saadet ışıl aksoy. o duru güzelliğiyle, başarılı oyunculuğuyla zaten türkiye'de bile farkını belli ediyordu, magazinsel olmayarak. venuto al mondo'daki oyunculuğu ve devamında cannes'daki o duruşu ile son zamanlarda gerçek anlamda dünyaya açılan sayılı sanatçılarımızdan.
yıllardır tarkan'dan bahsedilir ''mega star'' olarak ama dürüst olmak gerekirse kendisinin öyle bir ''dünya'' starı olduğunu düşünmüyorum. amerika'da tanınıyormuş. çok yetenekli, sesi harika, kostümleri, özgünlüğü her şeyiyle hep zamanının ilerisinde ancak yaptığı yabancı albüm başarılı olmadı, sonrasında yine türkiye'ye odaklanarak her sezon bir öncekinden güzel işlere imza attı. ama yıllardır kendisi bir ricky martin-miş gibi lanse ediliyor üzülüyorum.
the bodyguard'da da yer alan, arkadaki elektrogitarların gaza getirdiği harika bir whitney houston şarkısı.
i've got the stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
i've got the stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
don't make no difference if i'm wrong or i'm right
i've got the feeling and i'm willing tonight
well i ain't nobody's angel
what can i say, well, i'm just that way
i've got the stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
you've got a problem with the way that i am
they say i'm trouble and i don't give a damn
but when i'm bad i know i'm better
i just want to get loose, and turn it up for you
i've got the stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
i've got the stuff
i've got the thing
more than enough
drop to your knees
stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
i've got the stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
i've got the stuff that you want
i've got the thing that you need
i've got more than enough
to make you drop to your knees
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah
'cause i'm the queen of the night
the queen of the night
oh yeah, oh yeah, oh yeah
80lerin ortasından beri birçok yapımda rol alan bu hoş arkadaş son yıllarda dans deneyimi olmadığını iddia da etse dancing with the stars'daki başarılı performansları ile göz doldurdu, sanırım latin genlerinden gelen bir yetenek zira baya seksi bir bey kendisi. çocuk yaşta üne kavuştuğu saved by the bell dizisinden de hatırlanabilir.
kadrajıma girmesi ise, yıllar önce nip tuck'ta womanizer christian'ın bile duşta hayran kaldığı kusursuz sıkı vücudu ve mükemmel poposu ile oldu.
2dca
eblek suratına rağmen, normalde beğenmesem de gamzeleriyle de ayrı şirin bir bey kendisi
böyle yakışıklı değil aslında ama çirkin de değil, insanın yine de gözü kayıyor kendisine. daha çok hikayenin sonlandığı o doğru, sevecen artı olarak da seksi vücutlu mr right havasında kendisi.
kesinlike ya 5 dakika sonra birileri bizi bulur, ya o ada ıssız çıkmaz sonrasında diğerleri biscolata oğlanlarıyla eğlenir ya da en kötü senaryo biscolata oğlanları birbirlerinin karın kaslarını yalaya yalaya orgy falan çevirir kendi kendilerine ben de öyle adanın ''geniş'' halkası olarak dışarıdan oturup izlerdim.
cahit kayra - savaş türkiye varlık vergisi bu konu üzerine okunabilecek kitaplardan biri. cahit kayra, olaya iki taraftan da bakmaya çalışır ama ağırlık olarak bu vergiyi savunur. bunun nedeni vergiye tabi olan kesim için bu verginin çok da zorlayacı olmadığı, özellikle ödenmeyenlerin-reddedenlerin gönderildiği aşkale'de öyle çok da zor bir hayat sürmediğine değinir. hatta bu vergiyin yerinde olduğunu destekleyen avrupa'daki ikinci dünya savaşı'nda yapılan sınırlandırmaları örnek verir. bir yandan da, verginin oranı-alınış biçimi ve toplanmasıda devletin yetersiz sistemini de eleştirir.
yine bu konu salkım hanım'ın taneleri'nde de yer almaktadır.
gece kuşu olmaktan salıları televizyonda görünce sıkıntıdan izlediğim, sonrasında şaka maka azıcık da kendisini izletebilen bir dizi. yalnız batı'dan sonra oyunculuğunu baya beğendiğim damla sönmez'in payı büyük. şu an fena gitmiyor ama kışı çıkaracağını pek sanmam.
eskiden sevmediğim, hala pek sevmediğim ama tanıdık olursa az çok neşelendiğim yerler. hem de hiçbir oyunu falan bilmeden. tabi sahibi olduğum düğünde de kameralara misafirlerin dedikodusunu yaparken yakalanmış olmam artık gitmesem mi diye düşündürmüyor değil.
dolce & gabbana'nın light blue reklamıyla akıllara kazınan, o derin mavi sularda bir o kadar mavi gözleri ve enfes vücudu ile arz-ı endam eden 1980 doğumlu ingiliz model. beyaz slip hiç bu kadar güzel gözükmemişti
ingilizler seksilik konusunda zaten aşmış, resmen yaradan torpil geçmiş ama bu kadar da güzel, seksi, çekici olmak hakikaten yasaklanmalı. insan bakmaya kıyamıyor.
christina aguilera'nın klibinde kombinezonla koşuşturduğu, yerden kalkacak gücü yine kendinizde bulacağınızı anlatan çok güzel bir slow parçası. hele de şarkının sonlarına doğru koro şarkıya katılır ve christina'ya arkadan '' be strong, hold on, no one can tell you what you can't do ''vurgusu yapar ki o an şarkının hissettirdikleri daha da yükseltir.
