the normal heart
ay bak gelecek hafta ilk testimi yaptırıcam, yine aklıma geldi. ben bu filmi izlerken o kadar ağlamıştım ki, annem uykusundan uyanıp odama dalıp kimin öldüğünü sormuştu. garip bir andı, çünkü gerçekten birileri ölmüştü, çok insan ölmüştü ama bunu anneme nasıl anlatabileceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.
sabahlamak
yaz aylarının vazgeçilmezi. eğer yalnız takılıyorsunuz elinizin altında internette gezilmedik nokta bırakmazsınız (en azından siz öyle sanarsınız), bazen yarım saatte bir aynı kişinin profiline girdiğiniz de olur. sabaha kadar ter içinde kalır, günün ilk ışığıyla uyursunuz sonra hop gözaltınızda üç alışverişlik torbalar.
alttaki yazara soracaklarım var
tanımıyorum ben buradaki yazarları, sevgi dolu birisi olsun isterim.
peki alttaki yazar, bir konseri en önden izleme şansın olsa kiminkine giderdin?
sevgilisizlik tripleri
içinden bir türlü çıkamadığım hal. çıkmak için kesin sevgili mi lazım, yoksa benim her şeyi aşıp nirvanaya mı erişmem lazım onu da bilmiyorum.
ha, komik şey ama. bir anda kalbinize fil gibi oturup yine bir anda kayboluyor. ama asla çok uzun süre değil.
ayı sözlük yazarlarının idolleri
anksiyete
ortaokuldan beri sağ omzuma yerleşmiş, benimle birlikte büyümüş, çoğu zaman benden daha güçlü olmuş meret. insanlarla konuşturmaz, çoğu zaman yüzlerine bakmanıza engel olur, her cevap üzerine saatlerce düşündürtür, kafayı yedirtir, uykusuz bırakır, sokağa çıkartmaz, her şeyden şüphe ettirir, kendinden nefret ettirir. bela okumalıktır.
ama herkeste de yoktur.
"flörtümle buluşmadan önce stres oluyorum" demek olağandır, her insan yaşar. eğer flörtünüzle buluşmadan önce nefessiz kalıyorsanız, bayılacak gibi oluyorsanız, işte o zaman aramıza hoşgeldiniz. (yanlış örnek olmuş olabilir, anksiyeteyi sınıflandırmak ya da seviyelendirmek değil amacım, sadece normal gerginlikle arasındaki farkı belirtmek.)
on sene sonraki sen
ne yapıyor olacaksınız? umudunuz ne?
valla benimki kariyer odaklı tamamen, yüksek lisans ve masterımı tercihen columbia ve king's college'da tamamlamış bir şekilde vogue'da iyi bir reklam ajansında veyahut üniversitede çalışıyor olmak istiyorum. eğer reklam ajansındaysam sonumun dergi editörlüğüne ilerliyor olması tercihim. yalnız mıyım birisiyle miyim bilmiyorum, ama şu anki sevgi ihtiyacımı umarım o zamana kadar karşılamış olurum, umarım daha mutluyumdur.
hayal edilen ülke: almanya, iskandinavların herhangi biri, brexit'in olmadığı bir ingiltere, öküz gibi para kazandığım bir amerika.
heterofobi
teknik olarak, aynı misandri ve reverse-racism gibi, ancak "teoride" kalabilecek düşüncedir. çünkü bahsi geçen ataerki/ırkçılık/homofobi gibi problemler, kişisel değil toplumsal olarak uygulanan nefret suçlarıdır. ancak kafa karıştırıcı bir konu, kaynağı nedir merak ederim? günün birinde pratiğe dökme şansımız olsa döker miyiz onu da merak ederim.
coop
2016'nın tüm pre-pride partilerini yapmış, garip bir şekilde fazlasıyla başarılı da olmuş mekandır. sadece kapısı çok dar, o kalabalıkta girip çıkmak eziyet. ve dışarıdaki masaları çok az.
