fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

one day

anne hathaway'n ingiliz aksanı ile ingilizceyi katlettiği, klişe ve biraz da histerik bulduğum aşk hikayesi içeren 2011 yapımı film.

winter's tale

"this is not a true story, this is true love" diyerekten yola çıkan; başrollerde colin farrell, jessica brown findlay, russell crowe'un yer aldığı 2014 yapımı akiva goldsman'ın yönetmen koltuğunda olduğu fantastik drama.


peter lake (farrell) anne-babasını tanımadan büyümüş bir new york hırsızıdır. bir gün soymak için girdiği evin kızına aşık olur ancak kızımız peter'ın kollarında ölür. reenkarne "mucizesine" sahip olduğunun farkına varan peter, onu kurtarmak için elinden geleni yapar. bu noktada, kendisini yakalamak isteyen iblis pearly ve adamlarından kaçarak mucizesini kullanma peşine düşer.

her ne kadar iblisler, lucifer, uçan beyaz atlar fantastikle saçmalık arasında gidip gelse de fena sayılamayacak güzel bir film.

trailer -



--- spoiler---

kızıl saçlı kızın "o" kızıl saçlı kız çıkmaması, epey gülümsetiyor insanı. uçan at da filmin baş kahramanı resmen, yiğido her yerden zıplıyor çıkıyor kerata.

--- spoiler ---

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

chiddy bang - ray charles:

saturday night live

her hafta farklı bir komedyen/oyuncunun sunduğu amerika'nın 1975'ten beri "cumartesi gecesi eğlencesi" komedi programı. bizdeki olacak o kadar vari, zaman zaman gündemdeki bazen de sırf güldürme amaçlı epey de başarılı skeçlerden oluşur şov, her hafta ünlü bir konuğun monologu ile açılması yanısıra müzisyen konukları da barındırır.

kadrosundan bu zamana kadar hollywood'da günümüz komedisinde epey yer edinmiş kristen wiig, andy samberg, seth rogen, will ferrell birçok komedyen/oyuncuya ev sahipliği yapmıştır.

skeçlerin yanısıra, müzikal performanslar konusunda da hatrı sayılacak şekilde başarılılardır.

lady gaga, justin timberlake ve andy samberg'in üçlüyü anlatan "golden rule" -


cameron diaz'lı tatil için eve dönen gençlerin hükümdarlığını anlatan "back home ballers" -


adam levine'li 70 milyon hitli "yolo" -


natalie portman'ın yoldan çıktığı rap performansı -

chef

yazan, yöneten ve başrolde jon favreau'nun olduğu; kendisine scarlett johansson, dustin hoffman ve sofia vergara'nın da eşlik ettiği 2014 yapımı eğlenceli drama-komedi filmi.

konusu: carl casper (favreau) los angeles'ta ünlü bir restoranda çalışan ünlü bir şeftir, bir gün restorana gelecek ünlü ve agresif eleştirmen için hazırladığı menüsü yüzünden patronuyla ters düşer. istediği menüyü ortaya koyamayan ve haliyle de yersiz eleştirilere maruz kalan carl, istifayı basar ve yola koyulur, yemek kamyonu satın alır ve artık yemeklerini burada pişirmeye başlar. ilk başta epey zorlu gözükse de carl, küçük oğlu ve arkadaşı, şehir şehir gezerek renkli ve leziz maceralara atılır.

renklerin güzel, müzikler daha güzel, yemeklerinse en güzeli olduğu enfes bir iyi zaman geçirme filmi. öyle ki, bu filmden sonra tost yapma anlayışınız değişebilir, artık o sıradan tost ilginizi çekmeyebilir. kesinlikle aç karna/diyetteyken izlenmemeli!

trailer -



--- spoiler---

hikayenin ve görselliğin iyi olmasının yanısıra, sosyal medyanın bu kadar doğal ve kullanışlı bir şekilde filme entegre edilmesi pek güzel olmuş. zaten karakter olarak carl ayrı bir tip, dahası yemek boyunca duygusal anlamda uzak kaldığı oğluyla yeniden bağlanması da hikayeye başka anlamlar da katıyor, bu da bize bir kez daha yemeğin birleştirici gücünü gösteriyor.

ve son olarak, o meşhur tost sahnesi:



--- spoiler ---

married with children

hayatımda en sevdiğim, hala aklımda olan açılışa sahiptir.

ayaklı abajur alırken dikkat edilmesi gerekenler

yanlış bilmiyorsam, abajur alınırken önemli hususlardan birisi de hangi amaçla, nasıl bir ortamda kullanacağınız gibi şeyler. örneğin uzun zaman geçirilecek bir oda mı veya kitap okumaya yönelik mi, odanın genişliği gibi gibi. sanırım buna göre lambanın formu, daha doğrusu aşağıya veya yukarıya ışık veren model olması ve ışık rengi önemli bir husus olmakta.

