6.sezon ortası finaline 1 kala merakın ve gerilimin dozunu arttıran enfes yapım. ilk başladığı günden beri izliyorum, hatta çevremde bir ben izliyorum artık. en son 16 yaşındaki amerikan bebetolarıyla forumlarda kavgaya falan tutuşacaktım ki zor tuttum kendimi yazmamak için. ciddi anlamda büyük bir heyecanla izliyorum, gün sayıyorum böyle.
öncelikle 6x09 itibariyle 4 anneyi de aynı zamanda görmemiz, dahası olayların ilerleyişi ile bir manada kızların yerine geçmeleri epey iyidi. özellikle de annelerin bireysel, karakteristik duruşları, hatta durdukları yere kadar kızlara olan göndermeler çok iyi düşünülmüştü. hatta a olabilitesi yüksek taş abi rhys'in annelerle yüzleşme sahnesi beni benden aldı. dizi başladığından beri sekiz bin tane baloya katılan kızlarımız mezuniyet balolarına katılamayacakları için triptelerdi ki eksik kalmadılar. tabi ki spencercığım yine mükemmeldi, bkz:
dizideki kafa karıştıran milyonlarca detay bir yana, kitapları okumasam da wikipedia'dan hepsini incelemem ile kitaplara göre şu noktada çok daha farklı olaylar gelişmesi gerekirken (alison'ın ikizi çıkması ve aslında alison'ın a olması gibi) olaya yok charles'tı yok şuydu buydu bi şeyler sokulması. her sezon köpek gibi bizi a açıklanacak diyip de gösterip koklatmayan senarist bakalım bu sezon ne yapacak.
enfes iki saatlik bölümüyle 5.sezonu çoktan başlayan ve şimdiden neredeyse sezon ortası finaline yaklaşan güzide ergen dizim. bu sezon, tam da "bu çocuklar daha ne yaşayacak?" derken senaristler bu sefer başlarına çok fena, belki de diğer sezonlardan epey farklı bir çorap ördü. ayrıca daha 5.sezonun yayınlanmasından bir-iki hafta sonra 6.sezon onayını aldı. bu sezon dizideki eşcinsel ilişkilerin dozunun artması da epey sevindirici.
sırf lydia'nın güzel ama zeki kız kalıbından çıkıp black widow gibi adam dövmesi için bile izlenebilir artık.
geçen yazdan beri manyak gibi günde en az 5 doz bang bang'i dinlediğim, inanılmaz sesli kızımız. diğer parçalarını da beğenerek sırf bang bang için konserine gitmeyi düşünüyordum ki ertelendiydi. ha bir de ain't been done'ı vardır ki o da ayrı güzel:
zorunda kalmadıkça metrobüs kullanmıyorum, zira kullanınca da metrobüse yetişme, inme ve binme hengamesi komando eğitimi gibi olduğundan adam kaldırma sözkonusu bile olamaz. metrobüsten değil de metrodan olan versiyonu ciddi anlamda hayallerimi süslemekte. öyle ki, her gün metroda en az 5-10 tane taş, kendi halinde, mr right olabilitesi yüksek bey görüyorum ama gelip geçen duraklar gibi onlar da geçip gidiyor çok üzülüyorum sözlük.
bir gecelik broadway performansı ile ne denli başarılı olduğunu hatırlanınca, diziye konu olan bombshell müzikalinin gerçekten de broadway'e uyarlanmasına ve sahnelenmesine karar verilmiş. cast henüz belli değil ancak steven spielberg yine yapımcılar arasında.
açıkcası değil hoşlanılan erkeğin, tanıştığım adam slm yerine selam; mrb yerine merhaba yazabiliyorsa büyük başarı kabul ettiğimden çok takılmayacağım husus. ben ona ingilizce'yi öğretirim o yeter ki sesli harflerle gelsin bana.
adını duyup önemsemezken önce begin again, daha sonra into the woods ile dikkatimi çeken, hele de talk-show'u için ünlülerle yolculuk videolarındaki müzikal yeteneğiyle epey gözüme giren ingiliz bir bey. o şirinliğin ve aksanın yanısıra mavi gözleri de epey başarılı. allah sahibine (karısına) bağışlasın ne diyelim.
insanı çok başka yerlere sürükleyen, inanılmaz bir lykke li parçası. karnından yumruk yemişcesine çökerten, hele de aşk-meşk konularında azıcık bile olsa dertliyseniz tam yerinden vuruyor.
there's a heart i cannot hide
there's a beat i can't deny
when it sings, when it lies
when it cheats, when it bribes
there is a war inside my core
i hear it fight, i hear it roar
go ahead, go ahead
lay your head where it burns
even though it hurts, even though it scars
love me when it storms, love me when i fall
every time it breaks, every time its torn
love me like i'm not made of stone
love me like i'm not made of stone
a devil's hand across my heart
as we dance through the dark
so go ahead, go ahead
love me deep, until you can't
even though it hurts, even though it scars
love me when it storms, love me when i fall
every time it breaks, every time its torn
love me like i'm not made of stone
love me like i'm not made of stone
love me hard until it heats
will you love my scars so i can heal
even though it hurts, baby, scars
love me when i fall, it breaks baby, it's torn baby, every storm
love me like i'm not made of stone
love me like i'm not made of stone
love me like i'm not made of stone
kitabın (okumadığım halde) bir şeye benzemediğini (çevremden gelen tepkilerle) biliyordum. buna rağmen dakota johnson ve dahası love me like you do gibi insanın bileklerini içeriden jiletleyen enfes şarkı hatrına filmi izleyeyim dedim, izlemez olaydım. gerçekten kötü, daha doğrusu çöp. bunu klasik bir sorunlu erkek-masum kız ilişkisinden çok aşka bu kadar ters bir açıdan bakması, dahası kadını böyle metalaştırarak bir "eşya" gibi görmesinden ötürü söylüyorum. inanamadığım nokta, bunu bu kadar beğenen ve yüceltenlerin de yine kadınlar olması, akıl alır gibi değil.
