kuzey amerikayı etkisi altına alan şiddetli ve severe kış koşulları nedeniyle zor günler geçirdiği düşünülen yazarımızdır. bir rivayete göre bugünkü entrysi neticesinde* galeyana gelen bazı yazarcanlar kendisini hunharca ısıtmak için yola koyulmuşlardır. *
doğal bir sonuç ama eksik bir önerme gibi görünmektedir. sanki asıl anlatılmak istenen: ayı sözlük yazarlarının hala sadece ayı sözlükte yazması gibidir. fakat bu bile bir sorun olmaktan uzak, doğal bir şeydir. sonuçta hissettiklerimiz ve ideallerimiz noktasında lgbt bireyler olarak pek çok ortak noktamız vardır ve bu açıdan sözlüğümüz bizim için en uygun yerlerden biridir. (tabi genellerken bizi tanımak isteyen heteroseksüel yazarlarımızı da gözardı etmemek gerekir. neticede sözlük herkese açık bir platformdur.)
aslında bir çoğumuz toplumumuzda azınlık olan bir takım değer yargılarına sahip olduğumuz için şanslı atfederiz kendimizi. en iyi ne yenir, ne içilir, nerde ne bulunur, ne okunur, nasıl davranılır... gibi konularda sahip olduğumuz bilgiler neticesinde gelişmişlik timsaliyiz. hadi iyi hoş güzel ama yaşayışımızla güzel bir noktada olmaya çalışan insanlar olarak, toplumdaki kimliğimiz konusunda ne yapabiliriz? krem dö la krem alışkanlıklarımızı, keyiflerimizi 1. sınıfmışçasına yaşarken, toplumun çoğunluğunun bizi hilkatgaribesi olarak görmesini göz ardı ettiğimiz bir tür tesettürümüz mevcut. bu da tezatın dik alası olarak daima bizi zorlamaktadır.
zaman içerisinde sözlüğü cazip bir hale getirdik elbette. ama bunu cazibeden daha farklı yönlere çekmekte biraz zorlanmaktayız. sonuçta toplumda belli başlı kurtarılmış bölgelerimizde istediğimizi yaşayıp duruyoruz ama bu denli pasif yaşayışla kendimizi baltalıyoruz. bizden olan, bizi destekleyen stk'ların, yazarların, düşünürlerin yeteri kadar arkasında duramıyoruz. onların seslerini ve onların nezlinde kendi sesimizi gürleştiremiyoruz. bu elebtteki çok kolay bir şey değil fakat korktuğumuz kadar da değil. hayatımız hakkında söz sahibi değil sadece seyirci olmamız haliyle dokunuyor insana.
bu lafları burda edip bu konuda kendimi sıyırmaya çalışan tuzu kurulardan değilim. hepimzin olduğu kadar bunun vebali benimde boynuma. velhasıl kelam başlık çerçevesindeki muallakta kalan ama boş yerleri düşündüğümüzde ortaya çıkan sonuç budur.
kimi zaman başarılı bir kolajdan sonra koliden daha bir dadlı olabilen zevk unsuru. başka bir bakış açısıyla peçete ve el ile yaşanan bir grup etkinliği.
emeklerimizi hayallerimize ulaştırsın, beklentilerimizi kötü çıkartmasın, kötü çıksa bile kazandırdıklarını fark ettirsin yeter. bunlar olduktan sonra varsın milli piyangodan çıkan parayı ayakakabı kutusuna koymak nasip olmasın. *
zamanının çok ötesinde olan, türk televizyon tarihini en sahici, samimi, gerçek yapımlarından biridir. orta yaş bunalımında, zampara, barmen muhsin ile muhsin'in eski eşi olan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, hayata direnen ve sürekli kendini keşfeden şehnaz'ın ve çevresinin hikayesidir. kim ne izlerdi o zamanlar bilemiyorum ama biz ailecek bunu izlerdik* bu dizide en çarpıcı olan şeyde dialoglardı. uzlaşan, saygı gösteren ama kendini ezdirmeyen, istediği gibi yaşayan alışan, çalışan şehnaz ve muhsinin deli romantik dialogları bu diziyi tadından yenmez hale getiriyordu. hayatın en doğal halinin görülebileceği dizi malesef türk aile yapısına uygun değil gerekçesiyle bıçak gibi kesilip bitirilmiştir.
