neden bir cümlenin/olayın vs sadece bir kısmını cımbızla çekip alıyorsunuz, neden sonundaki o noktaya kadar okuyup allah'ın herkese verdiği muhakeme gücünü kullan(a)mıyorsunuz?
ülkemizdeki bu aktif-pasif tanımlamasının çıkış noktasını bilmiyorum, yani benzerlik gösterse de top-bottom'ın tam karşılığı değil. baya gıcık olduğum bir konu olduğundan birazdan söyleyeceklerim ve üslubum aşırı kaçabilir.
ne zaman bu tanımlamayı duysam cinlerim tepeme çıkıyor. artık kim uydurduysa ''ben full aktifim.''. bi lafı ortaya koyup alırsan alırsın almazsın almazsın tribi, sanki domates seçiyoruz. hani bi arz-talep grafiğine bakalım, insan ne bileyim biraz daha az egoyla gelmeli bu durumda. sonuçta hepimiz erkeğiz ve hepimizin bir penisi bulunmakta, bu noktada sizin hangi pozisyonda-nasıl zevk aldığınız size kalan bi durum, ama en basitinden herkes de kendisini bir şekilde tatmin edebilmekte bir nebze. öpüşmem, elletmem vs eee yani o zaman zaten iki kişilik bu işte sen duruyorsun be canısı. hetero olup da yatacak kız bulamayıp, ağır abi ''errrrkek'' takılıp da ya da ''nefes alsın yeter'' ekolunün tamamen kendi içini rahatlatmak için uydurduğu bi seçenek gibi geliyor bana çıkış noktası. herkes özgür, herkes istediğini beğenebilir tabi ama bu tanım altına sığınıp da kendi memnuniyetini düşünmek bana epey sinir bozucu geliyor. bu kadar hiçbir şey yapmamaya meraklıysanız erkeklerle birlikte olmayın, daha doğrusu öncelik olarak buna gitmeyin.
bu kadar tepki vermemin bir sebebi de, ara sıra gözüme hoş gelen ancak ikinci cümleden sonra kof çıkan bütün tiplerin ''full aktif'' çıkması. hani kendisini gay olarak tanımlayamıyor-kabul etmiyorsan o zaman bu tanımlanın da altına sığınılmamalı diye düşünüyorum.
yıllardır her güne minimum 3 dizi dağıttığımdan haliyle izlemediklerim daha az. bitenleri saymazsak ilk aklıma gelen her hafta takip ettiklerim: revenge, modern family, glee, american horror story, the mindy project, scandal, covert affairs, agents of shield, teen wolf, the vampire diaries, 2 broke girls, continuum, oitnb, pretty little liars, shameless...
allah'tan bir kısmı dönemlik-yılda 12 bölümlük diziler de normal hayata karışabiliyorum. zaten yukarıda da dendiği gibi dizi izlediğim kadar okula gitsem 4.0 ortalamam olurdu benim de. benim için sorun izleyecek bi şey bulmak değil ''hangisini izlesem?''. bi de yıllardır özellikle de yabancı dizi izliyorum diye hep arkadaş ortamlarında benimle alay ediliyor, üzülüyorum.
son zamanlarda da downton abbey'e sardım. allah sonumuzu hayır etsin...
yaratıcılığını charlie brooker'ın yaptığı, inanılmaz bir ingiliz mini dizi.
dizinin konusu, her bölümde farklı temalar çevresinde günümüz sorunları çarpıcı bir şekilde ele alınıyor. özellikle de medya ve teknolojiye bağımlı karanlık dünya eleştiriliyor dizideki hikayelerle. ilk bölüm olan the national anthem'de başbakan'ın canlı yayında bir domuzla cinsel ilişkiye girmesi aksi halde prensesin öldürüleceği, halkın dikkate almayacağı düşünülse de olayın gerçekten ''ulusal'' boyutları ulaşması... ikinci bölüm olan fifteen million merits de ise kişilerin sürekli güzel, çekici, ünlü vs spot altında olmak için kendilerini kaybettiği, x factor tarzı yarışma etrafında dönüyor olay. günümüzde teknolojinin ve medyanın uçsuz bucaksız ilerlemesi sonucunda ortaya çıkan bu yozlaşmalar, insanların insanlıktan çıkması o kadar başarılı bir şekilde işleniyor ki dizide etkilenmemek elde değil. aslında önümüzde olan şeyi görmek istiyor muyuz, ne kadar görüyoruz o kadar iyi değiniyor ki bu konuya.