en azından bir ikea ziyaretimden hatırladıklarım bunlar.

the boat that rocked

başrollerde philip seymour hoffman, bill nighy, chris o'dowd ve emma thompson'ın yer aldığı 2009 yapımı müzikal komedi.

konusu şöyle: 60lar'da ingiltere radyolarında ağırlıklı olarak pop müzik çalınıp, günde sadece 45 dk-1 saat rock'n roll'a izin verilerken; bir grup dj kuzey denizi'nin ortasında radio rock gemisi ile korsan radyoculuk yapmaktadır. filmde de annesi tarafından adam edilmek üzere tekneye yollanan genç (ve taş) carl'ın ilk başta alışamadığı daha sonrasında bir parçası olduğu radyonun ve buradaki kişilerin über eğlenceli ilişkilerini izlemekteyiz.

trailer -



--- spoiler---

müzikalden çok müzikli film aslında ve müzikler inanılmaz, özellikle de o dönemi seviyorsanız ayrıca güzel geliyor insana. ayrıca ülkenin yüzde doksanınındna fazlasının dinlediği radyonun başbakanın egosu uğruna savaşı, daha doğrusu sansürün-yasaklanmanın, sanata-müziğe karşı bu negatifliğin pek de ülke fark etmediğini gösteriyor film.

philip seymour hoffman ise tek kelimeyle inanılmaz, hatta "fuck!". sadece dönem ve eğlence içermesi yanısıra, ufak ufak aşk meşk olayları da olması insanın hoşuna gidiyor; mesela carl'ın açılmamış bir gonca olması ve nihayetinde kendisini aldatsa da marianne kızımızla mutlu mesut olması gibi. gemideki tek kadın felicity ve kendisi lezbiyen, film boyunca sürekli eğlenceli göndermeler yapılıyor kendisine. başka can alıcı bir nokta ise, kadınları neredeyse hiç konuşmadan tavlayan tom wisdom tarafından canlandırılan mark. hatta bu sırrını da teknenin batma sahnesinde açıklıyor. ayrıca kendisinin o halleri de nedensizce bana heath ledger'ı anımsattı. chris o'dowd'un karakteri çok sevimli, january jones gibi heykel güzelliğinde bir hanımla evlenip sabahında yaşadığı şokla ve tepkisiyle insanı ayrı bir gülümsetiyor.

kısacası izleyiniz, izlettiriniz efendim.

--- spoiler ---

psikolog sevgili

artık memleketteki 10 insandan 9'u kendi çapında psikologluğa soyunup dahası değil sevgili, konuşulan adam bile ikinci dakikadan psikanalizlere soyunup çocukluğumuza inme hevesindeyken pek fark etmeyendir.

genel olarak sevgili insan olsun yeterli, ha bir de tercihen egosunu kapıda bırakırsa sevinirim.

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

mick jagger & dave stewart-old habits die hard (ft. sheryl crow):

türkiye'de bir döneme mal olmuş şarkılar

don omar - dale don dale:


sean paul - temperature:


los del rio - macarena:


gay drama

her ne kadar genellemelerden hoşlanmasam ve "gayler çok dramatik!" gibi bir algı da olsa, ne yazık ki istemeden katıldığım olgu.

ben kendimi dramatik, olağandan daha büyük tepkiler veren birisi sanırdım ta ki birileriyle görüşmeye-konuşmaya başlayana kadar...allahım! daha ilk günden konuştuğum adamın sürekli ilgi ilgi gezinmesi, hönk diye durduk yere trip atması, bir de sanki 3 yıllık ilişkideymişiz gibi, mı dersin yoksa yeni birileriyle tanışmak istiyorum diyip de sürekli aklı eski sevgilide olup oynayanı mı dersin neler neler. o arkadaşlara öneriyorum:



american horror story

ekim'de başlayacak olan 5.sezon "hotel" kadrosu geçen comic con'da duyurulmuş: lady gaga, matt bomer, sarah paulson, angela bassett, frances conroy, cathy bates, denis o'hare, max greenfield akılda kalanlar şimdilik.

ayrıca murphy bu sezon kesinlikle müzikal numaralar olmayacağı, kötülüğün-karanlığın dozunun artacağını duyurmuştu önceden. ayrıca jessica lange'den kalan boşluğu doldurma çabasıyla paulson da ilk defa kötü bir karakter ile karşımıza çıkacakmış ve sanırım sezon sonuna kadar göremeyebiliriz.

blank space

youtube'da bir milyar izlenmeyi geçmesi ile bir kadın sanatçıya ait en çok izlenen video klip ünvanını katy perry-dark horse'un elinden almıştır, ayrıca ironik bi durum. zamanında yanlış hatırlamıyorsam bu rekor lady gaga-bad romance'e aitti 500 milyon küsür ile.

bir de şöyle kelly clarkson cover'ı bulunmakta.


bad blood

şöyle iki tane epey eğlenceli parodisi bulunmakta.



ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

kylie minogue - red blooded woman:

i am cait

bruce jenner'ın caitlyn jenner'a dönüşüm sürecini anlatan, belgesel-dizi formatındaki yapım.

caitlyn bunu yapmasına sebep olarak trans camiasını katkıda bulunmak, görünürlüğü arttırmak, orada birilerinin olduğunu ve onların yalnız ya da yanlış olmadığını vurguluyor yapımda. ilk bölüm "caitlyn ile tanışma" adıyla 26 temmuzda yayınlandı. caitlyn'in sansasyonel vanity fair kapak çekimi, devamında ilk kez annesiyle caitlyn olarak tanışması safhası epey duygulandırdı. hele de trans olduğu için yaşıtlarından değil de yetişkinler tarafından aldığı tepkilerle intihar eden gencin ailesiyle buluşması ince bir noktaydı.

tek eleştirim, her ne kadar caitlyn samimiyetle hareket etse de bazı, daha doğrusu çoğu hareketin pr/reklam kokması. öyle ki, bir toplanmada buluştuğu trans kadınlar da buna nazaran sosyal statün ve tanınırlığın sayesinde bu kadar çabuk-kolay camiaya uyum sağladın diyor kendisine. diğer birçok trabnsın yaşadığı çileleri, seks işçiliğini hayretlerle dinleyen caitlyn açıkcası biraz eğreti duruyor.

trailer -

paris hilton

paris hilton vs virgin mary:

the jacket

adrien brody'nin gözüme hiç bu kadar çekici gelmediği, yer yer ufaktan beynimi yakan, epey başarılı psikolojik gerilim filmi. ayrıca keiracığım o umursamaz kirli kız rolünde döktürüyor, hele de amerikan aksanıyla. ya da ben kendisini çok sevdiğimden böyle görmüş olabilirim. siyah saçlı daniel craig de ayrı bir seksiydi hakkını yemeyeyim şimdi.

--- spoiler ---

"the important thing in life is to believe that while you're alive, it's never too late."

--- spoiler ---

sugar

ilk olarak ısınamasam da, klibi sonrası insana kendini sevdiren, eğlenceli bir maroon 5 şarkısı. öyle ki, düğünümde maroon 5 sürpriz yapacak, kocayı orada bırakır adam'e kaçabilirim hani!

i'm hurting, baby, i'm broken down
i need your loving, loving, i need it now
when i'm without you
i'm something weak
you got me begging
begging, i'm on my knees

i don't wanna be needing your love
i just wanna be deep in your love
and it's killing me when you're away
ooh, baby,
'cause i really don't care where you are
i just wanna be there where you are
and i gotta get one little taste

your sugar
yes, please
won't you come and put it down on me
i'm right here, 'cause i need
little love and little sympathy
yeah you show me good loving
make it alright
need a little sweetness in my life
your sugar
yes, please
won't you come and put it down on me

my broken pieces
you pick them up
don't leave me hanging, hanging
come give me some
when i'm without ya
i'm so insecure
you are the one thing
the one thing, i'm living for

i don't wanna be needing your love
i just wanna be deep in your love
and it's killing me when you're away
ooh, baby,
'cause i really don't care where you are
i just wanna be there where you are
and i gotta get one little taste

your sugar
yes, please
won't you come and put it down on me
i'm right here, 'cause i need
little love and little sympathy
yeah you show me good loving
make it alright
need a little sweetness in my life
your sugar! (your sugar!)
yes, please (yes, please)
won't you come and put it down on me

yeah
i want that red velvet
i want that sugar sweet
don't let nobody touch it
unless that somebody's me
i gotta be a man
there ain't no other way
'cause girl you're hotter than southern california bay

i don't wanna play no games
i don't gotta be afraid
don't give all that shy shit
no make up on, that's my

sugar
yes, please
won't you come and put it down on me (down on me!)
oh, right here (right here),
'cause i need (i need)
little love and little sympathy
yeah you show me good loving
make it alright
need a little sweetness in my life
your sugar! (sugar!)
yes, please (yes, please)
won't you come and put it down on me

your sugar
yes, please
won't you come and put it down on me
i'm right here, 'cause i need
little love and little sympathy
yeah you show me good loving
make it alright
need a little sweetness in my life
your sugar
yes, please
won't you come and put it down on me
(down on me, down on me)

  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.