nice nice insanları ilk kez burada tanımışızdır. mesela nejat işler*, ayşe tolga*, selda özer*, günay karacaoğlu*, macide tanır*... bu liste böyle uzar gider.
diziyi izleyenler şehnazın ve muhsinin dert ortaklarını anımsarlar. şehnaz ın en büyük dert ortağı rukiyedir. aslında rukiye bir terzi patronu , siyah, cansız bir mankendir+ ama dizinin en keyifli yanlarından biri de şehnazın rukiyeye dert anlatmasıdır. elbette muhsin'in de bir dert ortağı vardır. o da duman rengi kedisi kısmet'tir. aslında şehnaz da muhsin de ayrılsalar bile bitmeyen aşklarını farkında olmadan rukiye ve kısmete anlatır, şikayet eder durulardı. kendi adıma bu dizinin hayatımda çok çok önemli bir yeri daha vardır. o da muhsin'in kedisi kısmettir. malum o zamanlar insanların george, john, pepsi gibi yabancı adlara duyduğu bir hayranlık vardı. hal böyleyken hayvanda türkçe bir ad konulması nadirdi. bu benim çok ama çok dikkatimi çekmişti. kısmet adı daha kendine has gelmişti ve işte bu sebepten gelecekte sahip olacağım hayvanın adı olarak tayin etmiştim. ta o zamanlar bir hayvanım olsun kısmet adını koyacağım derdim dururdum. gel zaman git zaman yıllardan 2001, selamiçeşmede bir kedi takılır peşime, eve gelir ve 12 yıldır benimle yaşar. işte böylece kedimin ismi de hikayesi de muhsin'in kısmeti kadar özel hale gelir.
genel anlamda heteroseksüel iki yüzlülükten yakınıp bu önermeye katılmak bazen mümkündür. ama unutulmaması gereken şey; iki yüzlülük sadece heteroseksüellere özgü değildir. bu gibi durumlarda kişisel olarak dost kavramını ve etraftaki dünyayı gözden geçirmek gerekebilir.
açlık oyunları 2 filminin sonunda duyduğumda armonisi ile beni kendine çeken coldplay şarkısının adıdır. elimden gelse sinema salonunda sessiz çıkın lan parçayı anlayamıyorum diyecektim. neyse gel zaman git zaman dünya hallenmesi koşturmaca arasında aklımdan çıktı. ta ki fim tanıtımını görünceye kadar. aklıma gelir gelmez parçayı buldum, dinledim ve taptım. sözlerinin fazlasıyla ulvi olduğu aşikar. bu zamana kadar yaptıkları performanslar neticesinde coldplay gözümde günümüz halk ozanlarıdır.
sözleri:
some saw the sun
some saw the smoke
some heard the gun
some bent the bow
sometimes the wire must tense for the note
caught in the fire, say oh
we're about to explode
carry your world, i'll carry your world
carry your world, i'll carry your world
some far away
some search for gold
some dragon to slay
heaven we hope is just up the road
show me the way, lord, 'cause i... i'm about to explode
carry your world, i'll carry your world
carry your world, i'll carry your world
atlas parçalarını açlık oyunları 2 nin sonunda duyduğumda beni yine beynimden vuran anglosakson müzik grubu. şahsen tabiri caiz ise günümüzün halk ozanları olarak görürüm.
türkiyedeki ilk modern ruh ve sinir hastalıkları hastanesini açan zaatı muhteremdir. bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin halk arasında söylenegelmiş çok çok eski lakabıdır aynı zamanda.
son 10 yıl içerisinde kamuoyuna yansımış ya da yansıtılmamış düzinelerce gay ve trans nefreti olayı vardır bursa'da. son üç yılda 15 ten fazla trans ve eşcinsel türlü sebeplerle öldürüldü. bunların ancak bi kaçı medyaya yansıdı. gerisi sümenaltı... dahası burda sorgusuz sualsiz lan ibne diye saldırırlar ruhunuz duymaz. çünkü bursa ülkenin kültürel çeşitliliği istanbuldan sonra en çok olan yeridir. hal böyleyken kültürel çeşitliliği hazmetmemiş anlamamış bir sosyokültür hakimdir.
