fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

sam elliott

kovboy filmleriyle ünlenen, son yıllarda the big lebowski, hulk, up in the air, the company you keep filmlerinde karşımıza çıkmasıyla hatırladığım, 1944 doğumlu olmasına rağmen o bıyıklarından mıdır yoksa bakışlardan mıdır hala iş var dedirten amerikalı aktör. (kırışıklıkları saymazsak) tam bir silver fox.



http://ayisozluk.com/lnk/aff1d6


gençliği ise ayrı bir hoş,







the fear

lily allen'ın kısaca hayatı özetlediği, ''everything's cool as long as i'm getting thinner'' ifadesiyle olayı çözdüğünü gösteren şarkısı.

i want to be rich and i want lots of money
i don't care about clever, i don't care about funny
i want loads of clothes and fuckloads of diamonds
i heard people die while they're trying to find them

and i'll take my clothes off and it will be shameless
'cause everyone knows that's how you get famous
i'll look at the sun and i'll look in the mirror
i'm on the right track, yeah i'm on to a winner

i don't know what's right and what's real anymore
and i don't know how i'm meant to feel anymore
when do you think it will all become clear?
'cause i'm being taken over by the fear

life's about film stars and less about mothers
it's all about fast cars and cussing each other
but it doesn't matter 'cause i'm packing plastic
and that's what makes my life so fucking fantastic

and i am a weapon of massive consumption
and it's not my fault, it's how i'm programmed to function
i'll look at the sun and i'll look in the mirror
i'm on the right track, yeah we're on to a winner

i don't know what's right and what's real anymore
and i don't know how i'm meant to feel anymore
when do you think it will all become clear?
'cause i'm being taken over by the fear

forget about guns and forget ammunition
'cause i'm killing 'em all on my own little mission
now i'm not a saint but i'm not a sinner
and everything's cool as long as i'm getting thinner

i don't know what's right and what's real anymore
and i don't know how i'm meant to feel anymore
when do you think it will all become clear?
'cause i'm being taken over by the fear


ayı sözlük itiraf

son 1,5 yıldır aileye açılma konusu kafamda dolaşıyor ama hiçbir zaman tam emin olamadım, nedense o an geldiğince, her şeyin yerli yerinde olduğu zaman kendiliğinden göğsüm kabarmış içim rahat şekilde söyleyebileceğime inanıyordum. özellikle de şu son 6 ay, hele de bu yaz. ne yazık ki her şey düşündüğüm gibi olmadı.

yine kötü bir yaz geçirirken bir yanda oturup mızıklanmaktansa elimdeki durumu nasıl kontrol edebilirim diye uğraşmaya başladım bu konuyu rafa kaldırarak, en azından bir süre için. çünkü ben ne zaman açılmaya adım adım yaklaştığımı hissetsem de ailemin hala tam anlamıyla bunu kabullenemeyeceği, daha doğrusu görmezden geleceği izlenimine kapıldım. neyse, yazın ortaları, sonu biraz kendimi topladığımı düşündüğümden konuyu açmaya kendimi hazırlıyordum ki kuzenimin düğünü çıktı başıma. ilk başta açılıp toptan kurtulsam dediysem de, sonrasında bu adapte süreci, bu süreçte düğün dernek olayları derken doğru zaman gibi gelmedi. özellikle de insanlar mutluluklarını inşa ederken olayı baltalayacak, içine edecek gibi hissettim. bunu kimse için yapmak istemem, her insanın mutlu olmaya hakkı var.

