sürekli direnmekten çok sıkıldım artık. ben bütün iyi-kötü emek verip 4 dersten 3ünü veriyorum ama okul sistemini değiştiriyor, okulum zaten yarım dönem uzamış, yok 1 ay ile kaçırıp hala gelip gelmediği tam oturmamış avukatlık sınavına girebilitem oluyor, normalde rahat mezun olabilecekken az daha mezuniyeti de kaçırıyordum, sıyırdı geçti yine. hani ben burada ne kadar önümdeki engelleri birer birer azaltmaya çalışssam da karşıma üçer beşer geliyor, ne bileyim insanın artık buna takati kalmiyor bazen ya. sonra çevremdeki, psikopat, sıyırmış insanlara bakıyorum: onlar bile okulu bitirmiş, hatta sevgili yapmış, işinde gücünde. bütün bü manyaklıklarına rağmen. ne bileyim ya, içine ettiğimin iyi bir insanıyım bunu hak etmiyorum. hadi kilolardı, yalnızlıktı bunları bir nebze geçtim ama insan neye el atsa babayı alınca artık gerçekten usanıyor. o zaman neden iyi bir insan oluyorum, nerede bunun sonucu/ödülü ? hala zamanı gelmediyse gelmeli artık, ben beklemekten çok sıkıldım. gelmeyecekse bende ipimi koparayım bizans oyunları çevireyim, dramalar yaratayım ne bileyim iyi olmanın anlamı nedir o zaman? tamam aç değilim açıkta değilim, elim kolum yerinde, yani buna müteşekkir olmamak değil demek istediğim. onun da ilerisinde bi şey.
belki gay olmaktan, belki kırmızı kafamla ve ailemde kimseye benzemememle hep farklı olduğumu düşündüm, bu zamana kadar da hep ona dayandım. yani bu farklılığın kötü bir farklılık değil, bana özgün, orijinal bir şey olduğunu düşündüm. insanlar ilkokul 2den beri arkamdan konuştu, 22 yaşına geldim hala konuşuyorlar. milletin ağzı torba değil, herkes siz ne yaparsanız yapın istediğini konuşur o yüzden en azından hakkınızda konuşulacak, konuşmaya değer bir şeyler verme düşüncesinde oldum. kendimi farklılıklarımla sevdim çünkü onlar beni ben yapanlardı, sivriliklerimdi. ama son zamanlarda törpülendiğimi, köşelerimi kaybettiğimi hissediyorum. belki çok yüzeysel-narsist gelicek ama bu sebeple hep tanrının benim için bir planı olduğunu hissettim. bu belki milyonlarca filmin dayattıkları belki ne bileyim başka bi şeyden ama hani kendinizi özel hissedersiniz ya, tam olarak o işte. bu özgünlüğümle bu hayatta bir iz bırakacağımı düşünürdüm çocukken. ne bileyim belki gidip bir şey icat edip yenilikleri getirecektim belki de birçok insanın hayatında iz bırakacak biri olacak, bi şeyler yapacaktım. asla o klişeleşmiş, otomatiğe bağlamış sıradan insanlardan olmadığımı/olmayacağımı söylerdim kendi kendime. ama bu son zamanlarda kendimi zımparalanmış, bastırılmış ve yenik düşmüş hissediyorum. hani artık hayatın gerçekliği, adil olmadığı, bazen ne yaparsan yap o kısır döngüye kısılıp kaldığı gerçeği yüzüme çarpıyor ve gerçekten hoşuma gitmiyor. kendimi hiçbiri gibi hissediyorum. sanki bu dünyaya gelmiş, denk gelmiş geçiyor ve gidiyor gibi.
arkasındaki ritm 90lar sonu-2000 başı bir parçaya fazlasıyla benziyor ama tam olarak çıkaramadım. yani tabiki aynısı değil ama baya anımsatıyor insana. sanırım atb - till i come olması lazım.
yakın zamanda hollywood'u esir alan bir hacker tarafından icloud hesabı hacklenmiş, türlü türlü erotik fotoğrafları ortaya saçılmış, üzmüştür.
zaten insanların neden telefonlarıyla orası burası açık fotoğraflar çekilip sexting yaptığını hayatım boyunca anlayamayacağım ama ya jennifer, j-law sen zaten o şirin suratınla, o enfes vücudunla güzelliğe yeni bir yorum getirmiş, coolluğun kitabını yazmış kızsın. ne gereği vardı böyle fotoğraf çekmelere falan, hiç sana yakışmıyor.
aralık'tan beri 5s kullanmama rağmen hala şarjım her gece çıkışımda akşam 9'da %100 başlayıp sabah 5 civarlarında %70lerde oluyor. tabiki pilin ömrünün de baya önemi var ama doğru şarj etme alışkanlıkları ile bu ömür uzatılarak mümkün mertebe şarj derdi olmadan eglenilebilir.