bir bursa kanunu olarak gaylerle kuytuda sikişilir, kamuda görünce zorbalık yapılır ya da saldırılır. saldırırsa içindeki dürtüyü bastırıyor ve rahatlıyor sanıyor andavallar. yani kısacası klasik muhafazakarlık , aşırı milliyetçilik yuvası davranışları had safhadadır. lgbti yaşamı için dengesiz, extra temkinli olunması gereken ve diğer metropollere göre kısıtlı rahatlığı olan bir yerdir. herhangi örtülü ya da resmi gay cafe ya da mekan yoktur. şehir genelinde gay toplanma alanı, bir hotpot oluştuğu anda milliyetçiler gelir olay çıkarır. yıllar önce bursa'da düzenlenen onur yürüyüşüne katılanlara sokak dayağı atılmış, linç etmeye kalkışılmıştır. nasıl bir hazımsızlık siz düşünün. madi , koli , laço , sipet ...vb gibi genel lubunca kelimeleri konuşurken bursa'da anlaşılmayacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
iyi yanı hiç mi yok... nilüfer ilçesi ülkenin en refah 10 ilçesinden biridir. nilüfer belediyesi lgbti kapsayıcı olmaya calışır. iyidir ama burada yaşam şehrin diğer bölgelerine göre oldukça pahalıdır. araban varsa orda yaşamaya çalışırsın. özgür renkler lgbti derneği nilüfer belediyesi desteği sayesinde faliyet göstermektedir. dernek ve belediyenin ortak çalışmasıyla anonim test merkezi kurulmuştur.
şehrin batısı nispeten daha iyi görünse bile bursa'nın huyunu suyunu alan herkes ilk paragrafta bahsettiğim örtük davranışlara sanki kuralmış gibi uyar. hani bir yazar tayin düşünüyorum demiş. bunları söylemek boynumun borcudur.
her daim arayışta olan bireyin saplantılı alışkanlığıdır. , bünyeye maymun iştahlılığı olağan karşılatmaktan başka bir işe yaramayan, belli olunmadığı düşünülse bile aslında kendi aramızda trafik lambası kadar dikkat çeken bir uygulamadır. sürekli açık kalması ciddi sağlık problemlerine yol açar.
gönülden sürgün edilmekle sonuçlanır genelde. sizden daha iyisini bulduğu düşünüldüğünde kralı tanınmaz. böylece aşkınızı kimsenin bulamayacağı uzaklara taşımanı gerekir ve öyle yaşamaya mahkum kalırsınız.
* 5-6 yaşlarındaykende bir deniz maceram vardır. yazın sahilde tanıdık ailelerle düzenlenmiş bir plaj aktivitesiydi. bende suyu seven, derisi sünger bob olana kadar sudan çıkmayan bir çocuktum. tabiki annem bu durumu ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir çocuk olduğumu bildiği içinde sürekli diken üstündeydi. * ne hikmetse yüzmeyi bilir halde doğmuştum ama önlem olarak kolluk takarlardı. o kolluklar her 5 dakikada bir ailem tarafından takılır ve benim tarafımdan çıkartılırdı. kıyıda oynamayı reddederdim her zaman. açılmak isterdim.
