bunun bir başka versiyonu da lise hayatım boyunca ruj sürerse kendisinin orospu vs olduğunu sanan kızların ''vişne'' nivea sürmesi olayıydı. o vişne nivea sürülür sonra silinir böylece namuslu-mutaassıp ama bir yandan da kırmızı dudaklı kızlar olunurdu.
maço bakışlarına rağmen o gülümsemesi ve şirin suratıyla zamanında gönlümde yer edinen yetenekli yakışıklı. yalnız arka sokaklardaki o sakallı, kilo almış halni kendine yakıştıramadım lütfen eski yakışıklı günlerine geri dönmeli en kısa sürede
aynı klibindeki gibi, saat 7 civarları uyandığınız ancak güne başlayacak enerjiniz-isteğiniz yokken, bir kahvenin de desteğiyle güne güzel başlamanızı sağlayabilecek bir john legend şarkısı.
wake up everybody
no more sleepin' in bed
no more backward thinkin'
time for thinkin' ahead
the world has changed
so very much
from what it used to be
there is so much hatred
war and poverty, whoa, oh
wake up, all the teachers
time to teach a new way
maybe then they'll listen
to what'cha have to say
'cause they're the ones who's coming up
and the world is in their hands
when you teach the children
teach 'em the very best you can
the world won't get no better
if we just let it be, na, na, na
the world won't get no better
we gotta change it, yeah
just you and me
wake up, all the doctors
make the old people well
they're the ones who suffer
and who catch all the hell
but they don't have so very long
before the judgment day
so wont'cha make them happy
before they pass away
wake up, all the builders
time to build a new land
i know we can do it
if we all lend a hand
the only thing we have to do
is put it in our mind
surely things will work out
they do it every time
the world won't get no better
if we just let it be, na, na, na
the world won't get no better
we gotta change it, yeah
just you and me
it's the god hour, the morning i wake up
just for the breath of life i thank my maker
my mom say i come from hustlers and shakers
my mind builded on skyscrapers and acres
he said take us back to where we belong
i try to write a song as sweet as the psalms
though i am the type to bear arms and wear my heart on my sleeve
even when i fell in god i believe
we the days at
weave through the maze and the season so amazing
feed them and raise them
seasons are asian
earthquakes, wars and rumors
i want us to get by but we more then consumers
we more than shooters
more than looters,
created in his image,
so god live through us,
and even in his generation living through computers
on love, love, love can reboot us
wake up, everybody
wake up, everybody
need a little help, y'all
yes i do, need a little help
need a little help, y'all ay
wake up everybody
wake up everybody
wake up everybody
başrollerde nicole kidman, matthew mcconaughey, zac efron ve john cusak'in oynadığı 2012 yapımı drama-gerilim. faili meçhul cinayeti çözmek için kasabasına geri dönen gazeteci ward ( mcconaughey) ve cinayetle bağlantısı olduğu düşünülen idam cezasına çarptırılacak mahkum ( cusack) hillary van wetter hakkında araştırması sırasında gelişen olayları anlatıyor film.
----------spoiler-----------
100 dakika olan film, ağır ilerlemesi ve açıkcası fena olmayan bir konunun vasat işlenmesiyle sıkıcı olmuş. hatta film çekilirken büyük sansasyon yaratan nicole kidman'ın gerçekten zac efron üzerine işemesi olayı bile hikaye bakımından bana öyle çok da öne çıkan bir unsur gibi gelmedi. o monaco kraliçesi tavırlı nicole kidman'ın tam bir fahişe rolü oynaması da ayrı bi şok edici husus filmde.
ancak filmde beni daha etkileyn şey ise, ward'un eşcinsel çıkması, daha doğrusu çıkış şekli. haber peşinde koşarken bir barda kesiştiği 3 siyahi adamla bdsm olaylarına giren ward'un ağzı yüzü kayıyor-ölümlerden dönüyor hatta filmin geri kalanında yüzündeki deformasyon belirgin hale geliyor. jack (efron)'in ward'u bulduğu o sahne, çırılcıplak bir muşamba üstünde elleri bağlanmış,kanlar içinde ölüme 5 kala hali bana nedense içimde belki de kuruntu denilebilecek şu korkuyu anımsattı : adamın biriyle takılmaya gittiniz ama olaylar farklı gelişti, polislerin göz ucuyla baktığı 3.sayfa haberi bir cinayete konu olma korkusu. neden bilmiyorum ama bir gün böyle-buna benzer bir şey yaşama korkusu var içimde ki eşcinsellerin az çok bu tarz/benzeri hatta daha kötü şeyler yaşadığına şahit oluyoruz. hatta jack'in filmde dediği bir cümle ''onun gay olması benim için sorun değildi'' ben onu her haliyle seviyorum zaten vb bir şeyle zaten filmin devamında da sıkı bir abi-kardeş ilişkisi çizmeleri ve filmin sonundaki jack'in kahramanlığı da bir anlamda beni hüzünlendirdi ( yıllardır hiçbir şekilde aynı seviyede olamadığımız, bildiğin can düşmanı havasındaki abimle bana ilişkimi anımsattı ).
