fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

insanlarda aradığını bulamamak

romantik anlamdayı geçtim, arkadaşlıklar anlamında bile bulamıyorsun. en azından ben bulamadım. ortaokula kadar hep arkadaşlıklarda ''2.plana atılan, herkesin çok sevdiği ama kimsenin o en iyi arkadaşı olmayan'' çocuk oldum. lisedeyken aştım bunu çünkü artık demiştim ki ben insanlara fazla anlam yüklüyorum. bu bağlamda hep aklımda üniversitede ilk gün/hafta/ay tanışacağım biri olacak ve işte o zaman her şey yerli yerine oturacakdı ''click'' diye. olmadı. yine herkesin çok sevdiği ama kimsenin ilk seferde aklına gelmeyen, iyi misin kötü müsün diye sormadığı ama ne zaman ki işleri düştü ya da dedikoydu sohbetti kah kah kih kih durumu oldu mu hemen akıllarına gelen insan oldum.

bu yüzden de hakikaten insanlardan vazgeçtim. son 1,5 yıldır kendimleyim, yine yaşanmışlıklardan ötürü o arkadaşlarıma ne uzak ne yakın, sürekli gülen surat smiley'ı gibi geziniyorum ama hiçbiri ne bir derdimi tasamı ya da mutluluğumu bilir. en yakın demesem de tek dostum diyebileceğim arkadaşıma bile ne kendimi açıkladım hatta ne burada yazdığımı bile. çünkü gün geliyor ki o büyük anlamlar yüklediğiniz insanlar bir lafıyla/hareketiyle gözünüzde o kadar küçülüyor ki... kendinizden utanıyorsunuz onlara bu anlamları yüklediğiniz için.

unutulmayan kezban sözleri

''gidiyor musun?git ! soytarısı terketti diye,kralın sarayı yıkılmaz!''

gabriel wikström

isveç'in yeni sağlık bakanı. yok böyle bir sevimlilik. iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş diyerek isveç'e taşınma sebebi.



http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9G...

http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9G...



türkiye'nin ilk eşcinsel evlilik düğünü

ilk başta biraz ortada bir şey olarak görmüştüm bunu ama sonra dedim ki iki insanın evlenmesi zaten milyonlarca kez olmuş, ne var bunda? taraflar bir de eşcinsel olunca cesaretlerini takdir etmiştim, sanırım insanlara mutluluk dersi vermişlerdi sevimli sevimli. tam da böyle düşünürken ne zaman birileri bi denyoluk yapacak da bunu baltalayacak diyordum, çok değil daha 1 ay olmadan olanlar:

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/273748...

haberin ''homofobik kabus'' başlığı ve dahası yorumlar, içler acısı. sonra bu ülkeyi, insanları neden sevmiyorsun, neyini seveceksin?

durduk yere ayı sözlük yazarlarına koyan şarkılar

lady antebellum - need you now

gilles marini

sex & the city ile hayatımıza giren, 1976 doğumlu fransa'dan çıkan en ''ateşli'' şey sanırım kendisi. filmde samantha'nın sürekli kesiştiği sevişken komşusu, sonlarda ise köpeğinin terasına girmesi ile her santimetrekaresini gördüğümüz, enfes komşu dante olarak akıllara kazındı. sonrasında birkaç yapımda daha ufak-tefek roller aldı ama hiçbiri bir o duş sahnesini unutturamaz kanımca.











the east

başrollerde brit marling, alexander skarsgard ve ellen page'in yer aldığı 2013 yapımı drama-gerilimi.

filmin konusu ise şöyle: sarah (marling) fbi'dan ayrılıp ''seçkin'' bir özel güvenlik şirketi için çalışmaktadır. sarah, önüne gelen yeni ve zorlu görevi, ulaşılması zor olan, eko-terörist/anarşist grup olan the east'in içerisine sızıp yakın zamanda gerçekleştirecekleri 3 eylemi ve detaylarını öğrenmektir. ilk başlarda sarah için bu görev zor ama halledilebilir gözükse de filmin devamında sarah'ın yargılarının değişimi ve gelişen olaylar ile sarah kendisini bir hengame içerisinde bulur.

trailer -


--- spoiler---

“we are the east. and we are your wake-up call. and we are not hiding from you. we are you. we are the morning you got off the treadmill and ran under the open sky. we’re the first time you kissed someone and they kissed you back. we are the night you couldn’t sleep. the night you stared at the ceiling, thinking, 'is this it?’ 'is this the best life has to offer?’ no. there is a freedom in you that knows no fear.”