neyse tüm aileler denizin, yaz gününün tadını çıkartıyordu. * gruptaki erkekler mangal, tavla alıp, sandala atlayıp biraz açılmayı planlıyorlardı. kadınlar ise güneşlenip dedikodu yapmayı. *. hal böyleyken bende babamlarla tüm erkekler gibi sandala binmeyi istedim. annem buna pek sıcak bakmıyordu. ama babam ben hallederim bir şey olmaz havasındaydı. öyle böyle derken bende sandal ekibine dahil olmuştum artık. çünkü yanımızda diğer ailenin ben yaşlarındaki bir oğlu daha vardı. onun binmesi ama benim binmemem ufak çaplı bir kriz çıkartacağıma delaletti. * neyse biz ikisi mayolu çocukla birlikte toplamda 6 erkek olmak üzere sandalla açılmaya başladık. ben ve diğer çocuk haricindeki erkekler mayolu değil, giyinikti. * tam bilemiyorum ama çok açılmadık. olsa olsa kıyıdan 25-30 metre falan. çünkü o mesafeden annemin hareketlerini net bir şekilde görebiliyordum. kadıncağız ikide birde kayığı gözleyip duruyordu. hatta annemin ifadesine göre o an diğer kadınlar merak etme, o kadar adamın içinde bir şey olmaz diye anneme söyleyip durmuşlar. *
neyse kayık sabitlenmiş, tavla açılmış ve mangalda da mısırlar pişirilmeye başlanmıştı. plana göre pişen mısırlar iskeleye getirilip kadınlara da ulaştırılacaktı. iskele ile de olsa olsa 10 metre var yada yoktu aramızda. babam bu arada tavla oynuyordu. bende arkasında " aslan babam hadi yen " gibisinden gaz veriyordum. fakat gaz vermemdeki amaç biraz farklıydı. bu sırada kollukları yavaş yavaş çıkarıp suya atlayacaktım ve kıyıya yüzecektim. böylece çocuk aklımla yüzdüğümü ispat edecektim sanırım. neyse ben gazlama eşliğinde kollukları çıkartıp fark ettirmeden kenara koydum. ve yine fark edilmeyecek bir anı gözetip sandaldan kendimi yavaşça denize bıraktım. sandalda keyifler öylesine yerindeydi ki; kimse böyle yaptığımın farkına bile varmamıştı. kimin aklına gelirdi ki... * neyse ben iskeleye doğru yavaş yavaş yüzmeye başladım. bu sırada annem tetikte olduğu için bir kaç dakika içinde durumu fark etti ve feryat figan olayı sandaldakilere haber vermeye çalıştı. tabi bu sırada ben iskeleye varmak üzereydim. tüm kadınlar ve plaj ahalisi iskelede toplandı ve sandala " çocuk suda " diye bağırınmaya başladı. bunu duyan sandal ahalisi bir anda ayaklanınca da... beklenen durum gerçekleşti ve sandal alabora oldu. bende bu sırada iskele kenarındaydım artık. olay sonrasında annemin telaşla karışık beni azarlayışını ve daha sonrada gevrek gülüşünü hatırlıyorum. hatta bu sebepten annem bir süre babamı fena diline dolamıştı. ardından babamdan yediğim temiz bir sopa sayesinde bu olanlar hafızama kazınmış oldu. tadı hala ruhumda yankılanır.
* uzun uzun yıllar önce, ormanın derinliklerinde, küçük mavi yaratıkların yaşadığı gizli bir köy vardı. onlar kendilerine şirinler derlerdi. çok iyiydiler. ve sonra korkunç büyücü gargamel vardı. o kötüydü...
" gargamel= aa! şirinlerden nefret ediyorum. * sizi yakalayacağım. yıllarca uğraşmam gerekse bile sizi ele geçiricem. hepinizi hi he he he he he heeeeee! * oooo! sizi yakalayacağım. elbet bir gün yerinizi bulacağım. o zaman... o zaman pişman olacaksınız. "
* bir gün ormana yolunuz düşerse etrafı dikkatlice dinleyin. belki gargamel'in çığlıklarını duyabilirsiniz. ve iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz.
sayfiye yerinden bir bahçe yağmalaması anım vardır. 5 arkadaş şehrin biraz dışındaki bir bahçeye göz dikmiştik. adama inat gider ne varsa yerdik. tabi annelerimizde tok karnına geldiğimiz; hatta sonrasında motoru bozduğumuz için bu duruma anlam veremezlerdi. bahçe sahibinin her zaman kullandığı yol bizim oturduğumuz yere yakındı. amcayı motor üzerinde uzaklaşırken gördüğümüzde aynen bahçede alırdık soluğu. kiraz senin, elma, kayısı, dut benim yer dururduk. hatta bir kaç sefer yakalanmanın eşiğinden bile dönmüştük.
