kulaklıkla müzik dinleyene ısrarla soru soran insan
sorsun sormasına da yolda giderken arkadan omzuma dokunup, kulaklığı çıkarıp dönene kadar lafını bitirmesi o kadar değil de, "efendim, ne dediniz" diye sorduğunda yüzünde koca bir öfff ifadesiyle dediğini tekrarlaması yok mu...
otter
dördüncü yargı paketi
lafta kulağa hoş gelen (ennn demokrat ülke olma yolunda bir dev adım daha), ama şu on küsur yıla bakınca yine yeni yeniden "eee ne oldu şimdii" dedirtecek türden düzenleme gibi. özellikle şu dönem için yerinde bir hareket mi, yoksa göz boyama mı göreceğiz. ama bu gör(eme)melerin sonucu, yine bize uzun yıllara patlayacak.
umarım yüzümü bu sefer kara çıkarırlar.
ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar
inxs - elegantly wasted
agent provocateur - agent dan (feat. shaun ryder) (u.n.k.l.e. remix)
trent reznor - quake theme (persia inversion)
jesus jones - zeroes & ones (aphex twin reconstruction #1 mix)
henry mancini - midnight cowboy
hug buddy
dibimden sürekli gelip geçen fuckbuddy kardeşliği ile bir türlü kanımız uyuşmadı. neden bilmem. (yalan!)
fakat uzağımdan bile geçmeyen hugbuddy kardeşliği... ne olur ben onu görsem, ya da o beni de görse.
ölür müyüz?
ayı sözlük yazarlarının ortalama erkek beğenisi
hem buraya aday-aday-adayı bulmaya gelenler diye başlık altında bu tür insanları küçümse, hem de her tip "aranan özellikler" başlığında özellikler döşe.
facebook'tan önce, insanlar e-posta ile paylaşım yaparken "tweety şans kuşu", "500 kişiye gönderenin dilediği olacak", "höthöt böceği seni gördü" gibi postalar gelirdi. sonra tanıdığın neredeyse herkes, "ben sana gönderiyorum ama sen bana sakın gönderme, ha ha inanmıyorum tabii ama ya tutarsa" diye paylaşırlardı. kabus gibi. ama bu durumun turnesol kağıdı işlevi de yok değildi hani. bakmasını bilene.
bu da onun gibi bir şey işte.
faka bastın
biliyorum, çok kötü, ama....
fucka bustin'
dünyaya at gözlüğü ile bakmak
at gözlüğü ile bakmak ile bildiğini okumak arasında ince değil, bayağı bir kalın çizgi olsa gerek. zaten at kendi bildiği yoldan gitmesin diye bakış açısı "daraltılır". bakış açın ne kadar "daralırsa" seçenekleri, dolayısıyla da seçim şansı o kadar azalır. adı kötüye çıksa da, sahiplenilmese de neredeyse hepimizin, bir konuda olmasa bile başka bir konuda at gözlüğü takmayı tercih etmesinin nedeni rahatlatıcı olmasıdır. her ne kadar bir zeka göstergesi, özgür irade ifadesi olarak görülse de karar vermek, bazen fazladan kafa çalıştırmayı, bazen kıçını yerinden kaldırmayı, yeri geldiğinde kendi egonu zorlamayı, sınırlandırmayı, korkularını sınamayı gerektirebilir. bazen heteroseksüel bir kişinin homoseksüel bir kişiyi zor anlamasının nedeni, gay birinin biseksüel birini, kalabalığı seven birinin yalnızlığı seven birisini, dolaysız seksi seven birinin ısrarlı romantik birisini (aslında, çoğunlukla karşılıklı olarak) anlamasının zorluğu da budur.
empati diye bir kelime var, bakmayın bu kadar sık kullanıldığına. hiç kendi kendimizi de kayırmayalım. sadece sözlük anlamını bilmek yeterli değil. anlamını gerçekten sindirip empati kurma zahmetine girebilen insan o kadar az ki...
