.

arzuhal; albümün serzenişte'si. çıkış parçası olarak çok güzel olabilir. deniz'in çok samimi ve kişisel bulduğum sözleri. bize kalbini açtığını hissettiğim şarkısı.

sevgilim: yine hafif müzik zamanından bir şarkı gibi. yok'a benzetiyorum ben biraz. onun kadar sert değil. yok, bir önceki albümün en favori şarkılarımdan biri olduğu için bunu da mutlulukla kucaklıyorum.

dertler iri kıyım; ilk albümden oyun'u, ikinci albümden zat-ı ali'yi ve üçüncü albümden yalnızca ben yüzlerce sen'i hatırlattı bana. melankolik sözler, gayet vega tınısı ile düenlenmiş bir şarkı. arka vokallerdeki mırıldanmalara bayıldığımı söylemeliyim. hınzır ve seksi sözler.

komşu ışıklar; tatlı sert albümünden çıkmış gelmiş gibi. keyifle dinlenecek bir şarkı.

dünyacım; albümün çıkış şarkısı olartak seçilse çok güzel olabilecek diğer şarkı. bana yine tatlı sert'ten fırlamış gelmiş gibi hisettiren bir şarkı. poh poh perisi ile benzettim. onun gibi keyifli ve mutlu bir melodisi var. arkada acaba ceylin'in vokali mi var emin olamadım, çok yakışmış mmmlamalar.

sonunu söyleme bana; bu albüme ait bir şarkı. tamamen yeni. gayet güzel.

man-yak-lar; herkes gibi bana da sokaklar tekin değil'i hatırlattı pek tabii. onun kadar sever miyim bilmiyorum. ses olarak albümün en keyifli şarkılarından biri.

ve tekrar; albümün kapanışı için muhteşem bir şarkı. bunun da yeni ve bu albüme ait bir şarkı olduğunu düşünüyorum. düzenlemesi ve vokali alışılagelmiş vega şarkılarından farklı. vega'nın bu sabahların bir anlamı olmalı ile birlikte en bu topraklara yakışan şarkısı olabilir. son nakarata girmeden konuşma kısmına ayrıca bayıldığımı söylemeliyim.


https://ayisozluk.com/vega.html?entry_id...

sense8

ilk sezon itibari ile;

iyi dizileri izlerken hep aklımda oluşan tekrar izlemeliyim sesini ilk defa bu kadar hızlı dinledim ve diziyi bitirir bitirmez tekrar baştan başladığım muhteşem dizi. sahneler hakkında yazacaklarımı spoiler satırları altına yazacağım ama yazarken, dizinin seyir zevkini kaçırmayacağını düşündüğüm, ufak spoilerlar ile yazabilirim.

hayatımda ikinci kez bir dizi ile bu kadar güçlü bir bağ kurdum. diğeri olan friends'te de kendimi 7. arkadaş gibi hissederken bu dizide de kesinlikle 9. olduğumu hissettim. yine aynı friends'te olduğu gibi favori karakterimin olmadığını farkettim, hepsini hemen hemen aynı oranda sevdim ve izlemekten keyif aldım.

genel olarak yazılan lgbti propagandası yapıldığı iddialarının açık bir zihinle izlendiğinde saçma olduğunu görmek zor değil. ana 8 karakterin sadece 2 tanesi eşcinsel ve o iki kişinin hayatına da diğer 6 kişinin hayatına dahil olduğumuz kadar dahil oluyoruz, ne eksik, ne fazla. wolfgang'in kadınlarla seks yapmasını veya riley ile will'in romantizmini ne kadar izliyorsak nomi ve lito'nun da hayatında o kadarını gözlüyoruz. nasıl ki kala'nın ganesha ile bağının anlatıldığı festivali izliyorsak, nomi ile de gay pride'da bulunuyoruz. denge o kadar hassas ve güzel kurulmuş ki, bunun eşcinsellik propagandası olduğunu söyleyenler üzerine bir de kendilerinin homofobik olmadığını iddia edenler gerçekten komik görünüyor. "benim de eşcinsel arkadaşlarım var, ama..." veya "bence herkes istediğini sevebilir, ama..." diye devam eden cümleleriniz kadar saçma ve komik.