--- spoiler ---

mine

taylor swift - mine'nın çok da güzel, hisli bir naya rivera yorumu vardır ki.

the collection 2

the collector'ı fena bulmasam da the collection ilk filme göre çok daha başarılı geldi bana, özellikle de görsel anlamda. o tuzakları gördükçe ''daha ne olabilir'' dedirtiyor.

--- spoiler ---

kısacık saçlı başrol kızımız elena'nın sütyen kopçasıyla-baleniyle kilit açması takdire şayan. you go girl!

--- spoiler ---

matt bomer

insan sevmeye kıyamaz, o kadar güzel ya. tam bir mr right, özene bezene yaratılmış. mükemmelliğini takdiren,

http://www.buzzfeed.com/jennaguillaume/i...

hazal kaya

aklımda kalan ilk rolü genco olsa da, aşk-ı memnu'daki inanılmaz olmasa da iyi performansı ile adını iyice duyurdu, feriha ile tavan yaptı bence. nedense oynadığı rollerden midir bilmem ama böyle okulda derinlerde bi yerde iyi olan ama hareketleri ve üslübu nedeniyle itici duran kız havası çizmekte hep. okuldan tanıyan bir arkadaşım iyi bir kız olduğunu belirtmişti zamanında, ayrıca kenan erçetingöz'de de ayrı bir sempatikti.

ilber ortaylı

kendisini hep bilirken ama bu seneki capsler ile inanılmaz bir sempatim oluştu. ilkbaharda okulda görmüştüm, tabiki coolluğumu bozmamak için diğer herkes gibi ''bi fotoğraf çekilebileer miyiiz??'' olmadım ama böyle bir tatlılık, bir tontonluk yok. göbeğine kadar çekilmii pantolonu ve ''yaaw arkadaşlar'' konuşması ile gerçekten yarım saatte 5 adım atamadı ama kimseyi de kırmadan herkesin isteğini olabildiğince yerine getirdi. bi de şaşırtıcı derece uzun kendisi.

unutulmayan kezban sözleri

'' pahalı parfümlere gerek yok.. insan güven kokmalı! '' (hepsi tek tek hashtag olarak yazılmıştı).

revenge

2.sezon ortasındaki ve 3.sezona da sarkan düşen temposunu 4.sezonda toplayacak gibi duruyor. emily kızımız yine 1.sezondaki plastik saçlarıyla intikama doymuyor, yakarım roma'yı da yakarım diyerekten herkesin hakkından gelecek alimallah!

--- spoiler ---

10 yıldır ölü bildiğimiz babası hortladı geldi amk. bi de üstüne victoria da victoria diye aptal aşık gibi dolanıyor ortalarda.

--- spoiler ---

retrica

gerekli bulmamayı geçtim köşede dana kadar, kocaman retrica yazıyor. hayır yani. baya komik ve itici duruyor bana kalırsa. başka bir sürü fotoğraf programı var, onlar neyinize yetmiyor allasen?

propaganda

fiyatları az abartılı da olsa benim gibi elektronik müzik sevmeyen birisinin bile az çok eğlenebildiği, ayda bir r&b'nin dibine vurdukları lust etkinlikleriyle sabaha kadar dans etmemi sağlayan 2013 sonbaharından beri asmalı'nın en sevdiğim köşesi.

aileye açılmak

josh feedman, eski denizci olan babasına 22 yıl önce babasına açıldığı mektubunu facebook'ta yayınlamış. zamanınız, sabrınız ve biraz da ingilizceniz varsa okuyun derim. ağlayan birisi değilimdir ama bu olaylar beni epey duygusallaştırır, bunda duygusallaşmadım bile çünkü noktası virgülüne o kadar yerli yerinde, o kadar güzel dile getirilmiş ki kendim yazmış gibi hissettim. duygulanmaktan çok yüzümde bir tebessüm, içimde bir umut ışığı oldu.

annesinin ağlama sebebini “no, honey, you don’t understand. i’m crying because of all those years you had to hide this while thinking i might not love you if i knew the truth.” açıklaması, josh'un ''you can choose who you sleep with, but you can’t choose who you desire.'' demesi...

25eb9

freak show

ikinci ve bir o kadar merak uyandıran trailer'ı da yayınlanmıştır.

http://www.buzzfeed.com/jarettwieselman/...

artık gün sayıyoruz!

ayı sözlük itiraf

bayadır bunları dışa vurmak istiyordum ama benden daha ciddi kaygıları olanlar varsa ''peh!'' diyip arada çokluk yapmasın dedim. kafamda yine bir sürü şey dönüyor.