dünyaya at gözlüğü ile bakmak
at gözlüğü prensipleri:
1- takması çok kolaydır
2- (kendinde) takılı olduğunun farkına varılmaması çok kolaydır
3- başkasının taktığını düşünmek çok kolaydır
4- takıldığında hayat çok kolaydır
5- at güzel bir hayvandır
6- insan güzel bir hayvandır
7- dünyadaki en akıllı varlık (hayvan) olduğunu düşünen insana at gözlüğü takmak/taktırmak/takıştırmak çok kolaydır
8- bunları yazarken "ha ha ha, aptal insanlar, tabii ki benim at gözlüğüm yok, yoksa nasıl yazabilirdim bunları" diyerek hin hin gülmek çok kolaydır (bkz. madde 2)
vampyros lesbos
geçen hafta kaybettiğimiz jesus franco biraz da ikonik adı nedeniyle en bilinen filmlerinin başında gelir. adının yaratacağı beklentiye karşılık, bolca çıplaklık ve sevişme sahnesi içerse de pornografik olduğu söylenemez. gerçi franco'nun erotik/pornografik alternatifli çektiği sahnelerin olduğu filmleri var ama vampyros lesbos o filmlerden biri değil. franco'nun neredeyse her filminde bulunan eşcinsellik, sadece iki kadının sevişmesinden ibarettir. yine de istismar içerikli b-sineması (hatta bazı zamalar z-sineması) kapsamına giren filmler yapan birinin bu yönde eleştirilmesi de (kendi içindeki tutarlık açısından) manasız kalacaktır.
ilk izlediğimde beni epey hayal kırıklığına uğratan (artık ne bekliyorsam) vampyros lesbos, kötü oyunculuğu ve kötü yönetmenliği (ki aslında 100'ü çoktan aşmış filmi arasında sayısı az da olsa mücevher gibi filmleri de vardır) zamanla sevdiğim bir film haline geldi. aslında b-filmi sevenler için bile kısıtlı bir çevrenin sevebileceği filmin manfred hübler & siegfried schwab tarafından yapılmış müziklerine ise muh-te-şem. psychedelic, jazz (franco kendisi jazz meraklsı idi), funk ve deneysel müziğin sınırlarında dolaşan müziği dinlerken kafayı bulmak için çok da uğraşmaya gerek yok kanımca. filmin müzikleri sexadelic dance party adı altında (sie tötete in ekstase ve der teufel kam aus akasava'dan da parçalar içerecek şekilde) 1995 yılında ingiltere'de basıldı ve epey bir ilgi gördü. hatta bu ilgi üzerine 1997 yılında the spirit of vampyros lesbos adıyla (rockers hi-fi, doctor rockit, witchman, cristian vogel, dj hell, two lone swordsmen, alec empire gibi önemli isimleri içeren) remix bir albüm yayınlandı.
sonuçta, vampyros lesbos kült bir film, b-sineması açısından hem özel hem de önemli bir film. ayrıca bir soledad miranda unsuru var ki...
ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar
amon tobin - training (splinter cell chaos theory)
plastikman - spastik
deadmau5 - raise your weapon
u.n.k.l.e. - hold my hand (dubfire remix)
system 7 - space bird
(bu parçaların toplamı 40 dakikayı buluyor. "şu ana" girer mi? girmez tabii. ama ben yaptım, oldu!)
kezban
bir "yargıladım, noktanı koydum" klasiği: kezban'ın suçu ne? s.03.ep.25
yine mi bamya
"one man's trash is another man's treasure"
groove is in the heart
the chills that you spill
up my back keep me filled
with satisfaction when we're done
satisfaction of what's to come i couldn't ask for another...
