gece okunan şiirler

cemal süreya'dan;

işte tam bu saatlerinde
işte tam bu saatlerde bir yara gibidir su
yeni deşilmiş uçlarına sokakların, küçük uçlarında.
senin o güneş sarnıcı gözlerin
ölüm yası içindeki bir evde
olmaması gereken birşey gibi,kırılan bir ayna gibi.
bu saatlerde.
çarmıhını yanından eksik etmeyen bir isa gibi
merdiven taşıyan bir adam görüyoruz
bu adamı ne kadar çok seviyorum, bu kuşu ne kadar
sen ne seviyorsun sen zaten sevince
alnınla ayıklarsın yeryüzünü,
çardaklar binaların ağızlarında
aşar gider kendi sınırlarını
köpekler gizli bir dağı havlar.
bunlar iyidir diyorum bunlar senden haberli,
yoksa nerden bilecekler
korbon sınırlarında yaşayan balıklar
kovadan sızan hiçret gününü,
peygamberin parmaklarına asıp paltolarını
nasıl girecekler tanrıevine
mucizesever müslümanlar,
ve on binlerin dönüşü sırasında
grek keçilerinin çiftleştiği
dağ yolları neyle donacak?
yine de sevişirken
kullandığımız her kelime
hırsızın devirdiği eşya.
minibüsleri morarmış sokaklar
buğdayın parayla değişildiği
paranın ekmekle değişildiği
ekmeğin tütünle değişildiği
tütünün acıyla değişildiği
ve artık hiçbirşeyle değişilmediği acının.
o sokaklarda.
saatler yağmuru gösteriyor,
bugün bu küçük salı günü
herşeyi eksik istanbul’un, tepedekilerden başka
yalnız galata
galata
gecenin bodrumlarında beslediği
o tükenmez paslanmaz tutkusu
bir ağız mızıkası halinde
denize yediriyor yavaş yavaş
edip cansever'in harikulade bir mensur manzume gibi duran tahkiyeli şiiri çağrılmayan yakup. ikinci yeni akımına inatmışçasına, sanki beni bağlamazsınız istediğimi yazarım demek için yazmış da yanlışlıkla süper bir şey ortaya çıkmıştır. tavsiye ederim.


aklımın dur dediği yerlerde duramadım


söylenmemiş sevgilerde açılmamış şarapların tadı var
geceler senden önceydi
şafağı gördüm sende
tutkulu duyguların yansıyan ışığıydı parlayan gözlerinde
yasaklar davet gibi çağırdı
olmazlara
her zaman hep sana yöneldi
duygularım
aklımın dur dediği yerlerde
duramadım
yasaklar davet gibi çağırdı
olmazlara
çıkmazlar sokağında hep seni sabahladım
olmazı olur sandım
yoruldu umutlarım tutku,
duygularımın yansıyan ışığıdır
parlayan gözlerimde…

yıldız kenter
geceye özel değil, nazım hikmet her vakit okunabilir.