3'er bölüm olmak üzere şimdilik 2 sezonu bulunmakta, o yüzden her bölümü büyük bir değerle izlemenizi öneririm. geçenlerde the guardian'ın haberine göre yeni sezonu için onay almış, sanırım 2014 aralık'ta yine bir sezon daha geliyor. dizinin diğer birçok yabancı dizi gibi herkesin diline düşmeyip, cüretkarlığına ek olarak bir de kendisine özgü bir izleyicisi olması da işi daha da güzel kılıyor.
bu zamana kadar hiç aklıma düşmezken son zamanlarda ilerisi için yerleşilebilecek, nedense gözüme uygun bir ülke olarak gözükmekte. yaşam nasıl bilmiyorum ama uzaktan gözlemlediğim arkadaşımın 1-2 aussie arkadaşı pek bi sevilesi. gözümde daha karman çorman olmamış, bodrum görünümlü amerika olarak yer almakta.
bir de şöyle bir eşcinsel evliliğe destek temalı bir videosu var ki beni benden aldı (yalnız, depresif vs iseniz izlemeyiniz).
klibinde henüz azıtmamış bir miley cyrus ve yakışıklı hollywood bebelerinden kevin zegers'in yer aldığı, 2010-2011 döneminin güzel şarkılarından bir rock mafia parçası. sözleri de ayrı bir manidar.
(oh, baby) i dont wanna lie,
im gonna take what youre giving
cause i know youre willing,
to take me all the way..you got me right here.
combustible. and i cant wait to finally explode.
the big big bang, the reason im alive,
when all the stars collide, in this universe inside.
the big big bang (3x)
some people like to talk. but im into doing,
what i feel like doing, when im inspired.
so, if we take a walk down, the beach tonight,
i bet we could light up the sky.
the big big bang, the reason im alive,
when all the stars collide, in this universe inside.
the big big bang (3x)
take it from me, i dont wanna be, mummified,
sometimes i feel so isolated,
i wanna die. and now take it from me, if you got it.
every time, so baby,
bring your body here, next to mine.
next to mine!
i dont wanna dream!
i just wanna live!
so baby, not lets miss this thing!
the big big bang, the reason im alive,
when all the stars collide, in this universe inside.
bu zamanlarda geçen filmlerin hastasıyım, özellikle de anoreksik keira kızımızın hemen hemen her filmini milyonlarca kez hayranlıkla izlemişimdir. o jane austen vari karakterler, zamanlar vs epey hoşuma gider. 1- 1,5 yıldır falan downton abbey'i hep duydum, izlemeyi sonraya bıraktım ama...geçen hafta bir başladım, bölümlerin uzun ve yavaş ilerlemesine karşın son zamanlarda en en en beğendiğim yapım. daha ilk sezonu bitirdim ama ciddi anlamda bayıldım. özellikle de bence en başarılı türk dizisi olan aşk-ı memnu ile benzerlikler göstermekte.
lady mary tam bir bihter. hatta bihterin büyük büyük annesi falan olabilir. tam bir bad bitch. o kaşını kaldırışı, o tavırlar, o surat... keiracığımı michelle dockery'in o şirin suratına kapılarak aldattım. hele de o şahane kıyafetler içinde daha da bi göz alıcı kendisi.
sonra bu matthew crawley aynı peyker'in ezik kocası, damat nihat. loserbaş. öyle ortalarda dolanıyor. sarı çiyan bi şey. ilk başta sevmedim, sonra o maviş gözlerine tav oldum ama maryciğimi red etmeleri falan beni ekran başında ''sen kimsin!!'' diye bağırmalara kadar sürükledi. sümsük.
lord grantham ise tam bir ednan bey. olan bitenden haberi yok kasım kasım geziniyor mahkeme duvarı suratıyla. kütüphanem de kütüphanem salmadı. lordum kızının londra'da adı çıkmış ohooo sen hala bıdı bıdı. savaş sonrası bunlar fakir kalırsa bu adam yaşayamaz vurur kendisini kahrından.
büyükanne violet tam firdevs hanım. bi gold diggerlık var biraz sanki. bu hayatın anlamını çözmüş, sütlü çayını yudumluyor hobi olarak. dizinin bence en başarılı karakteri. kendisini umarım daha fazla görüyoruzdur ileride.
kardeşlere gelince... o eblek suratlı sümsük edith aynı nihal. mızmız, mıymıy, süprüntü bi şey. malikanelerden ırak olsun kıskanç köpek. hep senin yüzünden aralarını bozdun maryle matthew'ın. o iğrenç saçların yansın inşallah yaşlı amcalarda fingirde!
