gülse birsel'in kaleminden çıkan, bence en en en başarılı karakter. bunda binnur kaya'nın da yeteneği büyük tabi. tek tük türk dizileri izleyen biri olarak en bayıldığım, örnek aldığım, idolüm kişilik. ikincisi de bihter ziyagil haliylen. yıllar sonra bile izlerken ölüyorum, her cümlesi herhangi bir duruma uyabilecek nitelikte, üstün kişilik.
gülse birsel'in rolü aslında eda taşpınar için yazdığı ve taşpınar'ın rolü yeterli bulmaması vs sebebiyle kabul etmemesinden gülse'nin şahika'nın dozunu arttırarak böyle efsane bir karakter ortaya çıkardığı konuşulurdu zamanında. kendisine teşekkürü bir borç bilirim. lügatımıza ''tepsi popolu'' ifadesibi kazandırdığı için ayrı müteşekkirim.
''sizi donumda sallarım.''
"duygu seline kapılıp parti kızı çizgimden kaymak istemiyorum.''
"etrafta butik yok, villa yok, deniz manzarası yok, varoş dedikleri bu olsa gerek"
a lonely mother gazing out of her window
staring at a son that she just can't touch
if at any time he's in a jam she'll be by his side
but he doesn't realize he hurts her so much
but all the praying just ain't helping at all
'cause he can't seem to keep his self out of trouble
so he goes out and he makes his money the best way he knows how
another body laying cold in the gutter
listen to me
[chorus:]
don't go chasing waterfalls
please stick to the rivers and the lakes that you're used to
i know that you're gonna have it your way or nothing at all
but i think you're moving too fast
little precious has a natural obsession
for temptation but he just can't see
she gives him loving that his body can't handle
but all he can say is "baby, it's good to me."
one day he goes and takes a glimpse in the mirror
but he doesn't recognize his own face
his health is fading and he doesn't know why
three letters took him to his final resting place
y'all don't hear me
[chorus (2x)]
come on
i seen a rainbow yesterday
but too many storms have come and gone
leavin' a trace of not one god-given ray
is it because my life is ten shades of gray
i pray all ten fade away
seldom praise him for the sunny days
and like his promise is true
only my faith can undo
the many chances i blew
to bring my life to anew
clear blue and unconditional skies
have dried the tears from my eyes
no more lonely cries
my only bleedin' hope
is for the folk who can't cope
with such an endurin' pain
that it keeps 'em in the pourin' rain
who's to blame
for tootin' 'caine into your own vein
what a shame
you shoot and aim for someone else's brain
you claim the insane
and name this day in time
for fallin' prey to crime
i say the system got you victim to your own mind
dreams are hopeless aspirations
in hopes of comin' true
believe in yourself
the rest is up to me and you
canlı renkleri ve retro havasıyla, romantikliğiyle insanı tavlayan ve 2 sezon sürmesi ise üzen enfes bir dizi.
turtacı ned (lee pace) yetenek mi lanet mi denilecek bir güce sahiptir; ilk dokunuşu ile ölüleri diriltebilmekte, bu arada kişilerin nasıl öldüğünü araştırıp ikinci dokunuşu ile sonsuza kadar onları ebedi uykuya gönderebilmektedir efendim. ned kişileri sadece 1 dakika için hayata geri getirebilmekte aksi halde bir başkası ölmektedir. ned bu yeteneğini kullanırken çocukluk aşkı chuck (anna friel)'a rastlar ve bu sefer dokunuşunun ikinci seferi olmayacak, aralarında çok özel ve tatlı bir şey filizlenmekte. kristin chenoweth'in canlandırdığı ned'e aşık olive, chuck'ın ilginç halaları, dedektif emerson ve hele de inanılmaz güzel golden digby diziyi daha da izlenir kılan unsurlar. dizide olayları anlatan ses de diziyi daha da bir romantik havaya sokmakta.
christina aguilera'nın yaptığı en iyi parçalardan, sözleriyle insanı ayrı fetheden şarkısı. zamanı (2004)'de pek çok kimse bu konuyu ele almazken cesur ve anlamlı klibi ise ayrı bir güzel.