ama son zamanlardaki olaylar da artık biraz beni sıkmaya başladı. zaten hiçbir zaman aileci biri olmadım, zaten ne olduğumu bildiğimden sevgilim bile olmadı çocukluk dışında. o yüzden hep yalnızdım. bu düğün hengamesinde, sürekli bir ''sıra sana geliyor'' söylemleri kanıma dokunmaya başladı. susuyorum, hatta alttan alttan ''ben asla evlenmeyeceğim, benden beklemeyin kendinizi hazırlayın'' diyerekten ortamı hazırlamaya çalışssam da ''2 sene sonra görücem seni evlenmeye hazırlanırken'' denince, bu sefer daha da sinirleniyorum. sinirleniyorum çünkü zaten yalnızlıktan yorulmuş, ayakta durmaya çalışırken ve açıkcası herkes için birileri olduğuna pek de inanmazken, böyle laflarla iyice gıcık ediyor beni. ben bir yandan birçok şeyle boğuşurken bir yandan da bu, artık iyice rahatsız edici olmaya başladı gibi. diyemiyorsun da ben eve damat getiricem diye noktayı koymak için. kendi kendime içimden öfke kontrolü yapıyorum, yapıyorum ama o göğsümdeki bi şey çökmüş hissi gitmior, daha da ağırlaşıyor gibi.

olmayacağına inanmak

milyonlarca filmden, kitaptan, şarkıdan alınan gazla her şeyi yapabileceğiniz, istediğiniz her şey olabileceğinizi sanmanın gerçek hayatta vuku bulmasıdır. ne yazık ki bazen, ne yaparsanız yapın, ne kadar çabalarsanız çabalayın o şey olmaz. lafta her şey kolay, başarılabilir gözüküyor ancak hayatta bazen her şey istediğimiz gibi de olmayabiliyor.

o yüzden dibe vurunca önünüzde iki seçenek vardır : ya olmayacak duaya amin demeye devam edersiniz, ya da pes edip yenilgiyi kabullenirsiniz. devamında ne gelir bilinmez tabi.

brave

sara bareilles kızımızın dinleyince motivasyonu yükselten, hele de kötü günlerin ilacı olabilecek neşeli şarkısı.

you can be amazing
you can turn a phrase into a weapon or a drug
you can be the outcast
or be the backlash of somebody’s lack of love
or you can start speaking up

nothing’s gonna hurt you the way that words do
when they settle 'neath your skin
kept on the inside and no sunlight
sometimes a shadow wins
but i wonder what would happen if you

say what you wanna say
and let the words fall out
honestly i wanna see you be brave
with what you want to say
and let the words fall out
honestly i wanna see you be brave

i just wanna see you
i just wanna see you
i just wanna see you
i wanna see you be brave

i just wanna see you
i just wanna see you
i just wanna see you
i wanna see you be brave

everybody’s been there,
everybody’s been stared down by the enemy
fallen for the fear
and done some disappearing,
bow down to the mighty
don’t run, just stop holding your tongue

maybe there’s a way out of the cage where you live
maybe one of these days you can let the light in
show me how big your brave is

say what you wanna say
and let the words fall out
honestly i wanna see you be brave
with what you want to say
and let the words fall out
honestly i wanna see you be brave

and since your history of silence
won’t do you any good,
did you think it would?
let your words be anything but empty
why don’t you tell them the truth?

say what you wanna say
and let the words fall out
honestly i wanna see you be brave
with what you want to say
and let the words fall out
honestly i wanna see you be brave

i just wanna see you
i just wanna see you
i just wanna see you
i wanna see you be brave

i just wanna see you
i just wanna see you
i just wanna see you
see you be brave

i just wanna see you
i just wanna see you
i just wanna see you

i just wanna see you
i just wanna see you
i just wanna see you

rizzoli and isles

tess gerritsen'ın başarı sağladığı gerilim romanları (cerrah, çırak) serisini dizileştirilerek, başrolde angie harmon ve sasha alexander'ın yer aldığı polisiye dizi.