şu noktada anlaşalım, eğer ki çıplaklık ve seks sahnesi görmek seni irite ediyorsa bu ve bunun gibi bir çok yapımı ***** izlemeyeceksin *. ama bunu ne gerek vardı diye eleştirmek çok akıllı bir eleştiri değil bana göre. kaldı ki bir çok yapımda populist yaklaşımla * eklenmiş seks sahneleri yerine bu dizide hikaye açısından grup seks sahnelerinin gerekli olduğunu düşünüyorum. yapılan bu ve bunun gibi yorumlar için elbet tartışacak çok şey var ama dizinin içerdiği mesajlar nedeniyle tek giride, tek başlıkta yapmak epey sıkıcı bir hal alabilir.

izlemeyenler için;
diziye hiç başlamamış olanlar için tavsiyem şans vermeleri. dizilerin gelecekte görsel sanatların en büyük sektörü haline geleceğine inanıyorum.nasıl ki sinema tiyatronun omuzlarından gerçekçiliğin yükünü aldıysa dizi sektörü de sinemanın omuzundan mesaj kaygısını almış durumda. bence uzun uzun anlatacak hikayesi olan yönetmenler, yazarlar dizi film sektörüne yönelmiş durumda. çünkü yapımcıların bir buçuk saatte anlatması için sıkıştırdıkları hikayeleri, sezonlarca, saatlerce ve yıllara yayarak anlatabilme lüksüne kavuştular. ve ürünleri eskisi gibi düşük-orta çözünürlüklü, küçük ekranlarda ziyan olmadığını bilerek yapıyorlar. bu tarz materyallere ilgisi olan insanların ortalama bir bütçeyle kurdukları setlerin izleme keyfini kaçırmadığını biliyorlar. sinema sektörü ise daha eğlenceli ve hafif mesaj kaygıları olan hikayeleri kovalamaya başladı son 10 yıl içinde bana göre. teknolojinin verdiği imkan ile de bunu çok daha eğlenceli hale getirmeye başladılar. bu nedenle bu kadar fazla çizgi roman uyarlaması izleyip, 3 boyut çılgınlığında yaşıyoruz. mutlaka ki bu söylediklerim popüler sinema için geçerli ve yine de istisna sayısı bir hayli yüksek. eski, hikayesi güçlü filmlerin, bir bir dizi film uyarlamalarının çıkmaya başlaması da söylediklerimi kanıtlar nitelikte.
işte bu dizi yukarda söylediklerimi destekleyen muhteşem bir örnek. yapımdan yayına kadar olan her aşaması ince ince işlenmiş, ödün verilmemiş ve muazzam emek harcanmış bir yapım. wachowskilerin hikaye konusunda çok yetenekli ve özgün oldukları aşikar ama iş senaryoya gelince ürettikleri her materyal * * klişelerden kaçamıyor. belki bilinçli bir tercih, belki değil... bu benim seyir zevkimi zerre etkilemediği için bunu bir zayıflık olarak görmüyorum. hatta bu dizide yer yer b-filmlerin havasını yakalayacak kadar klişe sahneler bulunmakta ve * dizinin eğlence dozunu oldukça yükseltmekte. yargılarınızdan arındığınızda aksiyon, bilimkurgu, romantizm, dram ve komedi açısından oldukça doyurucu bir yapım izleyebilirsiniz.

 spoiler!