1988 yapımı heathers'ı andıran, başrollerde lindsay lohan, rachel mcadams, amanda seyfried ve lacey chabert'ın rol aldığı 2004 yapımı gençlik komedisi.
hikayesi, afrika'dan amerika'ya taşınan saf, masum cady(lohan) kızımızın klasik lise hiyerarşı üçgenine dahil olma süreci ve devamında gelişen olaylar. evde eğitim görmüş cady, okula gelir gelmez okulun en popüler kızı regina george'un dikkatini çeker. regina (mcadams) ve iki arkadaşı, gretchen (chabert) ve karen (seyfried), okulun en gözde, en havalı clique'dir, hatta diğer öğrencilerin değimiyle ''the plastics''. mükemmel saçlar, mükemmel vücutlar... herkes onlara hayran, herkes onlardan bir parça istiyor. cady kızımız böyle masum masum, bambi gibi takılırken daha sonra evrim geçirir ve regina'yı tahtından etmek için elinden geleni ardına koymaz.
çocukluğunda hemen hemen ne kadar ergen filmi varsa (lindsay lohan'dan olsen ikizlere kadar) hepsini izlemiş birisi olarak mean girls, gerçekten başarılı bir film. özellikle filmin unutulmaz replikleri: you can't sit with us, on wednesday we wear pink, you go glen coco!. film klasik lindsay lohan-hilary duff ekolü teenage filmlere göre baya sükse yaptı, hatta senarist tina fey bu kadarını beklemediklerini ifade etmiş bir röportajında. film, tina fey'in kendi lise anıların biraz da kurgulanarak senaryolaştırılmasıyla çekilmiştir. üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hala da hakkında az çok konuşulmaktadır. bunun en büyük sebeplerinden biri de tabi son dönemlerde filmin repliklerinin yazılı olduğu ''trend'' ürünle(!) olması da kötü bir yan etki haliyle. filmin sonlarına doğru klasik herkesin mutlu mesut olacağı ütopik kısma gelirken cady'nin söylediği şu kısım da aslında ana temayı göstermektedir:
''and that's when i realized: making fun of caroline craft wouldn't stop her from beating me in this contest. calling somebody else fat won't make you any skinnier. calling someone stupid doesn't make you any smarter. and ruining regine george's life definitely didn't make me any happier. all you can do in life is try to solve the problem in front of you.''
sözlüğün daha çok mindblown etkisi yaratan cool filmseverlerinin her ne kadar pek sevmeyeceği bir film de olsa, gerçekten 90 dakikanızı ayırıp izleyebileceğiniz güzel bir komedi.
ayrıca filmdeki ''saçlarını arkaya atınca seksi olan'' yakışıklı esas çocuk jonathan bennett'in gay olduğu söylentileri de dolaşmakta son yıllarda.
film ne yazık ki, vahşi hayatta güçlü olanın ayakta kalacağını tezini de bir anlamda göstermektedir bize. lindsay kızımız daha slutty party girl olmadığı için oyunculuk anlamında da fena değildir filmde.
yine söyleneceğim çok şey var ama sıra sıra, en güncelinden gideyim.
okuldan kendi arkadaşlarımı genel olarak sevsem de ne zaman gece çıksak sürekli bir sorun, bir drama yaşanır. liseden çok yakın bir arkadaşımla 6-7 hiç kopmadık ve hep görüşürüz, böyle olunca ben de onların arkadaş grubuna dahil oldum. her ne kadar kendi arkadaşlarımla kafa olarak uyuşsak da, arkadaşımın arkadaşlarıyla çok daha rahat, tasasız, iyi eğlenebiliyorum. hani artık onlar da benim arkadaşım oldular şu 4 yıl üniversitede.