olaylar boston polis departmanı'nda görevli olan dedektif jane rizzoli (harmon) ve adli tabip maura isles (alexander) etrafında, ilk sezonlarda kitaplar doğrultusunda hikaye izleyerek gelişirken ilerki sezonlarda her bölümde ayrı bir gizemi çözülmesi dava olarak karşımıza çıkıyor. dizi hafiften çıtır çerezlik gözükse de karakterlerin geçmişlerine göndermeler ile altyapısı sağlam, özellikle de aile ve arkadaşlık kavramlarını da göz önüne alarak eğlenceli geçen bir dizi. the closer havasında. özellikle maura'ın o sıkı halleri, adli tabiplik gibi birçok insanı soğutan bir işe rağmen zevkli giyimi ve erkek fatma tabir edilebilecek jane ve ailesi zaman zaman güldürüyor. genelde polisiye dizilerdeki o sıkı, soğuk havadan çok hem bir merak unsuru, hem de komedi unsuru içeren eğlenceli bir yapım.

başkasına bağımlı yaşamak

en basiti aileye bağımlı yaşamaktır, özellikle de maddi anlamda. kendi kendinize birçok işinizi halledebiliyor da olsanız öğrencilikten/yeteri kadar kazanamamaktan aileye bağımlı olmak çok başka yerden vurur. kapıyı çarpıp gitmek istersiniz ama döneceğiniz yer bellidir, bazen laflar ağzınıza kadar gelir ama söyleyemezsiniz, boğazınızda düğümlenir kalır, yumruğunuzu sıkarsınız.

bu da, kimse kendisini öyle görmese bile insanların çoğunun materyalist olduğunu gösterir, bu konuda da hep dürüst oldum. aşk, hele de sağlık tabi ki önemli ancak ne yazık ki bu hayatta para olmadan bi şey olmaz, öyle sıradan-ordan oraya sürüklenen bir hayat yaşarsınız. bu yüzden sabırla beklersiniz, beklersiniz ta ki o bağı koparıp kendi elinize alacağınız ana kadar sabretmeyi, susmayı öğrenirsiniz. bu sizin genel, en azından ortalama hayat ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz statüyü kazandığınız geliri elde etmeye başladığınız zaman olandır.

benim için ne yazık ki henüz o an gelemedi ama o bağını koparıp nasıl olursa olsun istediği hayatı yaşayan insanlardaki kararlılığı da takdir ediyorum.

bir kadına edilecek en güzel iltifat

- popon o pantolon içinde inanılmaz duruyor, kalçaların mı sıkılaştı senin?

aile baskısı sonucu evlenmek zorunda kalan eşcinsel

kimse sırf ailesini/toplumu memnun etmek için başkasının hayatını karartmamalı. siz belki kendinizi bu karanlığa mahkum ediyorsunuz ama iyi veya kötü karşınızdaki insanın da kendisi seven, isteyen birince sevilmeye, özen görmeye hakkı var. bu çok doğal, insan doğası.

insanların bu hakkını elinden almayın.

ayı sözlük itiraf

altından kalkabileceğime inandığım zaman karışıklığa hep varım ama artık biri bitti derken diğeri başlıyor ve ne zaman ardı arkası kesilecek bunların diye düşünüyorum. pause tuşuna basıp her şeyi dondurmak, uzun uzun derince düşünüp taşları yerine oturtmak istiyorum ama olmuyor çünkü zaman yok. bir yandan okulla uğraşırken diğer yanımda saniye saniye tanık olduğum ve tahminen, en azından bu ülkede sahip olamayacağım, mutluluğa tanık olmak beni iyice mutsuzlaştırıyor. mutsuzlaştırıyor çünkü bu konuyu normalde pek önemsemeyen biri olarak, zamanla herkesin işini, gücünü rayına oturtup ''normal'' hayatlar sürüyor olması kendimi raydan çıkan, geride kalan hissine itiyor.

hiç ilişki meraklısı biri olmadım, zaten o kişi diyeceğiniz biri olacaksa zamanı gelince olacaktır diye düşündüm ama beklemekten de çok sıkıldım. hele de böyle şeylerle boğuşurken. insan yanında olacak, uğruna dövüşeceği birilerine güvenmek, en azından toparlanmasına destek olacak birilerine ihtiyaç duyuyor elinde olmayarak akıntıya kapılıp gittiği zamanlarında. bunun ne kadar iyi yüzücü olduğunuzla alakası yok çünkü bazen kollarını açıp suya kendini bırakmak belki de son noktadır yapılacak. kendi kendinizi yerden kaldıramadığınız ya da kaldıracak takatiniz kalmadığı zaman ne yapmak gerekir, olana razı olmaksa, o da hiçbir şeyi çözmüyor. başladığımız yere geri dönüyoruz.