neyse yine böyle bir gün amcayı uzaklaşırken gördük ve bahçeye daldık. ben dut ağacının tepesine tırmandım. diğerleri de şurda var, burda var, şu tarafta çok var diye beni yönlendiriyorlardı. böyle yönlendirdikleri bir anda bir hışımla " kaç laaaan geldi " diye bağırınıp topukladı arkadaşlar. bende ağaç tepesinde mal gibi kaldım. hemen ardındanda bahçenin sahibi adam geldi. işte o an tarrağa yan bastığım andı. adam sövüyordu. dal parçası, ufak tefek taş, toprak atıp duruyordu. bana da yavaş yavaş aşağıya inmekten başka bir çare kalmamıştı. ağaçtan inerken o an bir fikir geldi ve " ne kaybederim " diyip uygulamaya karar verdim. aşağıya iniğimde adama konuşması bozuk, bir spastik çocuk numarası yapmaya başladım. " amca aldık biz, onlar dedi , gittiler amca " gibisinden devrik, cümle etmeyecek düzensiz kelimeler kullanıyordum. hatta sürekli kafamı rastgele sağa, sola, aşağı, yukarı yavaşça haretket ettiriyor, hafif eğilip kalkıyor ve gözlerimi rasgele oynatıyordum. neyse adam bağırınırken bir anda sakinledi. acıdığını belli eder haldeydi, yüzünde görmüştüm. yani benim spastik olduğuma inanmıştı. işin iyi tarafı bahçe sahibi vicdanlı çıkmıştı. * neyse bizim amca " oğlum yapmayın etmeyin... isteyin benden... ben size veririm.... ama bu hırsızlık günah... " gibisinden cümleler kurmaya başladı. bende bozuk konuşmalarla, rastgele hareketler eşliğinde " amja amjaaaaa annem var benim. anneme gidicem ben amja " falan diye saçmaladığımı hatırlıyorum. * sonra bizim amca hemen motorundan 2 tane boş torba çıkarttı. torbalara da bahçesindeki elma, kiraz... gibi bilimum meyvalar doldurarak beni yolcu etti. önce kendisi götüreyim diye ısrar etti ama ben " gidicem ben giderim çocuk değilim ben. ben pilot olucam " gibisinden 4-5 yaş cümleleri kurdum. neyseki ikna oldu yavaştan yavaştan aldım torbaları ve eve geri döndüm. diğer çocukların yanına gittiğimde elimde torbalarla geri geldiğimi gördüklerinde mal olmuşlardı.
neyse aradan bir kaç hafta sonra bizim amca ile pazarda karşılaştık. işin garibi meğer bizim amca annemin sürekli kiraz aldığı adammış. ben alı al moru mor kaldım öyle. ağzımı açamadım. tanıyacak diye üç buçuk attım. neyseki tanımadı ama bunu yaşamak rol kabileyetimin olduğunu ve kullanabildiğimi gösterdi bana. her ne kadar utansamda; yaptığımın matah bir şey olduğunu bilsemde; ikna edici bir rol kabiliyetim olduğundan emindim artık.
aileye karşı yapılmış bencilce bir açıklamadır. kendimizi düşünüp rahat yaşama isteğini açığa çıkartmak için bu durum dile getirilir. fakat gerçek böyle değildir. hayat daha da karışır, saklanması gereken bir eşyaymışçasına sokakta sizinle rahat edemezler, her hareketinizi, her bakışınızı duruşunuzu, sözünüzü yargılar hale gelirler. olası girişimler söyledir:
- anne ben bir denizatı olmak isityorum. yani istemiyorumda farkındayım ben bir denizatıyım.
-aaa! yavrucum o nasıl şey öyle hay allah! senin baya bir aklın karışmış. nazara gelmişsin sen... olmaz öyle şey. feytullah hocaya götüreyim seni bir güzel üfleyiversin sana hiçbirşeyin kalmaz.
-baba ben şerimanla beşik kertmesi olamam. bundan sonra korhan ile aynı evde yaşayacağız?