izleyenler için;
wachowskiler dizinin tamamının düşünülmüş olduğunu söyledikleri üzere, aslında bölüm bölüm yayınlanan tek bir hikayeyi izliyoruz. kahramanlarımız her bölümde yeni maceralara yelken açmıyorlar, yazılmış olan hayatlarını yaşıyorlar ve ilk bölümden itibaren git gide birbirleri ile olan etkileşimlerini arttırıyorlar. her ne kadar katılmasam da ilk bölümlerin durağan olduğuna dair eleştirilerinin niçin yapıldığını anlıyorum. ilerleyen bölümlerde tempo oldukça artsa da her bölüm kendi içinde zirve noktaları bulunduruyor.
ilk bölümle beraber kahramanların mutlu mesut giden hayatlarında çatlamalar başlıyor ve adım adım boka batmalarını izliyoruz.
bireysel hikayeleri ilerlerken ufak, etkisiz etkileşimler başlıyor ve anjelika'nın ölümünden sonra ancak 4. bölümde hepsi aynı anda etkileşime girebiliyor what's going on şarkısıyla.
şarkı demişken, dizi müziği muhteşem kullanıyor. bir çok zirve anlar * müziğin başrol oynadığı sahneler oluyor.
nomi : izlemesi inanılmaz keyifli bir karakter. oyuncu o kadar güzel oynuyor ki anılarını anlattığı sahnelerde, hiç bitmesin ve hep anlatsın istiyorsunuz. yaşadıklarını küme dışından birine ilk söyleyen kişi. anita gibi bir sevgiliye sahip olduğu için ilişki konusunda en şanslı kahraman bence. kümenin barışçıl, aktivist, bilgisayar korsanı *. çok defa küme elemanlarının kıçını kurtardığı oldu ve nerd izleyici için izlemesi en keyifli karakterlerden biri.

kala : her ne kadar yorumlarda bir işe yaramadığı söylense de grubun mistik yönünü temsil ediyor bence. hikayesi, yaşadığı yer * dolayısıyla oldukça ilgi çekici. geleneklerini, tabularını ve toplum yapılarını izlemek oldukça eğlenceli. tıbbi ve kimyasal yardımlar da kala hanım kızımız tarafından veriliyor. kafe'de yağmur altındaki wolfgang ile olan diyaloglarının olduğu sahne bence dizinin en romantik anlarından biriydi.

wolfgang : dizinin alman ayağı ve bilek gücü ve hikayesinin arka planı oldukça ilginç. muhtemelen içindeki ilkel ve duygusuz tarafı babasıyla ilişkili taciz olayına bağlanacak. bu kadar sert durması kala ile olan sahnelerini daha romantik hale getiriyor bence. felix ile tanışma hikayeleri ve arkadaşlığının temelini anlatıldığı saheneler çok güzeldi.

sun : koreli kahramanımız ve dizinin dövüş ustası. en çok kıç kurtaran kahraman, hapiste olmasından dolayı boş vakti çok ve her ihtiyacı olana koşabilecek konsantrasyonu var. dövüş kareografileri oldukça doyurucu ve eğlenceli. afrika'daki super power suç örgütü ile yaptığı ve hapishane bahçesinde ki kavgalar çok güzel çekilmişti.

capheus : dizi de en çok * kıçı kurtarılan karakter ve hikayenin afrika ayağı. çocukluğuyla ilgili hikayeler ve nairobi'ye ait sokak görüntüleri ile izlemesi ilginç olan bir karakter. optimist ve çocuk gibi davranan küme elemanı. ikinci sezonda değişmesi kötü oldu.

lito: dizinin yalan makinesi, drama queen'i ve ideal aşığı. aşk acısını somutlaştırdığı bölüm hem dramatik hem de komikti. 8 ağustos'ta doğmak zorunda olmasaydı kesin balık burcu olurdu. maskulen tavır ve görüntüsünün altında bambi kalpli er kişisi. sun'ın regl duygu ve sancılarını çektiği sahneler de eğlenceliydi. hernando ile çok yakışıyorlar ve aralarındaki kimya olağanüstü.