every day is so wonderful
suddenly it's hard to breathe
now and then i get insecure
from all the pain, i'm so ashamed
i am beautiful no matter what they say
words can't bring me down
i am beautiful in every single way
yes, words can't bring me down, oh no
so don't you bring me down today
to all your friends you're delirious
so consumed in all your doom
trying hard to fill the emptiness, the piece is gone
left the puzzle undone, ain't that the way it is?
you are beautiful no matter what they say
words can't bring you down, oh no
you are beautiful in every single way
yes, words can't bring you down, oh no
so don't you bring me down today
no matter what we do
(no matter what we do)
no matter what we say
(no matter what we say)
we're the song inside the tune
full of beautiful mistakes
and everywhere we go
(everywhere we go)
the sun will always shine
(sun will always shine)
but tomorrow we might awake on the other side
'cause we are beautiful no matter what they say
yes, words won't bring us down, oh no
we are beautiful in every single way
yes, words can't bring us down, oh no
so don't you bring me down today
don't you bring me down today,
don't you bring me down today
rachel mcadams'ı ciddi anlamda beğenirim, son 10 yıldaki neredeyse hemen hemen her filmini izlemişimdir. bazı yerlerde biraz aşırıya kaçılsa da kendisinin oyunculuğunu başarılı buldum ancak ne yazık ki bu filmi vasat olmanın ötesine çıkartamamış. bir iki araştırmamla öğrendiğim film alain corneau'nun crime d'amour'unun amerikan versiyonuymuş. gerilim diye geçiyor ama açıkcası o kadar da olduğu söylenemez.
tabiki filmde mcadams'ın kocası dirk (paul anderson) dikkatimi çekti. yakışıklı desen değil ama çirkin de değil, böyle garip bir havası olan bir bey.
yalan değil, her ne kadar onaylamasam-nefret etsem de gözüme hoş geliyor bir kısmı. ama bunu sırf ''karı-kıza'' hava atmak için yapmaları iyice sinirime dokunuyor. bi de kombini yanları kısa üstleri kabarık 60lar saçı/pompadour ile taçlandırırlar. saçlarla o kadar uğraşıp elaleme erkeklik dersi verirler falan. onlar da hipsterlıktan nasibini aldılar kısacası.
iyi giyinmek, gözükmek bizim işimiz herkes kendi kulvarında oynamalı!
son dönemdeki filmleriyle iyice popülaritesi artsa da, bunlara ek olarak nedense en çok how to lose a guy in ten days ile kendisini ayrı bir sevmekteyim. çok öyle wow bi yakışıklılığı olduğunu düşünmüyorum ama o saçları, harika poposu ve hafiften piç tavrıyla baya çekici kendisi.
muse'un 6. albümü the 2nd law'dan çıkan ve renkli bir klibe sahip eğlenceli şarkısı.
you won't get much closer
till you sacrifice it all (all)
you won't get to taste it
with your face against the wall (wall wall)
get up and commit
show the power trapped within (in in)
do just what you want to
and now stand up and begin
ooo 1, 2, 3, 4 fire's in your eyes
and this chaos, it defies imagination
ooo 5, 6, 7, 8 minus 9 lives
you've arrived at panic station
doubts will try to break you
unleash your heart and soul (soul)
trouble will surround you
start taking some control-(trol! )
stand up and deliver
your wildest fantasy-(sy-sy)
do what the fuck you want to
there's no one to appease
ooo 1, 2, 3, 4 fire's in your eyes
and this chaos, it defies imagination
ooo 5, 6, 7, 8 minus 9 lives
you've arrived at panic station
ooo 1, 2, 3, 4 fire's in your eyes
and this chaos, it defies imagination
ooo 5, 6, 7, 8 minus 9 lives
and i know that you will fight for duration
ooo 1, 2, 3, 4 fire's in your eyes
and i know i'm not resisting your temptations
ooo 5, 6, 7, 8 minus 9 lives
you've arrived at panic station!
