seattle'da empire records adlı bir müzik marketi/plak şirketinin bir gününü anlatan; başrollerde anthony lapaglia, debi mazar, liv tyler, renee zellweger, robin tunney'in olduğu 1995 yapımı eğlenceli, hafiften müzikal yapım. ayrıca da enfes soundtrackleri bulunmakta.
konusu kısaca lucas diye (epey alternatif diyelim) bir arkadaş var dükkanda çalışan, empire records'un satılıp yerine büyük bir müzik marketinin şubesi açılacağını duyunca kendisi günlük kazancı alıp vegas'a kumar oynamaya gider-böyleyece dükkanı kurtarabilecektir ancak her şey planladığı gibi gitmez. devamında olaylar gelişir, tabi gençlik dramaları-aşkları ile birlikte karmakarışık, bol aksiyonlu-çalışanlar için normal olan bir gün anlatılır filmde.
çok güzel bir film, gecenin bi yarısı izlememe rağmen beni mutlu etti. körpecik liv tyler güzellikten ölecek, tatlış mı tatlış bir kızımız. tabi sonradan yediği ve yiyeceği naneler çıkınca hemen akla bu güzelliğin altında neler yatıyor yaa düşüncesi geliyor. kendisinin en yakın arkadaşı gina (renee zellweger) kızımız ise kendisinin de deyimiyle bir '"turbo slut", ayrıca "sadece güzellikten ibaret değilim içimde duygularım da var" tadında bir kız. özellikle filmin son sahnesinde performansı epey başarılı. yaralı dudaklı aj arkadaşımız( johhny whitworth) pek bir yakışıklı, zaten kendisini yıllar sonra csi:miami'den kadrajıma almıştım ama filmdeki o en yakın arkadaşına aşık, hafif bohem, aklı havada ressam halleri pek bir sevimli.
ama benim en dikkatimi çeken iki karakter deb ve mark. deb(robin tunney) kafasını kazıması, o duruşuyla bile insanı kendisinden alıyor-hayata bakışı ile bir düşündürüyor. mark (ethan embry)'a gelirsek, kelimenin tam anlamıyla deli, şapşal bir tip. aslında filmi bu kadar eğlenceli yapan asıl karakter de o, her vukuatın içinde bulunuyor bir şekilde. pek de sevimli ayrıca.
genel olarak 2000lerin mıymıy gençlik filmlerinden fazlasıyla iyi, 90ların o kalıp gençlik filmlerinden ise ileride; tam ortada eğlenceli bir film.
amy'i herkese ulaştıran, biraz hareketli olan bir şarkı olsa da aslında içinde epey depresiftir: "i don't ever want to drink again, i just, ooh i just need a friend.", "im gonna, gonna lose my baby, so i always keep a bottle near" diyerek . hatta"if my daddy thinks i'm fine" kısmı ile babasına selam çakar. babasının yazdığı kitaptan yanlış hatırlamıyorsam şarkıyı babası ve babasının kız arkadaşıyla gittiği ispanya tatilinde geçirdiği zamanda yazmış, kendisine 6 dalda adaylık ve bir tane de grammy kazandıran diğer tüm back to black parçaları gibi.
işin diğer komik yanıysa, amy bunca şeyin üzerine rehab'e giderek şarkıyı yalan etmiştir ayrıca.
one republic'in çıkış parçası, kendilerine timbaland eşlik ediyor. "it's too late to apologize" diyerekten tüm şarkı derinden vuruyor, özür dilemenin yaramayacağı hakkında, bi boğazı düğümleniyor.
i'm holdin' on your rope,
got me ten feet off the ground.
and i'm hearin' what you say,
but i just can't make a sound.
you tell me that you need me,
then you go and cut me down.
but wait.
you tell me that you're sorry,
didn't think i'd turn around.
and say.
that it's too late to apologize.
it's too late.
i said it's too late to apologize.
it's too late.
too late, oh uh
i'd take another chance,
take a fall, take a shot for you.
i need you like a heart needs a beat,
but it's nothin' new, yeah!
i loved you with a fire red,
now it's turnin' blue.
and you say.
sorry, like an angel
heaven let me think was you.
but i'm afraid.
it's too late to apologize.
it's too late.
i said it's too late to apologize.
it's too late.
whoa!
it's too late to apologize.
it's too late.
i said it's too late to apologize.
it's too late.
i said it's too late to apologize, yeah!
i said it's too late to apologize, yeah!
i'm holdin' on your rope,
got me ten feet off the ground.