filmde gözüme çarpan ikinci bir nokta ise grotesk ögesi, daha doğrusu grotesk gibi sunulan iğrençlik. yönetmen lee daniels hakkında çok bi bilgiye sahip değilim ama gerçekten orantılı-uygun kullanılan grotesk ögeler bir filmi tamamlayabilirken burada daha çok (benim için) iğrençlikten öteye gidemedi.
ayrıca filmdeki ara ara geçiş sahneleri, ikili görüntüler falan böyle bir hippie hava sağlanmak istenirken bana çok manasız geldi. yani film cannes'da yarışmadaymış öğrendiğim kadarıyla ama öyle woow bir film olduğunu da düşünmüyorum- yarısı iyi yarısı kötü.
1. ingilizce kaybeden anlamına gelen ancak daha çok mecazi anlamda ezik manasında kullanılan kelime.
2. kaybetmekten bıkmış-usanmış/bitmişseniz ve bu durumu da hafiften benimsemeye başlamışsanız, marşınız haline gelecek 93 yapımı bir o kadar da güzek klibi bulunan beck parçası.
in the time of chimpanzees i was a monkey
butane in my veins and im out to cut the junkie
with the plastic eyeballs, spray-paint the vegetables
dog food stalls with the beefcake pantyhose
kill the headlights and put it in neutral
stock car flamin with a loser and the cruise control
babys in reno with the vitamin d
got a couple of couches, sleep on the love-seat
someone came sayin im insane to complain
about a shotgun wedding and a stain on my shirt
dont believe everything that you breathe
you get a parking violation and a maggot on your sleeve
so shave your face with some mace in the dark
savin all your food stamps and burnin down the trailer park
yo. cut it.
soy un perdedor
sponsored links
im a loser baby, so why dont you kill me?
(double barrel buckshot)
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
forces of evil on a bozo nightmare
ban all the music with a phony gas chamber
cuz ones got a weasel and the others got a flag
ones on the pole, shove the other in a bag
with the rerun shows and the cocaine nose-job
the daytime crap of the folksinger slob
he hung himself with a guitar string
a slab of turkey-neck and its hangin from a pigeon wing
you cant write if you cant relate
trade the cash for the beef for the body for the hate
and my time is a piece of wax fallin on a termite
who's chokin on the splinters
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
(get crazy with the cheese whiz)
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
(drive-by body-pierce)
(yo bring it on down)
soooooyy....
?em llik uoy t'nod yhw os ,ybab resol a m'i rodedrep nu yos
[it's the chorus backwards]
(im a driver, im a winner; things are gonna change i can feel it)
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
(i cant believe you)
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
(nlehh...)
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
(sprechen sie deutsch hier, baby!)
soy un perdedor
im a loser baby, so why dont you kill me?
(know what im sayin? )
the hours'ta meryl streep'in lezbiyen sevgilisi, masters of sex'in margaret'ı ve mom'ın bonnie'si 1959 doğumlu, 1.83 m boyundaki amerikan aktris.
kendisini hep gözüm bir yerlerden ısırır gibi olurken öncelikle o sakin, eşinin yanındaki ev hanımı tiplemesi ile masters of sex'te beğenimi topladı-hele de iplerinini kparıp kadınlığına yolculuk ettiği o sarışın bomba teddy sears ile maceraları... daha sonra kendisine mom'da rast geldim ve kendisinin dramda olduğu kadar komedide de ne kadar başarılı olduğuna hayran kaldığım, geç keşfettiğim kadın.
çocukluğumda ve halen anneannem ne zaman bana kızsa çerkesçe şıdı (eşek) der. annem-teyzem ne zaman bir dedikodu-gizli kapaklı bi şey konuşssalar yine aynı şekilde çerkesce muhabbetler döner. ancak sanırım kiril alfabesi olması sebebiyle sadece konuşabiliyorlar.
bense, toplasan 3-4 cümle, 5-10 kelime bir şey biliyorum-bilmiyorum ama en azından insanın nereden geldiği-kökenleri hakkında az-buz bilgi sahibi-merak içinde olması güzeldir diye düşünüyorum.