2 haftadan beri 7 yıllık arkadaşımla konuşmuyoruz. zaten son 1,5 yılda o eski samimiyetimiz kalmamıştı, o çok az denese de ben kötü zamanlarımda yalnız olmaktan ve kendi problemlerine bakınca onun gereksiz mızmızlanmalarından bıktığımdan o ilk 3-4 yılki şeyimizi kaybettik. arada ayıp ettiği 3-4 durum da oldu bu son 1,5 yılda, ben de bu tarz şeylere gerçekten bozulan birisi olduğumdan bunlar da etkiledi tabi. yazın sonundan beri biraz daha iyiydi iletişimimiz, neyse. son zamanlarda küçük arkadaş grubumuzda olan ve benim de iyi çocuk diyebileceğim bir arkadaşımızla flörtleşmeleri olmuş, hemen geldi anlattı. tabi odun olduğu için arkadaşım bir tık yok, çocukda da öyle. her ne kadar bu sezon gerçekten hiçkimseye iyilik yapmadan, kendi başıma, yoluma bakıcam dediysem de onu öyle uzun zamandır böyle teşvik olmuş görünce dedim ''cts akşamı bi şey ayarlayın ben de erosluğumu yapayım'' diye. zaten o akşam sözde çok yakın arkadaşımın doğumgünü için dışarı çıkacağım. o haftada hem okulun başlaması, hem benim hiç dinlenmemem ve sporda belimi inciltmemle pek havamda değilim. cumartesiye kadar biraz toparladım çıktım. yemek desen inanılmaz saçma geçti, ben sırf arkadaşlık görevimi yerine getirmek için gittim. daha sonra da bu 7 yıllık arkadaşımın işini halledeyim diye yazdım ''neredesin?'' diye, bana böyle ''abi bilmiyorum'' demeler. aynı semtteyiz ve gerçekten yön duygum hiç yoktur,diyorum nereden nasıl geleyim hala ''haha'', ''bu grup çok karışık bu iş olmayacak'' galiba falan diye konuştu kendisi. ben her ne kadar sakin olmaya çalışsam da hakikaten sinirlendim ama küfretmemek ve olayı büyük bir dramaya çevirmemek için ''ben noktamı anlatamıyorum galiba. gerçekten kibar olamayacağım ben eve gidiyorum iyi geceler'' diyip gittim. açıkcası benden beklenmeyen bir performanstı zira dramaya bayılırım içten içe. taksi beklerken iyice sinirimden şiştim şiştim durdum ki huyum değildir aslında çabuk parlayan biri olarak. birkaç önceki itirafımda da dediğim gibi birçok anlamda törpülendim, duyarsız demeyeyim ama hissiz oldum gibi bi şey. neyse zaten haksız olduğumu düşünmediğimden hiç iletişime geçmedim, benim bir ayıbım da yok. arkadaşıma da kızgındım dedim bundan sonra sohbet, muhabbet görüşürüm kimsenin özeline vs inmem diye. birkaç gün sonra spora gittim, onu gördüm uzaktan. o da beni gördü sanırım ama göz göze gelme vs olmadı, gizli bakışlar vs. 2 kere yanımdan geçti ve bir kere bi şey demedi- yazmadı. ondan beridir de hiçbir iletişimimiz yok. şimdi böyle anlattım benim burada kızdığım-bozulduğum nokta konuşmamamız değil onun bu tavrı. ben elimden geleni o şartlar altında en iyisini yapmaya çalışmışım bir arkadaş olarak ama kendisinde ayrı bir odunluk, benim bu tavırda olmam gerekirken kendisi de aynı tavırda. hiç de gidip bir şey demedim üstüne zira hayatında her şey tıkırında giderken süreklü mızıklanan, mutsuz bir insan olduğundan çevresindeki birçok insanı saçma sebeplerle kendisi uzaklaştırdı zaten. şu olay 2-3 yıl önce olsa gerçekten üzülür ve istemesem de arkadaşlığımız için çabalardım ama son 1,5 yıl ve bazı şeylerin farkına varmamla açıkcası benim de çok umrumda değil. olsa olur, olmazsa olmaz.