young girl, don't cry
i'll be right here when your world starts to fall
ooh
young girl, it's alright
your tears will dry, you'll soon be free to fly
ooh
when you're safe inside your room, you tend to dream
of a place where nothing's harder than it seems
no one ever wants or bothers to explain
of the heartache life can bring and what it means
when there's no one else, look inside yourself
like your oldest friend, just trust the voice within
then you'll find the strength that will guide your way
you'll learn to begin to trust the voice within
yea
oh
young girl, don't hide
you'll never change if you just run away
ooh, woh yeah
young girl, just hold tight
soon you're gonna see your brighter day
ooh
now in a world where innocence is quickly claimed
it's so hard to stand your ground when you're so afraid
no one reaches out a hand for you to hold
when you look outside, look inside to your soul
when there's no one else, look inside yourself
like your oldest friend, just trust the voice within
then you'll find the strength that will guide your way
if you will learn to begin to trust the voice within
oh, ho, yea
ooh, oh, yea
(ooh, ooh, ooh)
oh, yea
(ooh, ooh,ooh)
life is a journey
(ooh, ooh, ooh)
it can take you anywhere you choose to go
(ooh, ooh, ooh)
as long as you're learning
(ooh, ooh, ooh)
you'll find all you'll ever need to know
(be strong)
you'll break it
(hold on)
you'll make it
(be strong)
just don't forsake it because
(hold on)
(no one can tell you what you can't do)
no one can stop you, you know that i'm talking to you
when there's no one else, look inside yourself
like your oldest friend, just trust the voice within
then you'll find the strength that will guide your way
you'll learn to begin to trust the voice within
ooh, yea
young girl, don't cry, i'll be right here
when your world starts to fall
yea
aaa
yea
(listen)
(listen)
oh yea
(listen)
naa naa naa
(listen)
{listen}
ohh yea
{listen}
hmm hmm
{listen}
yea
{listen}
immortals, the three musketeers, furious 6 ve the hobbit ile son zamanlarda dikkat çeken, 79lu welsh aktör. mavimsi yeşil-kahverengi gözlü, siyah saçlı, sert bakışlı ama baya hoş bir arkadaş kendisi.
özellikle de kıytırık bir korku filmi olan no one lives'deki psycho katil rolü fena değildi. kendisi 2002 yılındaki bir röportajında şöyle demiş: ''everybody knew me as a gay man, and in my life in london i never tried to hide it" ve bu açıklığına ithafen "that skeleton in the closet they can rattle out". hatta 2004 yılında ise gay olmasının aktörlük kariyerini kötü yönde etkilemediğini bile söylemiş. çevrelerce de gay olarak biliniyordu ancak 2010'da bir halkla ilişkilerci hanımla nişanlanmaya hazırlanıyordu en son. oysaki immortals'da henry cavill ile ne de seksi bir çift oluşturuyordunuz yan yana durunca, amerikan komedilerindeki kaslı ve seksi, sinir bozucu steven & stefan gibi uyumlu adlı çiftler gibi.
grey's anatomy'nin 2.sezonunda çalan, insanın bir dosta/arkadaşa ihtiyacı olduğunda yanında olmamanın verdiği o acıyı çok güzel sözlerle ve bir o kadar da güzel bir kliple anlatan the fray'in enfes parçası.
step one, you say, we need to talk
he walks, you say, sit down, it's just a talk
he smiles politely back at you
you stare politely right on through
some sort of window to your right
as he goes left and you stay right
between the lines of fear and blame
you begin to wonder why you came
where did i go wrong? i lost a friend
somewhere along in the bitterness
and i would have stayed up with you all night
had i known how to save a life
let him know that you know best
cause after all, you do know best
try to slip past his defense
without granting innocence
lay down a list of what is wrong
the things you've told him all along
and pray to god he hears you
and pray to god he hears you
and where did i go wrong? i lost a friend
somewhere along in the bitterness
and i would have stayed up with you all night
had i known how to save a life
as he begins to raise his voice
you lower yours and grant him one last choice
drive until you lose the road
or break with the ones you've followed
he will do one of two things
he will admit to everything
or he'll say he's just not the same
and you'll begin to wonder why you came
where did i go wrong? i lost a friend
somewhere along in the bitterness
and i would have stayed up with you all night
had i known how to save a life
where did i go wrong? i lost a friend
somewhere along in the bitterness
and i would have stayed up with you all night
had i known how to save a life
how to save a life
how to save a life
where did i go wrong? i lost a friend
somewhere along in the bitterness
and i would have stayed up with you all night
had i known how to save a life
where did i go wrong? i lost a friend
somewhere along in the bitterness
and i would have stayed up with you all night
had i known how to save a life
sivriliklerimi kaybetmiş, törpülenmiş gibi hissediyorum. hep aradan fırlayan, özgün, farklı bir insan olduğumu düşündüm, hep de öyle söylendi. ama son 1,5 yıldır sürekli depresif - mutsuz hissetmekle o sürekli söylenen mızmız, sıradan tiplere mi döndüm diye düşünüyorum. evet, sürünmeyi seven ama hemen de yenilgiyi kolay kabullenmeyen birisi oldum şu zamana kadar. hep aynı modda da olunca artık o beni ben yapan ne varsa yolda zımparalandım, böyle o sıradan geçici insanlardan oldum gibi hissediyorum bir süredir.
hayatta hep bir şekilde iz bırakacak birisi olmak istedim, belki evrende belki en azından bazı insanların hayatında. geri dönüp bakınca gülümseyip hatırlanacak, hani insanların özleyeceği cinsten. belki çok narsistçe ki kendimi öyle görmüyorum ama sanırım insan değer gördüğünü-sevildiğini görmek hissediyor. herhalde biraz da onun götürüsü bu.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.