bu yaz yine pek iyi geçmedi ama en azından geçen yaza göre daha iyiydi diyebiliriz. kulağa belki yüzeysel gelicek ama gece, özellikle de cts çıkmayı seven biriyim. bu da içip dağıtayım ya da x'e gidip kendimi göstereyimden çok dans etmeyi sevdiğimdendir. türkçe popla da pek aram olmadığı için zaten bana göre bir yer bulmak hep zor. neyse, bütün yaz, 3 ay her gece evde bayarken en son cts akşamı bu arkadaşım aradı bi şeyler yapalım gelir misin diye. ben de yeter ki evden çıkayım dünden razıyım çıktım gittim. masada, benim de çok sevdiğim, hem de meslektaşım bir arkadaş var, böyle sözünü esirgemeyen, ''harbi'' diyebileceğimiz kızlardan, çok da severim kendisini. neyse, laf lafı açtı bilmemne derken birilerini kesiyordu, ben de güldüm vs bi an bana ''noldu sen böyleleri sevmiyor musun'' gibisinden bir şey dedi, o anda dondum kaldım. aynı kız yine yazın gittiğimzi bir eventte masamıza gelen, sarışın emoji tipli gay olduğu bariz çocuğu göstererek de bana ''senin tipin değil mi?'' demişti, o zaman da yine bi kalakalıp konuyu savsaklamıştım.
out değilim ama az çok herkes kimin ne olduğunu bilebilir, böyle olup da şöyle davranmadığımdan, olduğum gibi biriyim. bu konuda kimseye açılmamışken, her ne kadar tahmin edilse/benim yokluğumda eminim ki lafı ortaya gelse de, ben kendimi böyle ortaya açmamışken bana bir anda bu konuda gelinmesi kendimi çok ihlal edilmiş hissettirdi. yani bu ''aaay açığa çıktım!'' değil ama ben hazır değilken, en azından biliyorsan da kale alma, ben zaten bunu açığa çıkarırsam doya doya ifade edersin düşüncelerini. bilmiyorum, o an bana çok gafil avlanmışım gibi hissettim.
böyle umut verici hikayelerin yanı sıra bir de madalyonun diğer yüzü var.
olay amerika'dan. georgia'lı 19 yaşında daniel pearce, geçen kasım'da ailesine açılma ihtiyacı duyuyor. bunu kendisini oluşturan şey olarak tanımlıyor ancak ne yazık ki ailesinin tepkisi hiç olumlu değil, kendisinin en kısa zamanda evden taşınmasını istiyorlar ''seçtiği yol yüzünden''... videonun 3:20 anından sonra (tahminen) annesinin saçmalıkları ve daha sonra kendisine saldırılması olayı daha da kabul edilemez kılıyor. kendini, olduğunu gibi ifade etmek isteyen gencin ailesi tarafından sadece manevi değil fiziksel olarak uğradığı şiddet yürek burkuyor, hele de bu zamanda sözde ''özgürlükler ülkesi'' amerika'da.
videoyu daniel'ın erkek arkadaşı paylaşıyor ve çok kısa bir sürede video virallaşıyor. ne daniel'ın ne de erkek arkadaşının bunu yapma sebebi aileyi utandırmak değil, erkek arkadaşı bunu daniel'ın geçim masrafları karşılamak için oluşturduğu bir bağış sitesi türevinde paylaşıyor sanırsam. şu ana kadar da 100.000$'a yakın toplanmış daniel için.
kendi ailesinin benimsemeyi geçtim, bir çatı vermeyi makul görmediği oğulları için başka insanların bu denli cömert olması umut verici. şu hayatta hala düzgün insanlar var dedirtiyor.
buna inanmıyorum ve bu sebeple özellikle ailemden çok laf işitiyorum.
sabahın 7sinde zar zor kalkmışım, yarı uykulu walking dead zombileri gibi yürürken evde/okulda vs insanlara içimden de gelmediği için günaydın demekle kimse bir şey kazanmıyor. evet belki toplu yaşamanın ve görgü kuralları çerçevesinde bir olgu ama açıkcası bana anlamsız geliyor. zaten hiçbir zaman güzel başlamayan o sabaha benim ya da herhangi birisinin günaydın demesi ile aydın olamayacağından bana gereksiz enerji harcaması olarak geliyor.
televizyonda denk gelmemle haberdar olduğum, yeteri ilgiyi görmemiş güzel bir george michael parçası.
why can't you do it?
why can't you set your monkey free?
always giving in to it -
do you love the monkey or do you love me?
why can't you do it
why do i have to share my baby with a monkey?