80lerde başarılı olmuş ancak daha sonra yıldızı sönmüş alex ( hugh grant)'e yeniden parlaması için şarkı yazmasında yardım eden sophie ( drew barrymore) ile bu yoldaki eğlenceli hikayesini anlatan, güzel müzikleri bulunan 2007 yapımı romantik komedi.
filmin konusu olan ve filmin en güzel parçası, way back into love :
kötü bir anınızda bile sizi harekete geçirebilecek, içinizde klibin ortasındaki gibi dans etme isyediği uyandıran, kylie minogue'un eşlik ettiği enfes bir robbie williams parçası. robbie williams'ı hiçbir zaman beğenmezken burada ayrı bir çekici gözükmekte kendisi, ayrıca klip ise göz doldurmaktadır.
me no bubbletious
me smoke heavy tar
me be groovin' slowly where you are
notify your next of kin
'cause you're never coming back
i've been dropping beats since back in black
and we'll paint by numbers
'til something sticks
don't mind doing it for the kids
(so come on) jump on board
take a ride (yeah)
(you'll be doin' it all right)
jump on board feel the high
'cause the kids are alright
you've got a reputation
well i guess that can be explored
sponsored links
you're dancing with the chairman of the board
take a ride on my twelve cylinder symphony
but if you got other plans
the purpose of a woman is to love her man
and we'll paint by numbers
'til something sticks
don't mind doing it for the kids
(so come on) jump on board
take a ride (yeah)
(doin' it all right)
jump on board feel the high
'cause the kids are alright
i'm gonna give it all of my loving
it's gonna take up all of my love
i'm gonna give it all of my loving
it's gonna take up all of my love
i'm gonna give it all of my loving
it's gonna take up all of my love
i'm gonna give it all of my loving
it's gonna take up all of my love
come down from the ceiling
i didn't mean to get so high
i couldn't do what i wanted to do
when my lips were dry
you can't just up and leave me
i'm a singer in a band
well i like drummers baby
you're not my bag
jump on board
take a ride, yeah
(you'll be doin' it all right)
jump on board feel the high, yeah
jump on board
take a ride, yeah
(you'll be doin' it all right)
jump on board feel the high, yeah
i'm an honorary sean connery, born '74
there's only one of me
single-handedly raising the economy
ain't no chance of the record company dropping me
press be asking do i care for sodomy
i don't know, yeah, probably
i've been looking for serial monogamy
not some bird that looks like billy connolly
but for now i'm down for ornithology
grab your binoculars, come follow me
beyonce'nin naughty girl ile baby boy arası bir şey yapmaya çalışmış ama bu şarkının ne kadar kötü olduğu gerçeğini gizleyememiş.
oysa ki ah hadise sen yıllar önce p.diddy tarafından hedısaaa diye anons edilip bilmemne awards'da etekleri atıp jartiyerlerle all i wanna is a bad boy cause i wanna be a bad girl diye yardıran, cesur bir kızcağızdın...
'' ben bittim, paramparça oldum, çok geç kaldın'' diyen bir natalie imbruglia şarkısı.
i thought i saw a man brought to life
he was warm, he came around like
he was dignified
he showed me what it was to cry
well you couldn't be that man i adored
you don't seem to know, don't seem to care
what your heart is for
no i don't know him anymore
there's nothin' where we used to lie
conversation has run dry
that's what's going on
nothing's fine
i'm torn
i'm all out of faith
this is how i feel
i'm cold and i am chained
lying naked on the floor
illusion never changed
into something real
i'm wide awake
and i can see the perfect sky is torn
you're a little late
i'm already torn
so i guess the fortune teller's right
i should have seen just what was there
and not some holy light
but you crawled beneath my veins
and now i don't care
i have no luck
i don't miss it all that much
there's just so many things
that i can't touch
i'm torn
i'm all out of faith
this is how i feel
i'm cold and i am chained
lying naked on the floor
illusion never changed
into something real
i'm wide awake
and i can see the perfect sky is torn
you're a little late
i'm already torn
there's nothing where he used to lie
my inspiration has run dry
that's what is goin' on
nothin's right
i'm torn
i'm all out of faith
this is how i feel
i'm cold and i am shamed
lying naked on the floor
illusion never changed
into something real
i'm wide awake
and i can see the perfect sky is torn
you're a little late
i'm already torn
birkaç önceki itirafımda, 4 yıldır beraber yaşadığım kuzenimin evleneceği ve bu hazırlıklar çervevesinde olanlara bakış açımı, daha doğrusunu insanların bu sıradan mutlu olup aile kurma olgusuna ilk elden tanık olduğum için şaşkınlığımı anlatmıştım.
