fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

entel görünmeye çalışan insan itemleri

-fular, tercihen ince ve gömlek üzerine dolanarak
-kemik çerçeve gözlükler (hatta gözlük ihtiyacı yoksa bile)
-kışın tercihen deve tüyü rengi bir palto, yazları ise bohem keten tunikler veya memeler açık rave atletleri
-ayakta zamanında moda olmuş ve artık unutulmuş ama sahibince "kült" spor ayakkabılar, daha kötüsü jean altına iskarpin kunduralar
-muhakkak elde bir sergi broşürü veyahut zero-xoxo dergisi

daha büyük ve sert bir penis için teknikler

başlığı görünce aklıma gelen yöntem bu değildi ve değil kafamda çeviri yapmaya, okumaya üşendim o kadar uzun bir makale gibi duruyor ki kutad-u bilig sanki.

neyse, sanırım bir jel-masaj uygulaması bahsedilen ("masör" beylere selamlar) ancak benim aklıma gelense, son zamanlarda birçok amerikan reality programında denk geldiğim, kadınların vajinası ile ufak ağırlıklar kaldırması olayı. söylenene göre o bölgedeki kasları geliştirerek orgazm kalitesini arttırıyormuş-bu çerçevede aynısı biz erkekler için yapılabilir (?) mi diye düşünmedim başlığı gördüğümde.

etek tıraşı

bir adet cihaz-tercihen philips bodygroom-edininiz ve bu dertten belirli aralıklarla kurtulunuz efendim.

küçük yaşta izlenip bünyede etki yaratan filmler

92 yapımı buffy the vampire slayer?ı izlemiştim (ve dizi versiyonunun büyük bir fanıyımdır. sanırım izlediğimde filmi 98-99du ve gerçekten hemen hemen hiçbir korkusu olmayan birisi olarak oradaki amilyn?den bi tırsmıştım, hele de bir koridor vari karanlık sahne vardı ki...

bir de freddy filmlerinden birinde, pençerini yola sürtüyor ve her yer alev, sanırım aynı filmde kızın biri rüyasında alevler içerisinde kaldığını görürken gercekten yanıyordu falan, budur.

kylie minogue

konserine gitme konusunda kararsızken, "yeteri talep olmadığı" gerekçesiyle istanbul konserini iptal etmiştir. oysa ki ben bir yandaş bulsaydım kendime gidip bi red blooded woman, hele de tam bir marş olan get outta my way yapıp kendimi kaybedecektim...

can't get you out of my head kylie!

hornet kezbanlarından inciler

"tatmin edemeyeceğimi tahrik etmem"

türkiye

3-5 gün için gelen turistler için ''cennet'' olsa da gerek siyaseti, gerek bir kısım bağnaz insanları, kısıtlamaları, dahası bizi anayasada birey olarak tanımlayamamasıyla ufak bir cehennem öngösterimi yaratan güzide ülkemiz. herkes çok afedersin ayaküstü birbirini ''kandırmaya'' çalışır, bir hinlik cinlik peşinde, açgözlülük, riyakarlık... hele de müslümanlık kisvesi altında.

sadece tatil için gelsem ben de çok beğenirim tabi.

evli bir erkekle ilişki yaşamak

kimsenin ikincisi olmamayı geçtim, her ne kadar kulağa bayat bir söylem olarak gelse de ''yuva yıkanın yuvası olmaz''.

spor salonundan adam kaldırmak

nedensizce birçok arkadaşımın biz gaylerin bunu her zaman, çok kolay yaptığımızı düşünmesini sağlayan eylem. neredeyse 2,5-3 yıldır aynı ve epey de gay nüfusun yüksek olduğunu düşündüğüm bir spor salonuna gidiyorum, değil adam kaldırmak herhangi bir insan ile etkileşime giriştiğim olmadı, hatta kaldırılan bile olmadım.