şahsımca call me maybe'den sonra pek de aynı başarıya ulaşan bir şarkısı olmasa da, i really like you'su pek bir güzel. şarkıyı ilk başta sevmezken birkaç sefer sonra insanın diline dolanıyor, ayrıca da pek de eğlenceli tom hanksli bir klibi var.
sunuculuğunu heidi klum'un üstlendiği, kendisine tim gunn ve jüri koltuğunda elle'in stil direktörü nina garcia ve modacı michael kors'un eşlik ettiği moda tasarım-yarışma programı.12+ yarışmacı, her hafta kendilerine verilen görev çerçevesinde, belirli bir süre zarfında tasarımlarını oluşturarak jüri önüne çıkıyorlar ve her hafta bir yarışmacı heidiciğimin "auf wiedersehen" demesi ile evine dönüyor. sona kalan 3 finalist, koleksiyonlarını new york moda haftası'nda sergileme fırsatını da kazanarak yarışmanın büyük ödülü olan 250bin$ ve türlü türlü hediyelerin sahibi oluyor. amerika'da bravo kanalında yayınlanan yarışma yıllardır ülkemizde de home tv'de yayınlanmakta meraklılarına.
modayla alakası olmayan bir insanın bile izlemekten kendisini alıkoyamacağı tatta bir yarışmadır; öyle ki alışılagelmedik malzeme yarışmasında çöp poşedinden kalem elbiseler, cetvelden ya da halı saha çiminden etekler falan yapılır. ve dahası tabi. tasarım anlamında birçok farklı yaratıcılığı görmek bir yana, her sezonda kaçınılmaz yaşanan bitch fightlar için bile izlenebilir. mood'dan gidip kumaş almaları sonucu düğme bile dikemeyen bir insan olarak içiniz eriyebilir, o kumaşlar arasında yuvarlanmak isteyebilirsiniz ya da takım elbisesiyle ortada cirit atan babacan tim gunn'dan "good morning designers!", "this worries to me" gibi nidaları duymak isteyebilirsiniz aşırı dozda izlenirse.
trailer -
ayrıca yarışmadan elenen güçlü rakiplerle tekrardan yapılan bir project runway: allstars vardır ki o da ayrı, tadından yenmez.
kendimden örnek vererek: "aman arkadaşım/aman boşuna trip atıp olay çıkartmayayım/arkadaşlıkta olur böyle şeyler" benzeri iyimsemelerle herkesin türlü türlü yüzsüzlüğüne, karaktersizliğine, şımarıklığına katlanıp herkesle iyi geçinen insan modelinden kimseyle iyi geçinemeyen insan modeline geçilir. öyle ki bu insanlar kendi eksiklikleri/özgüvensizlikleri ile sizi öyle bir tüketir ki değil bir ilişki ya da arkadaşlık, genel olarak insanlıktan ümidi kesmeye itebilir. björk gibi denizin ortasında bir ada satın alıp adanın tek konaklayanı-sahibesi olma isteği uyandırabilir.
ha olur da normal-daha doğrusu makul bir insanın yapacacağı gibi üzüldüğünüz şeyi ifade eder/ona göre davranırsanız da bu sefer de ''herkese trip atıp küsüyorsun ya" olursunuz. vallahi ben ezel değilim öyle 8 sene oturup ilmek ilmek intikam planı yapamam, enerjim kalmadı. şahsen öyle çok değil, dostluğu falan da geçtim 2-3 arkadaşınız olsa yeterli, diğerleriyle de ayaküstü görüşmelerde zoraki gülümsemeler, merhabalar ve ufak muhabbetler bu kadar. hatta o 2-3 insan da aslında pek de öyle her şeyden arınmış, makul insanlar olmayınca da insan yine kendi kendinin en iyi arkadaşı olmayı öğrenirsiniz-ki bu da en doğrusu. nihayetinde üzüldüğünüzde, sevindiğinizde aslında yine içten kendi kendinesiniz, hele de yastığa başınızı koyduğunuzda yine öyle.
