amerikalı ünlü komedyen, hatta yaptırdığı estetiklerle amerika'nın ajda pekkan'ı bile denebilir. önceden bir-iki filmde rol almış, 60ların sonunda sunduğu talkshow'u ile ününe ün katmış, hatta bir daytime emmy bile kazanmıştır. özellikle de o zamanki sorunlara baş tutabilmesi, kadınlar ve sorunları hakkında rahatça konuşabilmesi ile feminist harekete de bir anlamda öncülük etmiştir.
ama bir fashion police var ki... o ezik kelly osbourne'a, itici guiliana'ya rağmen kendisi 30 dklık sınırsız gülmenin kaynağı, karnıma ağrılar sokan insan. resmen programı tek başına sırtlamış götürürdü. kendisinin bu kadar sevilmesinin başka bir sebebi de aşırı dürüst-açık sözlü olması ve bu sayede insanları güldürmesi. insanların düşünüp de söylemeye çekindiklerini o hiç çekinmeden söylerdi. bir de kızı melissa'yla yine e! channel'da yayınlanan bir reality showları vardı ki... joan, joan yani. kendisi yazdığı kitabında cenazesini bile planlamış, yine kendisi gibi bir o kadar renkli, bir o kadar diva:
lindsay lohan'a twitter'da fashion police hashtag'ini yanlış yazdığı için söyle bir cevabı vardır, ''how many times you need to be arrested to learn how to write 'police'?''.
uzun zamandır ertelemiştim izlemeyi, sonunda izledim ve mcconaughey'i pek beğenmesem de gerçekten başarılıydı ama esas filmdeki en başarılı oyuncu, kesinlikle jared leto. jennifer garner'a zaten taparım, hatta biraz filmde soğuk durur diye düşünürken ilerledikçe o da fena sayılmazdı. the paperboy ile birlikte, benzer eşcinsel temada matthew mcconaughey'in güzel işler çıkarabildiğini gördük.
filmde beni en çok hayret ettirense seks, alkol, uyuşturucu takılan ronnie'in meksika ziyaretinden sonra saniyesinde temizlenmesi, kendine bakmaya başlaması. alkol yine var tabi ama uyuşturucu ve hele de böyle bir karakterin bir anda seksi bile bırakabilmesi. hatta rayon'a sürekli markette işlenmiş yiyecekler hakkında azarlamaları falan. 180 derece bir dönüş. bu da bize insanın ne-nasıl olursa olsun konu canına geldi mi herkesin ölmemek için her şeyi yapabileceğini gösterdi gibi geldi bana. filmin başından sonuna kadar aids'ten ilaçlara sürekli okumaları, raporları ve fda'e karşı bunları savunması, öyle bir adamın nereden nereye geldiğini görünce gülümsetti. hele de gerçek bir hikaye olunca.
gwen stefani'nin love angel music baby albümünden çıkan, cheerleader gibi dans etme isteği uyandıran, insana gaz veren şarkısı. şarkı çıktığı zaman kulislerde konuşulan önceki bir röportajında courtney love'a stefani hakkındaki fikri sorulur ve o da 'dergideki cheerlader kız' olarak tanımlar. bunun üzerine de bir cevap olarak stefani şarkıyı yapar. hollaback girl ile kast edilen, dedikodu yapan-insanların arkasından konuşan kız tipidir.
uh huh, this my
all the girls stomp your feet like this
a few times ive been around that track
so its not just gonna to happen like that
because i aint no hollaback girl, i aint no hollaback girl
ooh ooh, this my , this my
i heard that you were talking
and you didnt think that i would hear it
people hear you talking like that, getting everybody fired up
so im ready to attack, gonna lead the pack
gonna get a touchdown, gonna take you out
thats right, put your pom-poms down, getting everybody fired up
a few times ive been around that track
so its not just gonna to happen like that
because i aint no hollaback girl, i aint no hollaback girl
ooh ooh, this my , this my
so thats right dude, meet me at the bleachers
no principals, no student, teachers
all the boys want to be the winner
but there can only be one
so im gonna fight, gonna give it my all
gonna make you fall, gonna sock it to you
thats right im the last one standing
another one bites the dust
a few times ive been around that track
so its not just gonna to happen like that
because i aint no hollaback girl, i aint no hollaback girl
ooh ooh, this my this my
let me hear you say this is bananas, b a n a n a s
(this is bananas, b a n a n a s)
a few times ive been around that track
so its not just gonna to happen like that
because i aint no hollaback girl, i aint no hollaback girl
ooh ooh, this my , this my
dünya üzerindeki - oy dağlar dağlar- daha yazarken fena oldum, en en en seksi insanlardan. oyunculuğunu falan geçtim, basbaya allah oturmuş zamanını ayırmış milim milim düşünerek inşa etmiş. o boy pos, o dalgalı saçlar, o mavi gözler... bir insanın bu kadar güzel, bu kadar seksi olması suç olmalı. resmen bir prince charming, bir the one...