film boyunca "gösteririm ama elletmem" diye gezen anastasia kızımız, filmin ortalarından sonra grey'i parmağında oynatıyor kendi çapında ama yine de kırbaça da hayır diyemiyor. 2 saat boyunca "ben senin efendinim, sen de benim zevk kölemsin" mantığıyla yardıran grey'e daha filmin en başından neden? diye sordum defalarca, anastasia kızımız da öyle ama tabi bu kendisini durdurmadı. bir de bunun iki tane devam filmini falan yapıyorlar şaka gibi
yalnız müzikleri epey iyi, o konuda hakkını yemeyeyim. ama o love me like you do çok boş bir yere harcandı söylemeden geçemeyeceğim.
aynı isimli romandan uyarlanan, başrolde ben stiller ve kristin wiig'in yer aldığı 2013 yapımı macera-drama filmi.
konusu: time dergisinin fotoğraf departmanından sorumlu walter mitty, derginin son ve final sayısı kapağında yer alacak olan 25.resmin negatifini bulamaz. fotoğrafçı ile epey samimi olan walter buna inanamaz ve ne yapacağını bilemez. bir yanda değişen dergi formatı ve kadrosu içerisinde işini korumaya çalışırken diğer yandan ise 25.fotoğraf karesini bulmaya yola atılır. bu noktada, işinde gücünde, kimsenin fark etmediği, adını bilmediği walter fotoğrafçıdan o 25.kareyi bulma uğruna dünya'nın bir ucuna koşturmaya başlar ve olaylar gelişir.
inanılmaz güzel bir film; konusu, görsellik, renkler... hele de derginin son kapağı, bütün her şeye değiyor, insanı gülümsetiyor. ilk başta ben stiller'a olan antipatim ve hayal kısımlarını çocuksu bulsam da, filmin devamında insanı içerisine sürüklüyor, hikayeyi daha renklendiriyor. müzikleri ise ayrıca harika.
to see the world, things dangerous to come to,
to see behind walls, to draw closer,
to find each other and to feel.
that is the purpose of life.
başrollerde will smith ve margot robbie'nin yer aldığı, 2015 yapımı polisiye suç komedisi.
konusu ise şöyle, nicky (smith) işinde epey başarılı bir dolandırıcıdır, bir gece bardan kendisini kaldıran sarışın güzel ancak dolandırıcılık konusunda öğrenecek çok şeyi olan jess (robbie) ile romantizmi de içeren bir iş ilişkisine girerler. tabiki sonra nicky kaçar ve aradan birkaç yıl geçer. will, epey büyük bir balık peşindeyken avının sevgilisi olarak jess kızımız karşısına çıkar ve. bu noktada aynı ipte iki cambaz oynamaz (mı) diyerekten, olaylar aralarında gerilimi yüksek bir dolap çevirme yarışına dönüşür ve devamında gelişir.
iyi olmasa da, fena sayılamayacak güzel bir film. will smith'e sempati duymayan ben bile beğendim filmi.
bunu da şöyle açıklamış, film san francisco'da çekilmiş, yönetmen de oralı ve dahası ekipte birçok drag bulunmakta imiş, kısa sürede bir aile olmuşlar. gala da castro'da yapıldığından bu partinin bir parçası olmak istemiş kendisi kısacası. adını da "lady libido lushbody" olarak belirlemiş.
seksi bir fasülye sırığı olmasının yanısıra, true blood'ın 6.sezon finalinde antartika'da cıbıl cıbıl kitap okuduğu sahnesi ile bizi de yakmıştır.
friends zamanı pek sevmediğim ancak brad'den boynuzları yiyince pek bir sempatim oluşan aktris. hele de brad pitt angelina jolie ile mutlu mesut aile tablosu çizerken bu kızcağız yapayalnız idi falan çok üzülürdüm kendisine, sonradan justin theroux'u buldu ama onun da evlenmeye niyeti yok gibi sanki jen.
neyse, kendisi 2000 kuşağında birçok romantik komedide yer almıştır ancak nedense love happens, hele de the break-up'da pek bir beğenmiştim.
you had me ile yıllar önce hayatıma giren, hala da enfes sesiyle alanında genç yaşına rağmen epey bir ağırlığı olan cici bir kızımızdır kendileri. santana ile cry baby cry yanısıra, biraz daha pop havasında tell me 'bout it ve put your hands on me'si de ayrı bir güzeldir.
ancak şöyle bir şey de var ki, beyonce'nin tırnağı bile olamayacak da olsa böyle eşleştirmelerde hep öne çıkan, baş karakter olma sevdasındaki yurdum insanı esasen kelly, hele de michelle olduğunun farkına hiiç mi hiç varmaz. bunun bir başka versiyonu ise satc'de kendisini carrie sanan insan tipidir. ve son olarak:
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.