1.sınıf öğretmenim teletubby gibi ama kendince sert tavırlara bürünen biriydi. sonraki 4 senemde özel okuldaki hocam ise tam bir nazi subayıydı. mükemmeliyetçiliği ve despotluğuyla annemden çok kendisinden korkardım - bu sayede korkunun öğrenme de iyi bir tetikleyici olduğunu da öğrendim inkar edemem. evet eğitim anlamında iyi şeyler öğrendim ama gerçekten zor bir süreçti. o 4 senede neler çektiğimi, o gerginlikleri bir ben biliyorum, gerçekten çok zor ağlayan biri olarak kadının o yüzüğüyle kafama bastırıp kızdığı bir zaman var ki, o taşı hissetmemle hayatımda ilk ve son defa okulda ağlamışımdır. bir de annem de öğretmen ve mükemmeliyetçi, eleştirel tavırda olduğundan gülümseyerek ''eti sizin kemiği benim'' demesiyle beni aslanın önüne attıydı.
ben hep ailenin iyi, çalışkan çocuğu bir de ''öğretmen çocuğu'' olduğumdan hep ne olursa olsun iyi davranmaya programlıydım, haklı bile olsam hep o olgudan ötürü o sınırı aşmadım. bir lise 2'de okula yeni gelen bir dil anlatım hocası vardı ki ciddi anlamda bana takmıştı, bunun da sebebi tahminimce homofobik olması ve ben dersine çok da önem vermezken sınıftaki en iyi notu alarak kendisi afallatmam ve esasen yaptığı her iğrenç, asla komik olmayan şeylere sınıfın geri kalanı gibi gülmediğimden iyice üstüme oynuyordu. öyle ki bir kere tahtaya kaldırdı, fiil çekimleniyor ve dedim ki ''hocam açıyor muyuz?'' kendisi de bana ''sen açmayı çok seviyorsun galiba'' dedi böyle hınzırca. ben durur muyum, ''yok üzülmeyin ben genelde küçük açıyorum'' dedim (o zamanki acun'un saçma sapan kutulu bi yarışmasına ithafen) işte o an sınıf tutamadı kendin, ve gülünce adam kalakalmıştı. sonra annemlere ya ben okul değiştireceğim ya da bu adamı yumruklayacağım dediğimde annemler ''aman allahım!'' kompleksine girmişti ve ben kendi başıma okul değiştirerek hayatımda aldığım tek ve en doğru kararı gerçekleştirmiştim.
üniversitede ise, hem benim artık üniversiteye geldik ve hocaların da genelde öğrenci gözüne kestirmeyip dersimi anlatırım giderim tribiyle pek sorun yaşamadım. yaşadığım ve hala gördüğüm en büyük sorun, özellikle prof olan hocaların aşırı egoist olması. öyle böyle değil. sırf kendi istediğiniz gibi yazmadınız etmediniz vs diye en kolay dersten 5 kere kaldım, 6.ya alıyorum bu sene sağolsun bir hocam. neden? çünkü kendisi kıl, dersi eh ve anlatımı ise berbat. kendi egosunu bu yönden tatmin edebiliyor. ayrıca korku ile öğrenmenin ne denli başarılı olduğunu burada bir kez daha gördüm, bölümce herkesin mum gibi durduğu hocanın dersine herkes çalışır da gelirdi.
bu da bana her zaman annemin bana söylediği ''senden asla öğretmen olmaz'' lafının doğruluğunu gösteriyor. öğretmen olmak sadece o zor puan ile okulu kazanmak değil, insanın hamurunda bitiyor. sabır, anlayış, çocukları sevme, objektiflik gibi gibi devam edebilecek bir insanın gerçekten öğretmenlik yapması çok zor, hakkını veremez en başta.
ilk solo albümü the dutchess'tan çıkan güzel bir fergie parçası.
are you ready?
(if you ain't got no money, take your broke ass home)
you say
(if you ain't got no money, take your broke ass home)
g-l-a-m-o-r-o-u-s, yeah
g-l-a-m-o-r-o-u-s
[bridge:]
we flying first class up in the sky
pop the champagne
living the life in the fast lane
i won't change
by the glamorous
oh, the flossy, flossy
(are you ready?)