kendisi eski obezlerden hatta russell crowe ile bir anısı var: crowe, kendisi öğrenciyken okuduğu okula geliyor ve henry o zaman sınıftaki oyuncu olmak isteyen fat kid, işte russell abisi diyor ''umudunu kaybetme, rüyanı takip eden'' falan filan. sonuç ortada. bence baya iyi olmuş. girdiği her rolde seksiliğinden ödün vermiyor. hele de o taranmış saçlı, gözlüklü superman halleri.
kendisi hakkında gay dedikoduları var, hatta seks için erkekleri romantik anlamda ise kadınları tercih ediyormuş-muş. hele de çevresinde birçok gay arkadaşı olduğundan bahsediliyor ama corey spears ile pek bir içli dışlı. bi şeyler dönüyor tabi, ünlenince tercihini saklamayı tercih etti herhalde ama bu konuda tek diyeceğim, o corey o tipiyle bu adamı nasıl götürür, doğa yasalarına aykırı! çirkin şansı diye bir şey var, bunu bir kez daha gördüm.
rome, thor, book of eli gibi birçok yapımda rol alan, gözüme ise dexter'daki duygusal ama belli etmeyen, gay mafya babası isaak sirko olarak giren 64 doğumlu irlanda asıllı ingiliz aktör.
kendisi dünyadaki en üzgün ama bir o kadar da güzel bakışlara sahip beylerden. buna bir de ingiliz aksanını ekleyince kendisi daha da bir çekici hale geliyor. biz türkler'in ''karizma'' dediğimiz şeyin sözlük karşılığı kendisi.
david lecours diye bir hayranı, eşcinselliğini açıklarken britney'in kendisine ne kadar güç verdiğini, en kötü anlarında bile, anlatan bir mektup yazmış. bu mektup britney kızımızı öyle etkilemiş ki hemen david'in adresini alıp o da bir mektup yazmış:
'' i was so happy to receive your letter. i was very happy to hear about how courageous youve been about being openly gay. ive always been told as long as you know in your heart thats what matter most. i try to follow my heart and dreams every day of my life and i think thats why i am where i am today. it means so much to me to have a fan like you who takes the time to sit and write me such a touching letter. your letter was both touching and sincere. i wish you nothing but the best in the future and hope you keep smiling.
bazen her şeyin olması gerektiği an gibi geliyor, konulacak son nokta. zaten rayından çıkmış, çöküşe giden hikayede sona atılan o en son dur imzası. çünkü insanın artık enerjisi, takati, sabrı kalmaz. sadece sessizlik, dinginlik, o hiçsizlikte olmak ister. o nötr durumu. ama bazen de bakınca, her şeyden kaçma, yarıda bırakma gibi geliyor ki bu daha korkutucu. insanlar bunu demese de düşününce korkaklık gibi geliyor. sanırım olay, o an nerede durduğunuzla alakalı.
istisnai durumlar dışında çok da önem verilmemesi gereken husus, zira kişi rebound'dır. ayrılık sonrası yaşanan ilk ve (tahminen) kısa, geleceği olmayan ilişkidir, amaç bir önceki kişiyi akıldan çıkartmak için hemen yeni bir can yeleğine sarılma durumu. özellikle de uzun ilişkiden çıkmış kişi, masum veya değil, rebound'ı kullanarak duygusal açıdan açılan yaraları sarmayı hedefler, tabi o arada rebound arkadaş da kum torbasına döner duygusal açıdan. ayrılık yaşayan kişi özgüvenini geri toplayıp, kendine gelince rebound'dan kurtulur ve yoluna devam eder.
o yüzden, özellikle de uzun ilişkiden çıkmış kişilerden uzak durulmalıdır, kimsenin rebound'ı olunmamalı, çünkü olan yine rebound'a olur.