oh i count to ten
but i don't know how and i don't know when
to open my eyes
if you kiss me again
like you did just now, like you did just then -
i've had the rest
now it's time i had the best
so you tell me that you won't do anymore
well i'd write your heart a letter
but i think you know me better
if i keep on askin' baby, maybe
i'll get what i'm askin' for
why can't you do it?
why can't you set your monkey free?
always giving in to it -
do you love the monkey or do you love me?
why can't you do it
why do i have to share my baby with a monkey?
oh i hate your friends
but i don't know how and i don't know when
to open your eyes
yes the monkey's back again
do you want him now like you did back then?
i tried my best
but your head is such a mess
so i guess that i don't want you anymore
well you say you care about me
that you just can't do without me
but you keep on dancin' baby
'til that monkey has you on the floor
why can't you do it?
why can't you set your monkey free?
always giving in to it -
do you love the monkey or do you love me?
why can't you do it
why do i have to share my baby with a monkey?
don't look now
there's a monkey on your back
don't look now
there's a monkey on you...
hey there, sugar baby, saw you twice at the pop show
you taste just like glitter mixed with rock and roll
i like you a lot, lot, think you're really hot, hot
know you think you're special when we dance real crazy
glamophonic, electronic, d-d-disco baby
i like you a lot, lot, all we want is hot, hot
boys, boys, boys, we like boys in cars
boys, boys, boys, buy us drinks in bars
boys, boys, boys with hairspray and denim
and boys, boys, boys, we love them, we love them
baby is a bad boy with some retro sneakers
let's go see the killers and make out in the bleachers
i like you a lot, lot, think you're really hot, hot
let's go to the party heard our buddy's the dj
don't forget my lipstick i left it in your ashtray
i like you a lot, lot, all we want is hot, hot
boys, boys, boys, we like boys in cars
boys, boys, boys, buy us drinks in bars
boys, boys, boys with hairspray and denim
and boys, boys, boys, we love them, we love them
boys, boys, boys, we like boys in cars
boys, boys, boys, buy us drinks in bars
boys, boys, boys with hairspray and denim
and boys, boys, boys, we love them, we love them
i'm not loose, i like to party
let's get lost in your ferrari
not psychotic or dramatic
i like boys and that is that
love it when you call me legs
in the morning buy me eggs
watch your heart when we're together
boys like you love me for ever
boys, boys, boys, we like boys in cars
boys, boys, boys, buy us drinks in bars
boys, boys, boys with hairspray and denim
and boys, boys, boys, we love them, we love them
boys, boys, boys, we like boys in cars
boys, boys, boys, buy us drinks in bars
boys, boys, boys with hairspray and denim
and boys, boys, boys, we love them, we love them
boys, boys, boys, we like boys in cars
boys, boys, boys, buy us drinks in bars
boys, boys, boys with hairspray and denim
and boys, boys, boys, we love them, we love them
meg rosoff'un aynı isimli romanında uyarlanan, yönetmen kevin mcdonald'ın 2013 yapımı özgün hikayeye sahip filmi.
başrolde atonement, hanna gibi filmlerinden hatırlanabilecek saoirse ronan var. hikaye ise şöyle : daisy (ronan), terör saldırılarının yükseldiği dünyada amerika'daki evinden ingiltere'deki kuzenlerinin yanına gelir. ilk başta kale almadığı kuzenleri ile sonradan yakınlaşır ve yaklaşan savaş ortamıyla olaylar gelişir.