[chorus:] [2x]
the glamorous
the glamorous, glamorous (the glamorous life)
by the glamorous
oh, the flossy, flossy
wear them gold and diamonds rings
all them things don't mean a thing
chaperones and limousines
shopping for expensive things
i be on the movie screens
magazines and bougie scenes
i'm not clean, i'm not pristine
i'm no queen, i'm no machine
i still go to taco bell
drivethrough, raw as hell
i don't care, i'm still real no matter how many records i sell
after the show or after the grammys i like to go cool out with the family
sippin', reminiscing on days when i had a mustang
and now i'm in...
[bridge:]
first class up in the sky
pop the champagne
living the life in the fast lane
and i won't change
by the glamorous
oh, the flossy, flossy
[chorus:] [2x]
the glamorous
the glamorous, glamorous (the glamorous life)
by the glamorous
oh, the flossy, flossy
[ludacris:]
i'm talking champagne wishes, caviar dreams
you deserve nothing but all the finer things
now this whole world has no clue what to do with us
i've got enough money in the bank for the two of us
plus i gotta keep enough lettuce to support your shoe fetish
lifestyles so rich and famous
robin leach will get jealous
half a million for the stones
taking trips from here to rome
so if you ain't got no money take your broke ass home
g-l-a-m-o-r-o-u-s, yeah
g-l-a-m-o-r-o-u-s
[bridge:]
we flying first class up in the sky
pop the champagne
living the life in the fast lane
and i won't change
by the glamorous, oh
the flossy flossy
[chorus:] [2x]
the glamorous
the glamorous, glamorous (the glamorous life)
by the glamorous, oh
the flossy flossy
[bridge:]
we flying first class up in the sky
pop the champagne
living the life in the fast lane
and i won't change
by the glamorous, oh
the flossy flossy
[chorus:] [2x]
the glamorous
the glamorous, glamorous (the glamorous life)
by the glamorous, oh
the flossy flossy
i got problems up to here
i got people in my ear
telling me these crazy things that i don't want to know
(fuck y'all)
i've got money in the bank and i'd really like to thank all the fans
i'd like to thank
thank you really though
'cause i remember yesterday when i dreamt about the days
when i'd rock on mtv, that be really dope
damn, it's been a long road
and the industry is cold
i'm glad my daddy told me so
he let his daugther know
(if you ain't got no money take your broke ass home)
my daddy told me so
(if you ain't got no money take your broke ass home)
he let his daughter know
(if you ain't got no money take your broke ass home)
my daddy told me so
(if you ain't got no money take your broke ass home)
he let his daughter know
bir de hoş bir gossip girl'den constance kızlarının acapella yorumu vardır -
zamanında herkesin ''sor bana'' ifadeleriyle kendisini lanse ettiği, hoşuna gitmeyen soruları değil cevaplamak sildiği, abuk subuk bur attention whore olayı. güzide arkadaşlarımız twitter'ı keşfettiler de son 2 senedir oradan devam ediyorlar mızıklanmaya.
70lerin sonu - 80lerde sansasyon yaratmış top model gia carangi'nin hayatını anlatan, angelina jolie'ye başarılı oyunculuğu sayesinden bir golden globe da kazandıran 1998 yapımı tv filmi.
tadı tam tersi bana hep şekersiz, düz bi tatta gelen içecek markası. benim için aranılan değil zor durumda razı olunandır. çocukluğumdan beri sevemedim.
tam adı nathan jay berkus olan, 17 eylül 1971 doğumlu amerikalı iç mimar- dekoratör ve sunucu.
özellikle the oprah winfrey show'daki dizayn önerileri ile popülerliğini arttırdı, ayrıca chicago'da bir tasarım şirketi de bulunmakta. ancak dünya adını 2004 yılındaki hint okyanusu'nda yaşanan tsunamide fotoğrafçı sevgilisini kaybetmesi ve kendisinin hayatta kalması ile duymaya başladı.
dalgalı saçlı, mavi gözlü baya hoş bir bey kendisi. tam bir keeper, bir mr right kanımca. kendisinden taş olmasın, partneri jeremiah brent ile 2014 baharında evlendi. parmak ısırtacak kadar şirin (aslında seksi) bir çift, hatta birkaç gün önce ise bir bebek bekledikleri haberini duyurdular.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.