-ne demek olamam yavrucum. sen onu bunu boşver. dayınlar yeni ev için temel kazıyorlar. benle gel de temeli kaz bende (üstüne) beton dökeyim.
ancak ve ancak sosyal ortam itibarı ve dernekler vasıtasıyla bu durum açıklanmaya çalışılabilir. bu tür yardımlar alınabilir. böylelikle bencillik dediğimiz şey bir nebze birbirinizi anlamaya dönük bir çabaya dönüşebilir. yalnız olmadığınızı ve durumunuzu en iyi şekilde anlatmanıza yardımcı olacak bir topluluk anlaşılmanızı ufak da olsa kolaylaştırabilir.
buradaki entry sarmalını okuduktan sonra yeni haberim olan sözlüktür. itiraf ediyorum 2010 dan beri yayınına devam ettiği halde yeni öğrendiğim için fazlasıyla utandım. hatta burda yazılan onca şeyi okuduktan sonra iyi bir pr çalışması olduğunu düşündüp sevinmiştim. ta ki son sayfadaki entryleri okuyana kadar. kendi adıma ne kadar edepsiz ya da kural tanımaz olarak kimin hakkında ne yazdıkları zerre kadar ilgimi çekmiyor. burada da nice gelişmeler hata yapa yapa öğrenildi. mod olarak görev yaptığım ilk zamanlar sinirlenip entrylerini silip tartıştığım kişiler oldu elbette. kimini küstürdüm, kimi ile konuşup tatlıya bağladım. ama kolay ama zor bir şekilde böyle bir işe başlayınca öğreniliyor ve en iyisini yapmak amaçlanıyor. eski yazarlar söz konusuysa belkide kendi adımada nahoş şeyler duyacağım sözlüktür. kim bilir... henüz detaylı okumadım ama göz attığım kadarıyla keyifli bir sözlük. aksi şeyler okumama rağmen içerik açısından çeşitlilik söz konusu. hatta şuraya bir uhte vereyim when we rise. kıyaslama açısından değil ama yeri gelir bazı şeyleri de burdan öğrenir insanlar.
yeri gelse orada gullum yapsak, yeri gelse burda dergi çıkarsak. yeri gelse orada kampanya yapsak, yeri gelse burada fantaziler çağlasak. her iki sözlüktende yazarlar buluşsa. o gelemez, bu gelemez, onu istemem gibi şeyler bir tarafa bırakılsa ve ortak etkinlikler yaratılsa. bunu yapmak uzaya çıkmak kadar kastırılacak bir konu değil. ne olduğumuzu biliyorsak, eşcinseliz ya da ötekileştirmem diyebiliyorsak neden kendi aramızda sörvayvıy yaşamak zorundaymışız gibi davranıyoruz. bu arada az önce yukarıda uhte verdiğim başlığı öylesine yazmadım. anlamı yükseldiğimizde. bu sözcük her iki sözlüğünde mottosu olursa biz varoluyoruz. kolileştirklerimle, çoşkumla , kederimle, küçük büyük başarılarımla hatta vazgeçişlerimle varolduğum sosyal bütünlüğüm eşcinsellik ya da en doğru adı ile lgbti. tekil birisi olarak ben hiçbir şeyim.
not: bu zamana kadar iki sözlük arasında ne olup bittiğine gerçekten yeni şahit oluyorum. ne o tarafta ne bu tarafta ne olup bittiğini bilmiyorum. bu arada az önce bana o taraf bu taraf diye yazdırdınız. yapmayın allah aşkına. ne tarafı yahu. bunu bize söylettirmeyin gözünüzü seveyim. bu entryde yazılmış hiçbir cümlemde kişisellik yoktur yani hiçbir tekil şahısa söylenmemiştir. yahu bunu bile yazmak zorunda hissettirmeyin bize. sözüm nerede olursak olalalım hepimize .
not 2: yanlış bir şey yapmayayım diye her yerdeki entrylerde birbirini aşağılayan tabirleri okudukça bu entry yi silmeyi bile düşündüm ama yazdıklarımda yanlış olan, taraf tutan hiç bir şey yok. asıl olması gerekenden bahsediyorum. hepimiz açısından. birbirinizle savaştıkça ben hayalciyim ve öyle kalmayada razıyım. fakat önünde sonunda hayellerimizi evrilleştirmeye nerden başlayabileceğimiz konuşacağız. ya bundan 3-5 nesil sonra ya da şimdi...