antika sızılarımı açık arttırmaya çıkardım
üç kuruşluk gerçekleri paha biçilmez yalanlarla örtbas ettiler
bilmediğiniz her şeyi biliyorum
suç aletim inancım bayım
ve bilin ben en çok kendime inandım
bildiklerimi bilseniz şimdi
ve ben bilmesem
bu şiir unutulmak için yazıldı
son cümlede kendi intiharını yazmak
ve bir daha hatırlanmamak
unutmayın her şiir kendi kalemiyle vurulur
ben unutmak için sevmedim bayım
hangi tene uyduysa tenim yoldan çıktı
kimle konuştuysa biberler sürüldü vücut dilime
sevgiyle açıldı sandığım kollarda gerildim çarmıha
ve duvarlar örüldü kalbimin hicret emri aldığı her kalbe
ben kalbimle sevmem bayım
biz ayrı dünyaların kuyrukları kesilmiş yalanlarıyız
benim de aklım tutuldu zamanında / kalbim lades
aklımı kaçırıp aşık oldum
düş kırıklarımı kalbimle topladım / kanadım
kalp çarptığı kadar yaşar insan
ve beyin yaşadığı kadar sever
ben beynimle severim
- beyin ölümü gerçekleşen kalp sevemez
ben unutmak için sevmem bayım
bundan en çok tanımadığım insanları sevdim
en iyisi siz hep yabancı kalın
suni sancılarla doğurduğum şiirlerle uymuyor dna'nız
şiirlerin meryem anasıyım, icabında
masalların bekareti çalınmış güzel pollyanna'sı
acısını alsın diye tuza yatırırım düşlerimi geceden
düş biterse ölüm gelir bayım
düşlüyorum öyleyse varım
ben anne de olamam bayım
kundakta acılar büyütürüm en fazla
umut dayarım ağızlarına ağladıklarında
acıların meryem anasıyım, icabında
filmlerin kötü kadını, üvey annesi, aliye rona'sı
insanlığın hudut kapısından
elimi kolumu sallayarak çıkar
şeytana iltica edebilirim
yediğim çanağa pisler sonra
kırar şeytanın bacağını
pollyanna senaryolarımdan bir çift değnek sunabilirim huzuruna
acılar eskidikçe sızısı ucuzluyor
değeri artıyor
seneye de giyerim diye bir boy büyük hüzünler seçtim kendime
hacimsiz mutlulukların tadı damağıma varamadı hiç
batıl inançlarım olmadı mesela
nazar değmesin diye mi kurşun döküyordu kalleşler masum çocuklara
kısır topraklara dilekler ektim en görkemli umutlarımdan
kuyulardan boş hayaller kaçırdım
tahtalara hiç vurmadım
kara kedilerle samimi oldum
tanrı'yla saklambaç oynadık merdiven altlarında
ben ebe oldum
ne zaman dokunmaya kalksam
- o ki dokunmayan ve dokunulamayan - yok oldu
hiç yoktan iyidir bayım
hiç olmayı öğrendim
sihirli bir dünyada çok gerçek kaldım
ve gerçek bana hiç yakışmadı.
gerçeğinden ayırt edilemeyen muazzam yalanlar diktim dudaklarıma
ne zaman gerçeği söylesem gerildi dikişlerim / kanadım
katında yerim olsun diye
tanrı'nın gözüne girmek için hiç uğraşmadım
kork dediler
korkmadım bayım, sevdim / günahım ne büyük
tanrı'nın etkisiz elemanı olmam istendi
pi sayısı gibi sabit, cahil
ruhsuz, dilsiz, tam anlamıyla beyinsiz / beceremedim
tanrı'yla güldük insanlığa, ağladık bayım / ne büyük günah
tanrı gülmez ancak hesap sorardı
insanlık öldü bayım
tanrı dayanamayıp - bu yüzden- intihar etti
inanmazsınız, tanrı öldü bayım / ruhuna el mucize
doğruyu söylediğim doksandokuzuncu köyden de kovulup
derme çatma kelimelerimle kendi köyümü kurdum
ki siz buna şiir diyorsunuz
benim hiç şiirim olmadı bayım
son cümlede intihar eden tüm yaşamlar gibi
yalnızca bir düştü, geldi ve geçti
geçerken acıttıysa eğer
üzgünüm bayım
ölümleri temize çekmek isterken karaya bulanan hayata
ölü taklidi yapıyorum
bir darbe daha almamak için
bu bir şiirse eğer
susa susa şiirbaz oldum bayım
ve unutmayın
ben hep kendi silahımla vuruldum

onikiden sonra balkabağına dönüşebilir şiir
asıl mesele o zamana kalmadan
bir şeylerin değişebilmesi
ben size bayım demiş olabilirim
ama siz
lütfen üzerinize alınınız

dilek akın
önü denizle başlayan rüzgarlı bir kasabadaydık.
sanki yıllardır oradaydık. her şey düzelecekti.
orada doğmaya çabalayarak öldük.

meleğim nehir kanatlarını uzaklıklarda yıka şimdi.

soğuktu, ısınamıyorduk. bu kadar yakınken. aramızda
yalnızca o hava boşluklarının dolaştığı odalardaydık.
biriken bütün rüzgarlar işte orada, o deniz kasabasında
o çok köpekli, çok rüzgarlı yerde patladı. ikimizi aynı
gökyüzüne baktıran, neydi o, ışık söndü. sustum.
sustum. sustum. sustum.
bütün aşkların sonunda yaptığım gibi,
konuşmak hiçbir şeyi, hiçbir şeye ulaştırmıyordu.
biliyordum.

rüzgarlar.. pansiyon.. teras
blue cult.
akşam yürüyüşleri. akşamın batısına
meleğimin kanatlarını da oraya götürerek.
metropollerin asi özlemi sonra
ah benim kaçak sevgilim: istanbul
fincanlarda yol görünmedi bana yaz boyunca.