waiting on the world to change

vasat sayılabilecek ama bir o kadar da anlamlı sözlere sahip bir john mayer şarkısı.

me and all my friends
we're all misunderstood
they say we stand for nothing and
there's no way we ever could
now we see everything that's going wrong
with the world and those who lead it
we just feel like we don't have the means
to rise above and beat it

so we keep waiting
waiting on the world to change
we keep on waiting
waiting on the world to change

it's hard to beat the system
when we're standing at a distance
so we keep waiting
waiting on the world to change
now if we had the power
to bring our neighbors home from war
they would have never missed a christmas
no more ribbons on their door
and when you trust your television
what you get is what you got
cause when they own the information, oh
they can bend it all they want

that's why we're waiting
waiting on the world to change
we keep on waiting
waiting on the world to change

it's not that we don't care,
we just know that the fight ain't fair
so we keep on waiting
waiting on the world to change

and we're still waiting
waiting on the world to change
we keep on waiting waiting on the world to change
one day our generation
is gonna rule the population
so we keep on waiting
waiting on the world to change

we keep on waiting
waiting on the world to change

içelim güzelleşelim

diye başlayıp içenlerin 2. maksimum 4. bardaktan sonra ağzına her geleni söylerek, dahası kusarak güzelleştiği; sizinse hala aynı kalıp bütün bunlara seyirci olduğunuz, bu insanları topladığınız senaryonun çıkış noktası. true story

stalker paranoyası

yalan değil, iyi-kötü herkes birilerini stalklıyor. kişisel medya kullanımının bu kadar yaygın ve insanların bu kadar paylaşım-gösteriş meraklısı olması sonucunda da yadırgamıyorum pek.

sizi çok üzen eski sevgiliniz sürünüyor mu gününü gün mü ediyor, psikopat eski yakın arkadaşınız terapiste mi gitmiş yoksa kendine yeni kurbanlar bulup acınası hayatına devam mı ediyor gibi gibi. düşman hakkında bilgi sahibi olmak her zaman işe yarar.

ama bir de böyle ''ay stalk ediliyorum'' tribine girip de biosuna falan ''hello stalker'' yazanlar var ki...o narsisizmin çok başka bi boyutu

hoşlanılan tiple bir sonunuz olamayacağını düşünmek

her zaman o çok mükemmel ya da aşık olunanla kıyaslamaya ek olarak ayrıca da kişinin bağlanma korkusu yüzünden kendini rahatlacak bahaneler üretmesine de yol açar. yaşamadan bilinemez, o yüzden önden böyle bir kilit vurmak zaten baştan ilişkiyi bitirir.

dinlendiğinde enerji patlaması yaratan şarkılar

hot in here - nelly :


run the world - beyonce :


only girl in the world - rihanna :


nutbush city limits :


trouble - neon jungle :


stronger - kelly clarkson


crazy in love - beyonce :


timber - pitbull ft ke$ha :


fighter - christina aguilera :


work bitch - britney spears :
b

kick out the epic motherfucker - dada life :


hell yeah - tiesto ft showtek :


cayendo - deorro :


ve benim için her zaman ilk sırada gelecek, little bad girl - david guetta ft taio cruz, ludacris :

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

dj fresh vs jay fay feat. ms dynamite - dibby dibby sound

girdiği her çevreyle hemen kaynaşan insan

genelde diğerlerine göre farklı, aşırı hareketleriyle öne çıktığı için çok sevilirler. bu ilişki karşılıklıdır, iki taraf da birbirinden hoşlanır, beraber eğlenilir-gülünür. ama bu sırada bu beraber eğlenen iki taraf aslında alttan alttan birbirlerinden de rahatsızlık duymaya başlayabilirler çünkü artık eğlence bitmiş, iş daha ciddi meselelere, en basitinden iyi arkadaş mevzularına gelmiştir.