neden? çünkü kaslı beyler yine kendi gibi kaslı maslı, fit, boylu-poslu beylere gidiyor arkadaşlar. hayat bir amerikan filmi değil ki bicepli beyler göbeğe bakmaksızın sizi kabullensin. ne bileyim, bir anlam da haksız da bulmuyorum aslında: seksi olsun olmasın herkes karşısında seksi(en azından kendisi düzeyinde) birilerini istiyor, hak ettiğini düşünüyor falan. bunlar hep daha fazlasını istemenin sonucu bazen insan kendisi için en iyisi-yeterli olanı kabullenmeli oysa ki.

hornet kezbanlarından inciler

(noktası virgülüne, imlasına dokunmadan)

''its whorenet not hornet. lo0king for lion n0t pussy cat''

hani ingilizce bir kelime oyunu, espri yapılmaya çalışılmış ama bari o it's doğru yazılsa, ne bileyim o yerine sıfırlar konmasa... kafalar kafalar.

xavier bettel

çok yakışıklı olmasa da sevimli bir bey. first ladylik hayaliyse yanıp tutuşan, ''sadece elit beyler''ci arkadaşlar umudunuzu kaybetmeyin! yalnız bir gabriel wikström değil, olamaz da. öyle sağlık bakanına değil oy, can feda.

çıkarılması keyifli olan şeyler

pantolon: bütün gün yatağıma yatma hayalimden sonra gelen şey, eve girince hemen bir o pantolonu çıkartma safhası, sonrasında gelen o rahatlama ve ferahlama. nüdist birisi de değilim ama pantolon olsun hatta eşofmanı bile pek rahat bulmuyorum. hatta gün geliyor sırf pantolon giyme havasında olmadığımdan bahanelerle dışarı çıkmadığım oluyor.

gömlek: her ne kadar gömlek giymeyi sevsem de, zaman zaman o yaka beni rahatsız ediyor, sürekli ensemde dürten birisi varmış gibi. eve gelir gelmez giyilen t-shirtten daha güzel ne olabilir ki.

eat pray love

her ne kadar konusu itibariyle ilgi çekse de, film olarak julia roberts'a rağmen pek başarılı bulamadığımdır.

--- spoiler ---

çocukluğu pretty woman'dan nothing hill'e, antipatik kocaman ağzına rağmen içinde bulunduğu hemen hemen her filmi izleyen bir julia roberts sever olarak yok efendim, izleyerek zamanınızı harcamayınız. çünkü böyle boş bir film yok, tam bir ''chick flick''tir kendileri. klasik her şeyi olan ama ''aşkı arayan'' bir kız, daha doğrusu hanım ablanın bütün parasıyla dünya turuna çıkarak ''kendisini bulma'' çabası... yazar elizabeth gilbert'ın başından geçenleri anlatmış: işten, güçten kocadan bıkmış bir gün bıkmış ve bu yolculuğa hazırlanmış, sonra ver elini efendim roma'da seksi genç bey ile fingirdemeler-dünya'nın en meşhur pizzacısına gidip pizza yememeler(aslında yiyor da). böyle abuk, ne bileyim julia roberts'a yakışmayan bir film.

--- spoiler ---

yabancı şarkı adlarının türkçe çevirileri

ariana grande - break free / tarkan - kır zincirlerini

maroon 5 - payphone / hakan taşıyan - telefonun başında

disney channel

birkaç sene öncesine kadar, utanmadan izleyecek bir şey yoksa çatır çatır wizards of waverly place, hele de hannah montana izlediğimi bilirim. en son ev içerisinde ''you get the best of both worlds'' diye gezinmeye başlayınca tehlike çanları çaldı tabi.

neyse, biz çocukken de keşke olsaydı. nickelodeon, fox kids ve dahası olsun disney yapımlarının da ayrı bir yeri var şimdi.