...şeklinde içli sözlere sahip, yıllardır tatlılığından bir şey yitirmeyen "supa" bir dans klasiği. şarkının bel kemiği olan bas melodisi herbie hancock'un (michelangelo antonioni'nin gizemli klasiği blowup için hazırladığı) bring down the birds parçasından alınmadır. (parçanın kendisi de tam danslıktır)
bu şarkıyla aynı albümde bulunan what is love? parçası; yaşı otuzun üzerinde olanlar hatırlayabilir, 90'ların başında star tv'de jenerik müziği olarak kullanılıyordu.
deee-lite bir ukraynalı (super dj dmitri), bir japon (towa tei) ve iki amerikalı'dan (lady miss kier, dj ani) oluşan bir grup. toplam üç albüm, iki toplama bir de remix albümleri mevcut. kendilerine hala gözüm gibi bakmaktayım.
david guetta
kendisi aslında 90'ların başından beri bir şeyler çıkarsa da ben 2001'de çıkan love don't let me go'ya bayılmıştım, ki bana göre eskimeyecek bir dans parçasıdır. ilk albümü just a little more love, yükselişe geçen (kendine has) fransız elektronik dans müziğinin en oynak ürünlerinden biridir. devamında gelen guetta blaster'ı ilki kadar vurucu bulmasam da, özellikle sağlam dj'lerin yaptığı remixlerle epey süre oyalamıştı beni. (cici deep dish) hadi pop life'a da çok bir şey demeyeyim ama adamı küresel şöhret haline getiren one love ve ötesi benim koptuğum yerdir. başarılı mı? evet, hem de çok. ama artık bana hitap etmiyor. (yalnız, hem sia'nın sesi hem de çok beğendiğim videosuyla she wolf 'u gerçekten beğendim. ama videosuz o kadar da etkilemiyor.)
sigaradan nefret eden insan
sigaradan nefret etmiyorum, çünkü durduğu yerden bana zarar vermiyor.
sigara içen insandan nefret etmiyorum. etmem için çok daha fena şeyler yapması gerekiyor.
ama, ikisinin arasındaki ilişki yok mu? hani bazı arkadaşlar vardır, bunlar ilişkilerini evrenin meselesi haline getirirler, gecenin bilmem kaçında arayıp yardım isterler, tavsiyede bulununca da kıskanıyorsun derler. bana ne, ne halin varsa gör desen ıslak köpek bakışlarıyla geri dönerler, sen de kıyamazsın, kucaklarsın. sonra aynı seremoni tekrarlanır ya. herkesin değil ama bazılarının durumu (lafım özellikle bu satırları okuyamayacak kimi sevgili arkadaşlarıma) aynen böyle.
saygılarımla
fuck buddy
yapılmasını normal karşıladığım, hatta gayet mantıklı gelen, kişilerin özeli olduğu için büyük laflarla eleştirilmesini yanlış bulduğum, ama şu zor aşık olan, anti-muhafazakar halimle bile hayatımda bulundurmak istemediğim türden bir arkadaşlık türüdür. bu da benim özelim.
bastards
ömer süleyman'ın 2011'de björk için yaptığı, tipik mistik/egzotik esintiler taşımayan remixleri piyasaya çıktığında, bizdeki dergilerden birinde şöyle bir yorum yapılmıştı: "içinde björk var diye her şeyi sevmek zorunda mıyız?"
bazen beyaz türk olmak ne kadar da zor oluyor, değil mi?
la cucaracha
özünde bir hamamböceğinin bacaklarından birini kaybedip beş bacağıyla yaşadığı yürüme zorluğunu anlatan şirin, oynak bir meksika halk şarkısı. şarkının ritmi de, böcüğün yürüyüşünü taklit ederek bir ritmi atlar. zamanla şarkıya yeni sözler eklenmiş, türlü çeşitli varyasyonları çıkmıştır. özellikle meksika devriminden sonraki protest içerikli varyasyonları en bilinen halleridir.
patti smith
sadece müzik için değil hayata karşı duruş olarak da çok çok önemli bir figür. punk denilen şeyin sadece şımarıklık/serserilik olmadığının en büyük kanıtlarından biri. lakin artık böylelerinin sayısı çok az. bilinen klasikleri bir yana wim wenders'in until the end of the world'ü için eşi fred smith ile yaptığı it takes time... nasıl desem... hala tüylerimi diken diken ediyor.