will & riley : gerçek hayatta karşılaştıkları sahne o kadar güzel çekilmişti ki bu yaşta beni ağlatmayı başardılar. şimdilik gördüğümüz kadarı ile çocukluk zamanlarında da başka duyusallar ile iletişime geçen iki karakter sadece bu ikisi. kümenin tek doğum yapan insanı olarak sanırım, herkesin duygusal olarak en bağlı olduğu kişi riley. kümenin anaç tarafını temsil ediyor bence. arka plandaki hikayesi de bir o kadar acıklı. will'in whispers ile göz göze gelmesi ne kadar içimizi burksa da izlemekten keyif aldığım iki karakter.


aslında aklımdaki hiç bir şeyi yazmamış gibi hissediyorum. belki editlerim daha sonra *

eşcinsellik

erkeklerin regl hakkında ileri geri konuşmasından, kadınların askerlik hakkında 'yap, kurtul yanee, çok mu zor" demesinden daha saçma bir şey varsa o da heteroseksüellerin eşcinsellerin duyguları hakkında yargılayabileceklerine, duygu durumları üzerinden tespit yapabileceklerine inanmaları. bunun ikame olmadığını, seçmekle olmadığını anlamak neden bu kadar zor geldiğini anlamak imkansız.

kimisi gelir şovenistlikle suçlar, kimisi gelir yaşasınlar ama evlerinde yaşasınlar şımarıklığıyla laf söyler. ama en sinir bozucusu 'onlar da insan' düşüncesinde ki veya 'benim saygım var ama' ile başlayan cümleler kuran insan samimiyetsizliği. gerçi bazıları sığ akıllarının süzgecinden çıkan düşünceyi ellerinden geldiğince iyi niyete bulayıp söylüyor. hele ki din penceresinden, yaratıcının rahmeti hakkında en ufak fikri olmadan, inandığı dinin enginliklerinden bihaber olarak asıp kesenler, yaşamın ötesine şahit olmuş gibi ahkam kesenler...

eşcinseller sizin empatinizi beklemiyor zira mevcut düzen ve yetiştirildiğiniz karanlığın içinde buna pek imkan olmadığının farkındayım. sadece insanların düşüncelerini kendi hissettiklerinden çok daha önemli olduğunu düşünen bir çok insanın hayatını karartan açıklamalarınızı yapmadan önce vicdan süzgecinden geçirin yeter.

dark was the night

ismini blind willie johnson şarkısından alan red hot organisation destegi icin yayinlanan album olani, benim icin en ozel albumlerden biridir. herkesin bildigi gruplarin, sarkicilarin kimsenin bilmedigi kayitlarindan olusur. tum albumu sarki atlamadan dinlemek zordur ama icindeki efsane sarki sayisi bakimindan ender bir albumdur. yayinlandigi seneden * bu yana ara ara acip ve her seferinde degisik sarkilarini dinledigim enfes album.
(bkz: train song)
(bkz: brackett, wi)
(bkz: so far around the bend)
(bkz: feeling good)
(bkz: i was young when i left home)
(bkz: sleepless)
(bkz: service bell)
(bkz: you are the blood)
(bkz: well-alright)
(bkz: gently hour)
vs.

mesafe algısı

bu konu ile ilgili duyargalarımın, sensörlerimin doğuştan kapalı geldiği algı.
özellikle adres sorarken ki en büyük kabusum.
"300 metre ilerde"
orda biri bana 300 metre 4 bina sonrası dese de inanırım, sonu çıplak gözle görünmeyen yolun sonu dese de inanırım.
küçükken bunun için bir yol bulmuştum. her elektirik direğinin arası 50mt. buna göre hesaplama yapardım.

yön duygularım da pek parlak olmadığından, mevsimler arasında göç eden bir cins olmamamız benim için başlıca şükürlerdendir. kesin 2. de hadi olmadı 3. de sürümü kaybedip ölüp giderdim yalnız başıma.
bu nedenle adres sorarsa biri size, 35 derece açı ile sağa 417 metre gittikten sonra 174 derece sola dönerek 372 metre daha gittiğinde karşında göreceksin gibi laflar etmeyin. ediyorsanız da az ilerde o kişi bir başkasına adres sorduğunda suçlayan gözlerle bakmayın. anlamıyoruz kardeşim basmıyor kafamız.