pek hamburger sevmem. çocukluğumda mcdonalds diye çıldıranlardandım ama ne yalan söyleyeyim yiyorum da ara sıra. bundan 2-3 sene önce, bir arkadaşımın doğumgünü için etiler'de tgi fridays'e gittim... allahım işte orada hamburger cennetinin kapıları açıldı, viski sevmeyen bir insan olarak jack daniels burger'a o anda vuruldum.ancak ne yazık ki bir süre sonra tgi kapandı, üzdü.
işte tam o zaman cevahir'de carl's jr açıldı, bense anca bu sene zorlu center'da tadabildim. her ne kadar bir tgi olmasa da, fast food hamburger kapsamında, hatta buna x y z gibi adı olan restoranları da katarsak, baya başarılı hamburgerleri bulunmakta. fiyatları bana sorarsanız çok uçuk değil, ortanın üzeri neredeyse ama kesinlikle o tada değiyor. hele de bazı amerikan restoranlarındaki sınırsız içecek olayı da ayrı bir güzel. çalışanları çok kibar, oldukça hızlı. severek yiyoruz. favorim memphis bbq.
ilk başta andrew rannells'ın abartılı ve girls'teki elijah rolüne hayli benzemesiyle pek sevmesem de sonra hafiften saran, özellikle de shania ve rocky'nin döktürdüğü ne yazık ki 1 sezon süren dizi.
justin bartha'nın o sevimli halleri için bile izlenebilir. yapımcısı ryan murphy'dir, hatta ilk başlarda kulaktan kulağa konuşulsa da bariz bir şekilde kendi hayatını anlattığı dizisi de diyebiliriz. arada çok güzel esprileri de vardır.
machete kills filmi soundtracklerinde de yer alan, lady gaga'nın beklenen başarıyı yakalayamadığı artpop albümünden sayılı güzel parçalarından.
i killed my former and
left her in the trunk on highway ten
put the knife under the hood
if you find it, send it straight to hollywood
ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha
ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha
ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha
aura-a-a-a aura-a-a-a
aura-a-a-a aura-a-a-a
aura-a-a-a aura-a-a-a
i'm not a wandering slave i am a woman of choice
my veil is protection for the gorgeousness of my face
you ought to pity me 'cause was always one man to love
but in the bedroom the size of him's more than enough
do you wanna see me naked, lover?
do you wanna peek underneath the cover?
do you wanna see the girl who lives behind the aura, behind the aura?
do you wanna touch me, cosmic lover?
do you wanna peek underneath the cover?
do you wanna see the girl who lives behind the aura?
behind the aura, behind the aura, behind the aura?
enigma pop star is fun, she wear burqa for fashion
it's not a statement as much as just a move of passion
i may not walk on your street or shoot a gun on your soil
i hear you screaming, is it because of pleasure or toil?
do you wanna see me naked, lover?
do you wanna peek underneath the cover?
do you wanna see the girl who lives behind the aura, behind the aura?
do you wanna touch me, cosmic lover?
do you wanna peek underneath the cover?
do you wanna see the girl who lives behind the aura?
behind the aura, behind the curtain, behind the burga
kendi dilediğin müziği seçip dinlemek varken insanların neden, nasıl bu kadar radyo dinlemeyi sevdiğini hiç anlayamadım. 10 yaşındayken ısrarla bir walkman aldırdım o zaman öyle, lisede ipod nano'yla az mı yeri geldi hüzünlendik yeri geldi neşelendik. hele de radyodaki amaçsız, gerçekten geveze muhabbeti yapan programlar radyodan iyice soğutuyor beni.
sinirbozucu tipine rağmen önce up in the air ve sonrasında pitch perfect ile kendine hayran bırakan, 85 doğumlu boyundan büyük yetenekli aktris.
hollywood'un o klasik sarışın-seksi güzel olgusunu ebat olarak benzemese de jennifer lawrence, shailene woodley gibi türdeşi tomboy-cool kızlarla yıkmış, yeni bir nefes getirenlerdendir. pitch perfect'te sesinin ne kadar başarılı olduğundan bahsemeye gerek yok, when i'm gone ve cups aldı başını gitti ama bir no diggity yorumu vardır ki:
bir de birkaç ay önce snl'e konuk oldu ve orada da yine döktürdü.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.