terin ter, gövdenin diğer gövdeyle buluştuğu yer.
kaç sevişme hatırlıyorsun o günlerden. güç. zor.
yitik hafızam: öksüz çocuğum benim
kendini unutma olur mu?

sustum. sustum. sustum. başkalrının ilgili yollarına
adım atan ayaklarına susarak baktım. yanımdayken kalktın.
gövdei gövdemin karşısına, sana ilgili gövdelerin
yanına bıraktın. sustum. seni yabancı olduğun gövdelerin arasından çekip çıkaramıyordum.
bunu yapmayacak kadar büyümüştüm. kendini yormanı
sessizce izleyecek kadar büyümüştüm.

meğer dalından düşecek kadar büyümüşüm.

yaprağın ağaçsız kalışını
ağacın çıplaklığını
rüzgarın şiddetini ve rüzgarın
onların her ikisine de ne yaptığını gördüm.

meğer dalından düşecek kadar büyümüşüm.

bu gece ay dörtte bir hilal olacak
ben sana ne olmadığımı anlatacağım.
düşen yaprakların sokaklara vuran gürültüsünü anlatacağım.
yaprağa, ağacından düştükten çok kısa bir süre sonra
ne olduğunu anlatacağım.
senin elementlerin yollara çıkacak
ellerin, gece ve keder.
ve hala akan ne varsa senin iyiliğinden olacak.

..önü denizle başlayan rüzgarlı bir kasabadaydık.
sanki yıllardır oradaydık. her şey düzelecekti.
orada doğmaya çabalayarak öldük.

şimdi beni unut sevgilim. tenimi ve alçaklıklarımı unut.
beni kanadı kırık küçük bir yavru gibi bulduğun, çoktandır
sanki birini beklediğin varmış gibi katladığın, o çöplükte
bulduğun beni, baktığın, büyüttüğün beni unut.
şimdi bu acıya ne benim kuş kadar yüreğim, ne senin anaç kalbin dayanır.
sana son kez sarılıp uyuduğum o son gecede tüller ve
silahlar gördüm düşümde.
bugün ayrılığın ilk günü. hiçbir şeyi hiçbir şeye yoramayacak
kadar kara bir kının içindeyim. kara bir kan içindeyim.
tüller ve silah nedir bilmiyorum.

yaşlı doğuda her şey mümkündür diyorlar:

sonsuz sevgi, sonsuz bağlılık
ani ışık, ani ayrılık.

~b.keskin
şiirin saati mi olurmuş, dedirten başlık.
..

yanlış yolun karanlığından
inandırıp coşkulu sözlerimle
kurtardığım zaman düşmüş ruhunu
seni kuşatan kötülüğü
büyük bir acı duyarak
lanetledin pişmanlık içinde.
vicdanının unutuşunu
cezalandırmak için anılarınla
benden önce olanların öyküsünü
bir bir anlatırken
birdenbire yüzünü ellerinde kapadın.
ruhunda isyan başladı
utançla ve dehşetle sarsılarak
gözyaşlarına boğuldun...

n.a. nekrasov
" artık demir almak günü gelmişse zamandan
meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan
hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol
rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli
biçare gönüller! ne giden son gemidir bu
hicranlı hayatın ne de son matemidir bu
dünyada sevilmiş ve sevilen nafile bekler
bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler
birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
birçok seneler geçti dönen yok seferinden.. "
"
fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne değiliz biz
güvercin curnatasında yan yana akan iki güverciniz
mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
razı olma hiçbir sessizliğe
biliyorsun seni seviyorum
pencereden bakmayı
öğreteceğim sana
sesin
balkona asılı çamaşırcasına
havalansın, havalansın dursun
sokakta değil balkonda
dışarı çıktığın zaman
romanını yastığın altına sakla
şiirini mutfağa koy
boş bir deterjan kutusu vardır nasıl olsa
öykünü yanına alabilirsin elbet
müziğini de, resmini de
niçin güvenmiyorsun bana?
"
"
çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye'de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya'da türk olacağız
hollanda'da surinamlı
fransa'da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız
bu da itirazın ikinci şartı.
"
"
ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
bir öyle garip hala bugün geldim ki
sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim.
"

mevlana.
seni sevmek bu kadar mı
o benim yaşadığımdır.
bazan da bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak, ne görünmek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik, ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır.
gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon
vardır o seninle birlikte olmak
buluşur çok uzaktan ellerimiz
ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak.