o yüzden araya bir soğukluk, mesafe girer... girer ve gider, sonra iki taraf da kendine tüketilecek yeni enerji kaynağı arkadaşlar bulur.

uzun boylu bear

en basitinden sarıldığında seni daha bi iyi kavrayacak, başını göğsüne koyunca kalbi dinlenebilecek olandır.

teen wolf

her sezonunu bir anda gömülerek izlediğim için geçen ay başlayan 4.sezonunu kötü günlerime saklıyordum ki, hiçbir günümün diğerinden pek de iyi olmadığını fark ettim.

--- spoiler ---

4.sezon bomba gibi başladı ama benim yine de takıldığım birkaç nokta var. mesela, allison öldü üzerine hemen bir bölüm sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edildi. genelde bütün dizilerde bir kayıp yaşandı mı minimum 2-3 bölüm onun yası tutulur, onu anma bölümü(cenaze sahneli falan) yapılırdı, bu anlamda şaşırdım açıkcası. ikinci olarak o sarı mr darcy isaac bir anda kayboldu? anladık aşkı gitti ama az bi hikayeyi doldurur insan... bi de allah için braeden güzel kız ama neden derek'le kırıştırıyor gitsin takılsın yalnız tabanca olarak o da hayallerimizin içine etmeyin amk.

artılara gelirsek: gerçekten güzel başladı, kendimi tuta tuta 9 bölümü 3 günde izledim ve şu an yeni bölüm açlığı çekiyorum. bi kere o kira muazzam bir kız, üstüne bi de kill bill havasında yerim onu. bunu da harcarsanız sizin amk. sonra the secret circle'ın soğuk nevale diana'sı burada malia olarak karşımıza çıkıyor. mini şortlar altına botlar, cool tavırlarla, kendisini baya beğendim. stiles'la ilişkisi ve karakter olarak o rahat, erkek fatma havası cuk oturmuş. hikaye bakımından, yeni sezon yeni karakterle iyi bi örgü sağlanmış ama daha sezon ortası finali gelmeden the benefactor kim öğrendik, daha neler gelecek acaba demişken, ilk sezondaki seksi hala kate'de geri döndü, kelimenin anlamıyla ortalığı kükretiyor o da. o kadar para buldunuz bari şu scott yamuk çenesini yaptırsın allasen.

--- spoiler ---

hayır bir de bu dizi yüzünden elektronik müzikten nefret eden biri olarak sempati duymaya başladım. her bölümde ayrı güzel parçalar, hapçı müziğinin bağımlısı olucaz bu gidişle.

wolf creek

gerçek olaylar baz alındığı iddia edilerek çekilen, 2005 yapımı korku-gerilim filmi.

filmin konusu: 3 genç, sırt çantalarıyla avustralya'yı gezmektedirler, wolf creek kraterine gelirler. arabalarına döndüklerinde arabaları çalışmamaktadır, bir süre sonra bir çekici yaklaşır ancak gençler yaklaşan esas tehlikenin farkında değildir. film öyle türünün öne çıkan bir örneği olmasa da 6,3 imdb puanına sahip. filmin ilk yarısı durağan geçse de son yarım saatte işler hızlanmakta. benzeri temada turistas, the beach , ruins gibi filmleri izlememe rağmen her zaman şüpheci, zilyon tane korku filmi izlemiş ve bu backpacking olayına da meraklı olunca filmden biraz ürktüm açıkcası. başroldeki john jarrat tam bir güleç yüzlü aussie aslında. filmin ikincisi de 2013'de çekilmiş.

filmden sonra merak ettim ve filme konu olan olayı buldum : http://www.outback-australia-travel-secr...
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.