bu yüzdendir ki biraz, dozunda bencil olun. insanlar ne yaparsanız yapın konuşur,dilediğini düşünür. en azından onlara hakkında konuşulacak düzgün bir şeyler verin. kimseyle iyi geçinmek değil, kendinizle iyi geçinmek önemli nihayetinde.
başrolde kyra sedgwick'in yer aldığı, 2005-2012 arasında 7 sezon olmak üzere yayınlanan enfes bir polisiye-komedi dizisidir.
konusu: brenda leigh johnson (sedgwick), sorgulama becerileri ve sicili ile hayli takdir toplayan bir amirdir ve los angeles polis departmanı'na atanır. güneyli cazibesine (ve aksanına) sahip brenda her bölümde, ekibinin de katılımı ile faili meçhul cinayetleri çözer. hem de öyle böyle değil. kibar kibar, katile belli etmeden, herkese "tenk yüüüğ" diyerekten. bu arada kendisi tatlı bağımlılığından ötürü çantasında, çekmecesinde minik kakaolu kekler ile gezmektedir. gerek komedi unsurları gerek hikayelerin merak uyandırmaları ile epey kendini izleten bir yapım sedgwick'e sayısız adaylık ve bir tane de emmy kazandırdı. csi gibi soğuk ya da benzeri ancak fazla teknolojik polisiyelerden bıkanlar için epey izlenesi bir dizidir efendim.
aynı isimli romandan sinemaya uyarlanan, erkeklerin aslında kadınları neden aramadığı hususuna kendince bir açıklık getiren 2009 yapımı film. başrollerde jennifer aniston, ben affleck, scarlett johansson, bradley cooper, drew barrymore ve justin long ve nice hollywood starı var.
konusu: gigi (ginnifer goodwin) adlı umutsuz romantik bir kızımız var, kendisi randevuya çıktığı birçok beye olumlu baksa da ikinci randevu gelmiyor-kendisi telefon başlarında beklemekten helak oluyor. yine böyle bir randevusunda, barın sahibi ve ayrıca da randevusunun ev arkadaşı ile kadın-erkek ilişkileri hakkında "içeriden bilgi" diyebileceğimiz bilgilere ulaşıyor ve film bunun çevresinde, birkaç ilişki etrafında dönüyor. türkçe'ye "erkekler ne söyler kadınlar ne anlar" diye çevrilerek hakkını veriyor.
diyebilirsiniz ki "fatgalcga, bu film hetero ilişkiler üzerine, bize ne?", işte öyle değil efendim zira biz erkekler çok da komplike yaratıklar değiliz aslında. şekil a1'de görülebileceği gibi, aynı "arasam mı?", "neden aramıyor?" vb anlam yüklemeler hepimizde var, bu da kadın olsun erkek olsun doğamızda olan bir şey (sanırım). ayrıca her klasik romantik komedi gibi yine bir hikayeye "renk" katan gayler de bulunmakta, tabi onlara göre bizim dating olaylarımız pek bir kolay, her şey 3 saniye bakışından ibaret de...neyse, epey güzel zaman geçirtten, yer yer insana bazı gerçekleri istemeden olsa da yüzüne vurma suratıyla kabul ettiren eğlenceli bir filmdir. filmdeki kurallara değinirsek:
1-"he's just not that into you if he's not asking you out.": eğer seni bir randevuya çıkarmıyorsa senile ilgilenmiyordur, bu kadar.
2-"he's just not that into you if he's not calling you.": adam seni arayıp sormuyorsa seninle ilgilenmiyordur, kendince bahaneler bulmayı bırak. açık ve net.
3-"he's just not that into you if he's not dating you.": adam senile çıkmıyorsa senile ilgilenmiyordur.
4-"he's just not that into you if he's not having sex with you.": senile yatmıyorsa, ilgilenmiyordur.
5-"he's just not that into you if he's having sex with someone else.": başkalarıyla yatıyorsa, seninle ilgilenmiyordur.