edip cansever - infilak
ölmek birşey değil dostlar
hergün ölmek güç
açlık
o başka ölüm
açlık korkusu
beter
ne atom ne hidrojen ne yangın
dağları dümdüz etmeğe - dostlar
aç çocukların çığlığı yeter ...
hasan hüseyin korkmazgil
rüzgar uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığızı hissettiğim an demirler eriyor hırsımdan
ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar
hala sevgili

attila ilhan
genelde bünyeye pek iyi gelmeyen şiirlerdir efendim. hiçbir derdi yokken, dert sahibi yapar adamı.
dağ başındasın;
derdin günün hasretlik.
akşam olmuş, güneş batmış;
içmeyip de ne halt edeceksin! (orhan veli)
bilgisayar masamın hemen arkasında duran kitaplığımdan rastgele seçtiğim bir şiir kitabından rastgele açtığım şiirler geceme eşlik eder genelde.efkarlandırır ama ayrı bir tadı vardır. velhasılıkelam şiir güzeldir.
bir ara sokakta öldüm…dün
öylece yani.
birdenbire
boşluğa düşer gibi, sarı bir sessizliğin içinde
granit duvarlı binanın anlamsızlığına,
şehrin boşu boşunalığına içerlerken
bırakmışım son nefesimi kaldırıma
bitmiş,
öylesine yani.
birdenbire

yan binadaki otel odasından izliyordu oğlan
yüz ifadesini göremesem de
anlamış mıydı acaba öylece oturmadığımı?

o sokakta bitti her şey
öğleden sonralarını bir bardak sütle geçiştiren
apartman sakinlerini düşlerken
sıkıntıdan
ölmüşüm…dün

arka odada ütü yapıp
buharını burnuna çeken kadını,
mutfağında her öğün için soğan doğrayıp
gözyaşını kabuklara saklayan madam mari'yi
kocasıyla artık sevişemediği için
kapı komşusu gar sabunu satan adamı düşleyen servi'yi
düşündükçe
ölüvermişim…dün

böylece bitmiş yani,
birdenbire

sıkılmışım derinden zahir.
tutunca da nefesimi
portakal kabuklarıyla çay demini döktükleri çöpe
iki kedi de bulanınca
kaldıramamış nefsim demlenmiş portakal kedilerini
balkabağı mevsimi bile değilken
dönüşüvermiş her şey baldan kabağa
ve saat henüz 12'yi vuramamışken
kalkmış otobüsler durmamaya
mecal mi bulamamışım, yere döktükleri bala mı basmışım
hatırlamam ama
öylece kalakalmışım-kalkamamışım.

şehrin insanı haberdar değil mi bu öldüresiye sıkıntıdan?
vagonlar boş, birkaçı kiremit taşıyor topraktan
kayıklar da serseri misinalar
otobüsler kimseyi almadan durup durup geçiyorlar duraktan
arabalar yürüme mesafelerini öldürüyor her gün, her öğle
her gece
bisikletleri balkonlarında unutanlar
her an yağmur yağsın diye dua ediyor
üç öğün yemek yiyip, dört öğün uyuyorlar
buna rağmen erken uyanıp, geç yatıyorlar
aynı kuru kahveciden gün aşırı -iş olsun diye-
yüzer gram kahve alıp evde -iş olsun diye- öğütüyorlar
ve bir gün bile sormuyorlar öğütülmüşünü
kimse sormuyor iş olsun diye yapılan iş, iş midir diye?

bunlar olurken ölmüşüm o ara sokakta
balkondaki beyaz brandalar rüzgarla sökülürken
sökülüvermişim
şişip patlayan bir eteğin dikişi gibi
sıkıntı işte

ya da ölmek yerine
iki adım yol yürüyeydim de
konuşuverse miydim şu gelin çiçeğiyle.
gitmek yerine…?
sokak lambaları kutsaldır
hepsinin bir misafiri vardır
bir hikayesi.
ya yalnız kalmıştır ya da isyankar
sonucta üşümektedir duygular
boşluk sancıları...
ve acıyarak bakan bir dış dünya
üşümek kutsaldır ,
bir sokak lambasının altında
düşünceli
ve suskun...

bahadır eren

ben ne zaman seni özlesem,
şiirlerle dertleşiyorum..
bazen ben susuyorum mısralar konuşuyor yerime.
bazen ikimizde suskun ve çaresiz.
hani bağlanır ya ellerin,
kalkmaz ya kolların,
bende öyleyim...
en kötüsü sensizliğimi anlatamıyorum,
sessizliğe sığınıyorum....
sorma bana derler ya,
bende öyleyim...

alıntı
  • /
  • 3