istanbul'da ev kiraları

semte göre haliyle değişiklik gösterse de çoğunlukta fazla olandır- en azından ben öyle düşünüyorum. birkaç sene önce beşiktaş'ta 800-1000 tl arası ev adı altında ''köpek bağlasan durmaz'' tepkisini hak eden ev olduğu iddia edilen yerler vardı. aynı kapsamda, minimum 1200+ ise daha yaşanılabilir, (şanslıysanız) giriş veya birkaç üst kat olup; değil normal, banyo-mutfak dolabı bulunan idare eder evlerdi- her ne kadar öğrenci evi mantığıyla da bakılsa da sims gibi o kadar da kutu gibi evde de insan daralır bi yerden sonra sanki. sanırım bu yüzden insanlar aynı veya biraz düşük fiyata, daha uzak ama daha kullanışlı evlere yöneldi. aslında mantıklı bir karar olsa da metrobüs bile olsa istanbul'da her yerin tıklım tıkış/trafik olması ile yolda geçen mesafe de insanı hayattan bıktıran cinsten.

vallahi zaman zaman aklıma düşüyor; böbreğimi mi satsam yoksa escort mu olsam diye ama iki şekilde de talep yok sevgili sözlük.

sözlükte smiley kullanamama

bu duruma çok üzülüyorum, öyle böyle değil hem de. tamam, sözlükte emoji kullanımı beklemiyorum hatta iki nokta paranteze bile herhangi bir kullanımda karşıyım ama üzgünlük, bıkkınlık vb belirtiler gösteren durumlarda iki nokta ve sonsuzca ters parantez koyma isteğimi önleyemiyorum sevgili sözlük. çoğ üzülüyorum.

koskoca adam olup hala iwit demek

hep zamanında avrupa yakası izlemekten burhan altıntop'tan akılda kalan, önlenemeyen subliminal oluşum.

iki kelimesinden biri ay ayol olan kadınsı pasif eşcinsel erkek

yukarıda birçok defa çok güzel açıklanmış ama yine de söylemeden geçemedim: başkasının ağzından çıkan (ve size yönelik olmayan da) bir laf ne denli, niye sizi bu kadar rahatsız ediyor? anlamıyorum gerçekten... kendisini gerçek bir işsiz olarak gören benim bile bu kadar boş zamanım yok ki buna sarayım ki aslında ayol kelimesinden ben de pek hoşlanan birisi değilim ama ben kendi şahsım adına kullanmaktan hoşlanmıyorum. bana hitap etmiyor ama sırf bu yüzden kullanan herhangi bir insana da hele de ''varoş'' yapıştırmasını yapmak ne bileyim, herkesi robotlar gibi tekdüzeleştirmekten pek farklı bi yere çıkmıyor zannımca.

her insan kendi eylemlerinden, kendi ağzından çıkan laftan sorumludur diye düşünürüm. tabi ki karşınızdaki insanda veya toplumda hoşunuza gitmeyen ifadeler olabilir, keza benim de bulunmakta, ama bu demek değil ki herkes ''şunu yapsın, şöyle konuşsun'' bla bla... bırakın siz kendiniz olun, sadece kendiniz ile ilgilenin.

cory monteith

epey bir glee fanatiği olarak ölümüne, daha doğrusu ölümünden sonraki tepkileri biraz-nasıl denir-eğreti bulduğumdur. oyunculuğu, inanılmaz sesi, sevimliliği tamam bir yana ama kendisini düşünmeyen; bir otel odasında aşırı dozdan giden bir insana böyle aziz-miş gibi muamele yapılması ne bileyim bana biraz yersiz geliyor. işin-gücün var, allah'a şükür elin kolun sağlam, yanında seni destekleyen sevgilin var ama sen rehabilitasyondan çıkar çıkmaz ölümcül doza ya da bir uyuşturucu kokteyline başvuruyorsun.

ne bileyim, kimin ölüp kimin yaşacağına tabi ki karar verecek ben değilim (olamam da) ancak kendisini böyle düşünmeyen/miş bir insan için bu tevazuyu, sempatiyi doğru bulmuyorum.
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.