6-"he's just not that into you if he only wants to see you only when he's drunk.": sadece sarhoşken seni görmek istiyorsa, ilgilenmiyordur.
7-"he's just not that into you if he doesn't want to marry you": seninle evlenmek istemiyorsa, senile ilgilenmiyordur.
8-"he's just not that into you if he's breaking up with you.": senden ayrılıyorsa seninle ilgilenmiyordur.
9-"he's just not that into you if he's dissappeared on you.": ortadan kaybolduysa, aramalarına dönmüyor/cevap vermiyorsa ilgilenmiyordur.
10-"he's just not that into you if he's married.": evliyse, ilgilenmiyordur.
11-"he's just not that into you if he's a selfish jerk, a bully, or a really big freak.": bencil, sana kendini kötü hissettiren öküz ise, ilgilenmiyordur.
her seferinden sözlükten bir adım soğumama sebep olmaktadır kendisi. en son kullanıcımı bilgilerimi çerçeveleyip sağ üst köşeye falan asacağım esnaf tabelası gibi ya da bu diyardan gideceğim sözlük.
15 dakikalık şöhretini uzatmak için elinden geleni ardına koymayan, pek de hanım olamamış daha 17 yaşında ergen bir kızımız. yakın azeri bir arkadaşım sebebiyle aşina olduğum azeri kültüründen kendisi sayesinde soğudum. bir de o rapunzel saçlarından ötürü de olabilir tabi.
kendisine ilk önce hakan akkaya'nın project runway çakması yarışmasında denk geldim (çünkü işsizlik böyle bir şey), bir tripler bir hava bir civa...cisıs! orada da ortalığı birbirine katmış idi kızımız. sonrasında işte benim stilim'de gördüm, dedim dün modeldin bugün moda gurusu? neyse, bütün önyargılarımı kırarak kendisine sempati beslemeye çalıştım ama kilosundan fazla makyajının yanısıra türlü türlü çocukca hareketleri ve ali cengiz oyunlarıyla antipatim nirvanaya ulaştı. önce 1,75im dedi 160 bi şey çıktı, daha sonra profil fotoğrafına koyduğu ispanya güzeli'nin fotoğrafının ısrarla kendisinin olduğunu iddia etti falan, açığa çıkınca hala devam... ne bileyim, insanların pr veya ünlü olmak-olmaya çalışmak için birtakım oyunlar sergilemesini bir nebze anlayabiliyorum ama bu kadarı düpedüz şımarıklıktan öte değil. böyle insanların devri sanki bbg ve türevleri ile tavan yaptıktan sonra yemek yarışmalarıyla bitti sanıyordum ama...bitmemiş.
bende yerini heyecandan çok endişeye, gerilime bırakan hadise. şimdi çoğu zaman az-çok karşı tarafı ufak da olsa etkilediğimi bir şekilde anlayabilirken tersinde yerini "ikinci randevu olacak mı?", "acaba yazmalı mıyım/yoksa yazacak mı?", "beklemeli miyim?" benzeri kafamda deli sorulara bırakıyor. bunun sebebi benim beklemekten, havada durumlardan hoşlanmayan epey dümdüz giden bir insan olmamdan da kaynaklanıyor olabilir tabi. dahası, ne karşı tarafın ne kendi zamanımı boşa harcamaktan hoşlanmıyorum.
ayrıca aynı anlam çevresinde oluşan, giyimde hayli maskülen ve erkeksi ögeler içeren bir tarz-akımdır ayrıca. dünya'da son dönemddeki temsilcileri denilince akla cara delevingne, kristin stewart gibi kızlarımız gelmektedir.
ilk intiba önemli tamam ama üzerine çok düşüp de çok düşünülmüş gözükmek de istemem açıkcası; ne öyle saatlerce onun için hazırlandığımı falan sanıp bir havalara girmesine izin verilmemeli diye düşünüyorum. herkesin dediği gibi, dolabı açtığınızda ilk gelenler-ki genelde de hep o ilk tercihte karar kılınır, çok kararsızsanız bir kot bir gömlek. bu kadar basit aslında.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.