lady sybil'de peyker esintileri var. baktı ki bu aileden bi şey olmayacak feminist takılıp kendini kurtaracak. akıllı kız, bi de gözüne kestirdi taş şöförü. sanırım ileride evleniyorlar, cora hanımefendileri çıkar kibariye'nin annesi gibi şöfer şöfer getir kızımı diye.
herkesle kırıştıran uşak thomas = cemile. fitne fesattan çatlayıp kalıcak yakında. dükle kırıştırmış, ona bi sırtını dayama çabasında ama olmadı. hatta türkle alakasız theo james'in canlandırdığı kemal pamuk'a da yürüyecekti de olmadı. biraz kaşar kendisi zamanına göre üzgünüm. kankası o'brien ile hilmi beyle katya gibiler. sürekli bir kime ne yapsak havaları, siz ne ara çalışıyorsunuz acaba?
bi sarışın uşak var william mı ne garibim onu da harcayacaklar matmazel, o tam bir beşir. öyle dolanıyor ortalarda. garip çene yapısına rağmen baya şirin bi çocuk. çok üzülüyorum ona. mısır'daki amcasından miras falan kalsın da lord vs bi şey olsun kurtulsun garibim.
mr bates de matmazel.şaibeli bi kişilik, iş de iş diye çıldırdı,kendini yamadı aileye.sonunda lady grantham'ı mı götürecek ne anlamadım. tatlı anna'yı da kendine aşık etti daha ikinci günden player tavırlar yaralı kuş taktiğiyle. slow down sister!
cici bi hizmetçi kız vardı, gwen mi ne. o da ayrı bir tatlıydı ama sekreter oldu kurtardı kendini. sonra onun yerine patavatsız bi ethel geldi o da az evlerden uzak, gözü epey yükseklerde. napıcak lordun yatağına mı giricek meraktayım.
son zamanlarda downton abbey'e sarınca oradaki thomas hakkında kimse gay diyemeyip ''he's a lost soul.'' demeleri ile nick bakımından biraz kıskançlık yaşadığımı söylemeden geçemeyeceğim.
dreamgirls müzikalinin en güzel parçalarından. 1981'de broadway'de jennifer holliday tarafından seslendirilse de jennifer hudson'a 2007 yılında oscar kazandıran yorumu çok daha başarılı.
and i am tellin' you i'm not goin'
you're the best man i'll ever know
there's no way i can ever go
darlin', there's no way
no, no, no, no, way
i'm livin' without you
i'm not livin' without you
i don't wanna be free
i'm stayin', i'm stayin'
and you, and you, and you
you're gonna love me
and i am tellin' you, i'm not goin'
even though the rough times are showin'
there's just no way
there's no way
we're part of the same place
we're part of the same time
we both share the same blood
we both have the same mind
and time and time
we've had so much to share
no, no, no, no, no way
i'm not wakin' up tomorrow mornin'
and findin' that there's nobody there
darlin' there's no way
no, no, no, no, way
i'm livin' without you
i'm not livin' without you
you see there's just no way
there's no way
tear down the mountains
yell, scream and shout
you can say what you want
i'm not walkin' out'
stop all the rivers
push, strike and kill
i'm not gonna leave you
there's no way i will
and i am tellin' you, i'm not goin'
you're the best man i'll ever know
there's no way i can ever, ever go
no, no, no, no, way
no, no, no, no, way
i'm livin' without you
i'm not livin' without you
not livin' without you
i don't wanna be free
i'm stayin', i'm stayin'
and you, and you, and you
you're gonna love me ohhhhh
you're gonna love me, yes, ah
ooh, ooh, love me
ooh, ooh, ooh, ooh love me
love me, love me, love me
love me, you're gonna love me
orijinali ub40'e ait de olsa, seal yorumu çok daha başarılı olan hoş parça.
i can't believe that it's real
the way that you make me feel
a burning deep down inside
a love that i cannot hide
i know it's you and me babe
that makes the world go round
ah, keeping you in love with me babe
laying all my troubles down
here i am babe, come and take me
here i am babe, won't you come and take me?
take me by the hand, ooh show me
here i am babe
it always ends up this way
me begging you every day
a love that i cannot have
you broke my heart in two halves
i know it's you and me babe
that makes the world go round
keeping you in love with me babe
laying all my troubles down
here i am babe, come and take me
here i am babe, won't you come and take me
take me by the hand, ooh squeeze me
here i am babe
oh here i am babe, come and take me
here i am babe, won't you come and take me?
take me by the hand, ooh show me
show me what you can, here i am babe
won't you take me, take me by the hand?
take me by the hand, ooh show me
show me what you can, here i am babe
won't you take me, take me by the hand?
take me while you can, here i am babe
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.