milliyetçilik
kendisinin burjuva kesim tarafından fransız devrimi civarlarında halkı kontrol etmek için ortaya çıkartılan bir ideoloji olduğunu düşünecek olursak, insanın toprağa ve sınırlara olan saplantısının "doğal" olduğunu söylemek iyice saçma gözüküyor. korkutucudur, tehlikelidir, kontrol edilmesi imkansızdır, kitleleri ölüm makinelerine çevirir, uzak durulması gerekmektedir.
sosyal medya
insanları manipüle/kontrol etmenin en iyi yolu. ama bunun yanı sıra otoriteye karşı birleşmek, fikir belirtmek için de en iyi yol. garip yani.
no fat no fem
"tercih" bahanesi arkasına gizlenmiş olan dışlayıcılık, cinsiyet rolleri, feminen insan nefreti, errrrkeklik, şekilcilik kokan dating app profil yazısı. türkçedeki benzerlerini de severek takip ediyoruz.
eşcinsellerin transfobik olması
"nasıııııl?" diye çığlık atasımı getiren durumdur. üzerinde uzun uzun konuşmak bence benim değil trans olanın haddinedir ama toplumdan dışlanan bir kesmin dışlanan diğer kesme bu kadar nefret dolu bir şekilde yaklaşmasını gerçekten anlamıyorum. ki bu nefret çemberine biseksüeli, lezbiyeni de dahil. herkes birbirini dışlıyor, güzel azınlığız cidden.
ülkemizdeki eşcinsellerin gün geçtikçe artması
eşcinselliğin genetik olduğu teorisine inanacak olursak, dönemsel olarak artıp azalması ya da sürekli artması beklenilir bir şey bence. (biyolog ya da genetikçi değilim, yanlışım varsa affola). ama benim gözümde en büyük iki sebep 1) artık daha çok insan rahat 2) heteroseksüel olmayan herkes kendisine gay başlığı altında yer ediniyor. sapyoseksüeldir, panseksüeldir, hatta biseksüellerdir haberi yok çoğu insanın; hetero değilsem homoyumdur diyip geçiyorlar. eğitim eksikliği mi desek?
eşcinsellerin rahat ettikleri üniversiteler
bilgi, boğaziçi ve bilkent üçlüsü dışında "rahat" bir yer kalmadı ben artık diye biliyorum. bunlar içinde de bilgi en rahatı, boğaziçi en aktivisti, bilkent'se... ankara'da olandır yani.
norveççe
internet üzerinden öğrenmeme yardımcı olacak uygulama/site bilen insana otuz sevap bahşedeceğim dil.
ajda pekkan
sezen aksu'yla neden karşılaştırılır anlamasam da, kendisinin türk pop kültürü içerisindeki yeri yadsınamaz. ayrıca kendisini yıllara nasıl adapte ettiği de (müzikal anlamda) saygı duyulası bir konudur.
feminizm
lgbt toplumu içerisinde bir türlü yer edinemesinin sebebini bir türlü anlayamadığım ideoloji. eşcinsellerin belirgin bir kısmındaki kadın nefreti & kadını aşağılama isteği de anlayamadığım bir diğer konudur.
orange is the new black
4. sezonu işlediği konular itibariyle bir kesimden (daha çok beyaz liberaller) övgü alan, bir kesimdense (daha çok siyahi aktivistler) yerilen dizidir. zaten dizinin yazar kadrosunda hiç siyahi barındırmaması her zaman için dert edilen bir şeydi, ama bu sezon iyice doruk noktasına vardı anlaşılan problemler. yine de en güzel karakterlerin meksikalılar ve siyahiler olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
florence and the machine
bu kadının hastanedeki çocuğa gidip şarkı söylediği bir video vardı, şimdi bulamadım ama.
hüngür hüngür ağlatır insanı.