saoirse ronan'ın ne kadar yetenekli olduğuna değinmeyeceğim çünkü zaten filmin konusu çok güzel, çok yalın ve özgün. aslında tam olarak yalın denemez; post apokaliptik bir dönemde geçiyor film. ilk başta uzak durduğu kuzenleriyle sonrasında bağ kuran punk kız olgusu ile ilk başta biraz klişe gelse de biraz sabrederseniz sıkıcı da dursa çok güzel bir aşk hikayesini de barındıran bir film gerçekten. daisy'nin o sürekli bu ortamda tek başına ayakta kalmaya çalışan kız olgusu filmin başlarında alakasız gelse de bu survivor modu filmin devamında gerçekten survivor olduğunu gösteriyor bize. hele de, kuzeni piper'ı kurtardığı o ormanda gözünü kırpmadan adamları vurması... yalnız kurt takılıken kızımız aileye gitgide bağlanıyor, o aileden askerlerin zorla çekelemesiyle ayrıldığı sahne ve o geri dönüşü... eddie ile arasında aşkın masumiyeti, o kadar saf ki. aslında kuzen oldukları düşünülürse ensest kapsamına girebilecekken filmde nedense bu ikili çok romantik geliyor göze. terör saldırıları iyice arttıktan sonra alıkonuldukları yerden çıkan kriz sayesinde firar eden daisy ve piper'ın o mutlu mesut yaşadıkları kırsala dönme arzusu filme çekiyor. özellikle de daisy'nin eddie'e geri geleceğine ilişkin söz vermesi, binbir hadiseye rağmen harabeye dönen evde eddie'yi bulamamışken son dakikada ormanda dayaktan neredeyse ölecek halde bulması ve filmin sonlarında eddie'nin iyileşmiş ama aslında tam iyileşmemiş ama daisy'nin filmin ortasında dediği filme de adını veren ''this is how i live now'' sahnesi... eddie'nin kanadı kırık şahini iyileştirmesi olgusuyla filmin sonu bu noktada birleşmiş, bu sefer kanadı kırık şahin eddie olmuş ve daisy onu iyileştiren. filmin sonunda yine aynı cümlesini tekrarlarken, eddie sarılıp bunu söylediğinde o hayattan soğumuş, punk survivor kız gitmiş ve yerine aşk ile sarılmış mutlu bir insan gelmiş. bu yüzden film gerçekten çok özgün, çok farklı bir etkiye sahip bence.
ayı ile kast edilen geniş, heybetli olmak yanlış anlamadıysam ama birçok kişinin gözündeki ayı imajı ise kaslı, güçlü ve böyle yapılı arkadaşlar. o yüzden ayılar olarak da bir ayrım mevcut.
komedi-polisiye severlerin fazlasıyla beğeneceği, sırf güzeller güzeli kristen bell için bile izlenebilecek dizi.
neptune kasabasında yaşayan veronica (kristen bell) bir lise öğrencisidir. kendisi önceden parçası olduğu arkadaş grubundan erkek arkadaşının kardeşi ve en yakın arkadaşı olan lily'nin ölmesi ile uzaklaşır, kısacası artık popüler çocuklardan değildir. bu züppelerle dolu neptune high'da okuyan veronica kızımız boş zamanlarında kasabanın eski şerifi olan babasının dedektiflik bürosunda dedektiflik işlerine girişir. sadece güzel değil, bir o kadar da akıllı olan veronica her bölümde ayrı bir gizemi çözer ancak ilk sezonda özellikle en yakın arkadaşı lily'nin katilini bulmaya odaklanır.
tabi sadece olaylar bu kadar değil, veronica'nın özel hayatı da pek bir karışık, kendisi gittiği bir partide uyuşturulup tecavüze uğramıştır. dizinin ilerleyen sezonlarında türlü türlü aşk üçgenlerinde dörtgenlerinde kalacaktır. veronica kızımız babasının lily'nin katili olarak şehrin en zengin adamını suçlaması ile iyice lisedeki hiyerarşide alt sıralara düşmüştür. bir zamanlar lüle lüle sarı saçları ve ayağında uggları ile partyleyen veronica artık kısa saçları ve fotoğraf makinesiyle babasının arkasından dedektiflik yapmaktadır.
hafiften buffy the vampire slayer'ı andırsa da dizi, kristen bell'in başarılı oyunculuğu ve veronica'nın lafını esirgemeyen, boyuna bakmadan herkese kafa tutan tavırlarıyla gerçekten güzel bir dizi. kristen bell dizinin fanlarına marshmallows diye hitap etmektedir çünkü dizinin ilk bölümlerinde veronica'nın sidekick'i wallace kendisine "you're a marshmallow, veronica mars, a twinkie." diyerek dışı sert içi tatlı karakterine atıf yapmış ve böyle kalmıştır. 2004-2017 arası 3 sezon süren dizinin ayrıca 2014 ilkbaharında sadece 1 aylık kısa bir sürede fanlarının destek verdiği kickstarter projesinde toplanan para ile filmi de çekilmiştir.
öğlen kalkınca hazır evde yalnızken güzel bir kahvaltı edeyim dedim ki pek kahvaltı insanı değilimdir. sonra baktım evde ekmek yok, bu sıcakta ve bezginlikte hiçbir güç beni markete götüremeyeceğinden en iyisi kendim üretime geçeyim dedim, oturdum hamur yoğurdum.
aslında gözleme yapmayı hedeflemiştim ama yapım aşamasında daha çok çiğbörek oldu benimkiler.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.