kendimi hiçbir zaman romantik olarak görmedim ama ne bileyim hep bir ''o'' kişi muhabbetine inandım. kötü bir insan olmadım, hatta birçok kişi tavırlarıma, tepkilerime rağmen iyi olduğumu söyler. ben sadece kendimi böyle adlandırmasam da gerçekçiyim. yani bir olay, konu hakkında iyi yönü de bassa ayrıca kötü yönlerini de hep dikkate alırım. çünkü sonradan pişmanlık, keşkeler falan fayda etmez. neyse, böyle bir insan olduğum için de ''çok başarılı değilim, çok yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama herhalde aşk konusunda şansım yaver gidecek.''. gitmedi. bunun sadece out olmamakla alakası olduğunu düşünmüyorum, sanırım benim aşırı olmasa da planlı olmam ve bazı şeylere fazla anlam yüklemem, beklenti içinde olmamdan olsa gerek bu hayal kırıklığı. bana kalsa o gelicek beni bulacak sonra la vita è bella dolce vita. bi de allahın belası looking'i izledim iyice bi sinirim bozuldu. ama işte ne yazık ki hayatta her şey olmuyor. sevişgen sitelerden sevgili bulunacağına, barda tanıştığınız adamdan da pek bir şey olmayacağına inanıyorum. sonra diyorum ki eee o zaman bu insanlar nasıl tanışıyor? hetero olsak bir nebze arkadaş ortamıydı vs diyeceğim ama zaten herkeste ayrı bir ego, manevi ( ya da genelde maddi) beklentiler falan ne bileyim bana bu mutluluk resmi yok geliyor. en azından burada, türkiye'de. bu konuda da bende zaten olacaksa epik bir şey olacak diye 16 yaşındaki ergen kızlar gibi anlam yüklediğimden, pek bir şey olmuyor. 1-2 hiçbir anlama gelmeyen, benim kendi kendime bi şeyler olduğum olay oldu ki zaten çıkmaz sokak o konuda. birini epey önce anlatmıştım (bkz:#182904). diğeri de burada bir yazardan etkilendim, daha doğrusu etkilenmek bile değil ama bi bi şey oldu. hiç böyle kezbanlıklarım yoktur, hatta şu zamana kadar bunu bile dile getirmemiştim. bu üstte yakındığım arkadaşım deyimimizle erkeğin ''beynine'' aşık olurdu, gerçekten. benim için ise ilk başta açıkcası o kimyanın tutması yeterliydi her anlamda. böyle derken sonra bu ufacık tefecik ondan etkilendim. ne öyle bir platonik, ne bi şey. sadece böyle bi minik his. zaten atılgan biri de değilimdir, hele de buraya ''koli'' kesmeye, sevdili yapmaya vs gelen tipleri de anlamadığım ve eleştirdiğimden akışına bıraktım. tabi ki bir şey olmadı, sanırım olmazdı da büyük resme baktığımızda herkesin aradığı şey, karakteri vs farklı. kolay kapılan biri değilimdir ama kendisini online görünce bi heyecanladığım zamanlar da oldu. her şeyde dediğim gibi olacağı varsa olur dedim zamana bıraktım, epeydir de görmedim. son 1,5 yıl ve özellikle 6 ayda bu yalnızlık vb konular üzerine fazla düşününce sanırım bi renk, bi motivasyon istedim saçma sapan bir şeye anlam yükledim. zaten bi şey de olmadı, daha çok takdir etmekti o duygu galiba.

son 1,5 haftadır da üzerimde bir isteksizlik var. bu üşengeçlik ya da genelki depresif havamdan da değil. bu sezona çok daha odaklanmış, kendime yönelmiş başlamışken geçen hafta çarşambadan beri ve bu hafta da süregelen içimde hiçbir şey yapmama hissiyatı ama ne yapmak istediğimi de bilmeme, bir gönülsüzlük hali var üzerimde. normal mutsuz, depresif halimle bile gün içerisindeki okul, spor vb işlerimi zor da olsa hallebilirken son 10 gündür baya bi isteksizim. hani bıraksalar bi yere öyle şuursuzca dururum herhalde hiçbir şey yapmadan. bunun da üstteki şeylerle alakası olduğunu düşünmüyorum pek, öyle olsa kendi kendime bi ''ayağa kalk!'' kafasına girerdim. gerçekten kötü geçen 2 yaza rağmen kendi kendimi yerden kaldırmayı, kendimin en iyi arkadaşı olup devam etmeyi ve yola tek devam etmenin sorun olmadığını öğrendim ama bu son 10 günkü ruh hali bitirdi beni. okuldaki son senem, verilecek kilolar, master başvuruları, kurslar, staj ayarlamaları vs kafamda dönen ve gerçekten asılmam gereken engeller varken bu halim yüzünden yine başarısızlığa, daha da büyük çöküşe gireceğim gibi geliyor uzaktan uzaktan. bir kere çok zor da olsa kalktım, ikinci kez yine de kalktım ama kurbağa 2 sıçrarmış 3.de kapana kısılırmış derler. üçüncü düşüşte kalkabilir/lecek miyim hiç bilmiyorum.

nick jonas

başka bir disney pazarlama ürünü olan jonas brothers'ın en küçüğü. üçü de pek hoş sayılmaz, hatta bu arkadaş aralarında en çirkiniydi bile denebilir ama... son zamanlarda kendisinde aşırı seksileşme, patlayan karın kasları, kollar derken yürek hoplatmaya başlamıştır.









son olarak, http://www.buzzfeed.com/ianxcarlos/bless...
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.