çocukluğumdan beri ne olduğumu bildiğim için hiç öyle evlenip, beyaz çitli bir evde oturayım hayalinde olmadım. nedense benim hep aklımda kariyer vardı. bu doğrultuda yalnızlık beni pek etkileyen bi faktör olmadı, yanımda arkadaşlarım veya meşgul olduğum uğraşlarım vardı herhalde hep bi şekilde bu konuyu öteledim-görmezden geldim. çünkü yıllardır beynimi yıkayan klasik amerikan romantik komedilerinden midir yoksa kendimi hep farklı-öne çıkan biri olarak gördüğümden midir aşk konusunda bir şey olucaksa böyle doğru zamanda ayağıma kadar gelecek, her şeyin yerli yerine cuk diye oturduğu efsanevi bir şey olacağını düşünürdüm.o yüzden hep bekledim. şu kadarını söyleyeyim ki, beklemekten ve dahası bekletilmekten ciddi anlamda rahatsız olurum.
üniversitede her şey planladığım gibi gitmedi, hala da gitmiyor. son 2 yıldır sürekli başarısızlık, sürekli ucundan olayı çevirip günü kurtarmakla debeleniyorum. yani hep kendimi şartladığım kariyer olgusu çok uzak. bu yalnızlık hususu da son 6 ay/1 yıldır pek kafamı kurcalamıyordu ama üniversite arkadaşlarımın %90sının b planı olduğumu görünce, herkesten kendimi çektim-daha doğrusu herkese bana geldiği kadar gittim, kendi kendimin en iyi arkadaşı olmayı öğrendim. geçen yaz gibi gerçekten zor geçen bir zamanımı da bir anlamda böyle atlattım- daha doğrusu gögüsleyebildim. bir anlamda yalnızlık bütün vücudumu kaplayan bir şey olmaktan çok bi yerimdeki ağırlığa dönüştü, ben de bunu taşımayı öğrendim.
dediğim gibi belki benim hayalperestliğim/yüksek beklentilerimden ötürü, özellikle de bu ülkede asla bizim gibiler için o klasik-sıradanlanmış mutluluk resminin asla olmayacağı inancıyla büyüdüm ( belki de bunu yaşayanlar tabiki olabilir ama benim gözümde nereye kadar?). bu sebeple de gerçekten evlenip-çoluk çocuğa karışma, bir yuva kurma hayalinde olmadım, ilerki bir günde olsa bile. out olmadığım için zaten aşk hayatım desen sıfıra sıfır, üzerine bi de şakayla ailemden gelen ''sıra sende'' söylemlerine keskin bir şekilde alttan mesajı vermek istesem de ''ben asla evlenmeyeceğim benden beklemeyin'' diyerek böyle bir olayın gerçekleşemeyeceğini hem onlara hem de kendime bir anlamda kabul ettirmeye çalıştım-çalışıyorum.
sonra birkaç hafta önce youtube'da gezinirken get up australia'nın marriage equality için yaptığı şu videoya denk geldim :
işte zaten ne olduysa her şey o zaman oldu. temelinden çekilen bir jenga gibi bir anda yığıldım kaldım, dağıldım. benim zaten bu konuya bir inancım yokken, kurgusal da olsa böyle güzel, böyle manalı bir şeyi görünce bir olasılıkta bunun gerçek olabilitesini düşündüm, sonra aklıma diğer bütün negatif şeyler geldi. iyice dalgalandım. sonrasında önümdeki birbirini seven iki insana baktım. kafam daha da bulandı. kuzenimle hiçbir zaman et tırnak bir ilişkimiz olmadı, onun mutlu olması, düzgün de biriyle görünce böyle şu hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri aklıma geldi:
karşında bir şey var, ona ulaşabilicek gibisin ama ulaşamıyorsun,dokunamıyorsun.
bu avcunla yakalayabileceğini sandığın ama (asla) sahip olamayacağın şeyin ''düz'' versiyonunu böyle gözlemlemek, daha doğrusu onların bu mutluluğunu paylaşmak her ne kadar gerçekten onlar için sonsuza kadar mutluluğu dilesem de kendi adıma beni daha da yalnızlığa götürüyor gibi. dahası, başkalarının mutluluklarıyla mutlu olan/onlara uzaktan bakan o karaktersiz insana dönüşümek korkutan beni.
başrolünde will & grace'in will'i eric mccormack'in ve josie & the pussycats'in josie'si rachael leigh cook'un yer aldığı polisiye dizi. şizofrenik hafif çatlak profesör daniel ( mccormack) ve onun eski öğrencisi fbi ajanı kate moretti (cook)'nin birlikte çalışarak faili meçhul davaları çözmesini işlemektedir dizi. ''big brother is watching us'' algısında olan daniel ilaçlarını kullanmayı reddeden bir şizofreniktir ve bu sayede gördüğü halüsinasyonlar ile kate'in kendisine danıştığı davaları çözer.
2 sene önce yazlık dizi olarak başlasa da şu an 3.sezonunu oynayan, 7.4 imdb puanına sahip, şahsi görüşüm wow olmasa da izlenebilecek güzel bir yapım.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.