fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

hollanda

her ne kadar isveç'i vs hepsi taş beyleri bulundursa da, hollandalı beyler kadar hem seksi hem sevimlisini daha görmedim.

http://www.buzzfeed.com/maggyvaneijk/wat...

evleneceksen gel

son 2-3 aydır en büyük eğlencem. 1'e doğru uyandığım için denk geliyorum, ilk başta sıkıntıdan öylesine izlemeye başlasam da sonrasında merak da oluştu. öyle ki, ne entrikalar ne kavgalar dramlar dönüyor ben bile yetişemiyorum hızına. mesela bir özer bey var, uğruna dünyalar savaşı oldu; her ay iki kadın birbirine düştü. pilates eğitmeni cici bir bahar hanım kızımız var, durduraksız talipleri gelmekte. bir tane çiğ sarışın bir kız vardı porselen bebek gibi takılıyordu zira kendisinin de günde 3 talibi falan geliyordu ama "olumsuz seda hanım". bir tane daha 20 yaşında falan bi çocuk vardı "eplenmek istiyom seda apla" diye geziyordu. hele yaşlılar var ki aklınız hayaliniz durur. mesela bir teyze var, almancı ve taliplerinden "yeşil pasaportu olmayan gelmesin" koşulu koşuyor gümrük bakanlığıymışcasına. ayrıca epey bizim takıma oynayan abilerin de olduğunu düşünüyorum, öyle tipler var ki saçlar, hele de o incecik kaşlar...

ha bir de seda sayanla uğur bilmemne sürekli uyumlu giyiniyor fark etmediyseniz bile, bir subliminal bi şeyler çeviriyorlar sanki. bir de fark ettim ki ülkedeki genç-yaşlı herkes ne kadar evlenmeye meraklı, çıldırmışlar evlenicem de evlenicem diye.

gay pornoları gerçek hayatta olsaydı

bayıla bayıla izlenilen, türlü türlü fantezi gerçekten, gerçek hayatta olsaydı diyerekten izlenilmesi gereken bir paylaşım.

http://www.buzzfeed.com/mattbellassai/if...

yazarın notu: benim kapım bile çalmıyor allahsız! değerini bil.

nicole scherzinger

"acaba elinden daha ne geliyor?" derken kendisi minik bir katniss-imiş.

http://www.buzzfeed.com/whitneyjefferson...

aldatıldıktan sonra intikam alma yolları

benim aklımda tonla şey var ama mesela çok da iyi bir film olmasa da the other woman'ı izleyin, belirli kısımlarını uygulayın. mesela şampuanına tüy dökücü eklemek ya da içeceğine östrojen katarak göğüslerinin büyümesini sağlamak, veyahut her ne kadar bayat bir yöntem de olsa yemeğine müshil katmak gibi gibi. tatmin edici olabilir. demokrasilerde çareler tükenmez!

unutur gibi olursun yeniden çıkar karşına sonra yeniden gider

benden uzak allah'a yakın, tercihen cehennemin dibine, istediği yere kadar gidebilir. bye felicia!

veyahut kendi kültürümüzden

orange is the new black

son yayınlanan fragmanla heyecanı doruklara taşımıştır, son 1!

jennifer hudson

dreamgirls sonrası şahsi müzikal kariyerinde epey başarılı parçaları olsa da benim için her zaman effie white olarak kalacak diva. şu performansı ile oscar'ı kapmaması elden değildi.

and i am telling you i'm not going -


hakkını da yemeden, david guetta'yla parçası da ayrı başarılı:


ayrıca müzikal drama smash'in ikinci sezonunda da döktürmüştü:
,

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

smash - they just keep moving the line :


chris pratt

şimdi dürüst olalım, tombiş iken bu kadar popülaritesi olmayan bir adamdı. yalan değil, çekici yüz hatları ve maviş gözleriyle zaten göze çekici gelebilecek olsa da daha çok şapşallıklarıyla öne çıkıyordu. kaslanması ise her kesimden, herkesin hayallerini süslemeye başladı. buradan ne anlıyoruz? böyle yüzü seksi-sevimli bir bey bulunduğunda göbeğine takılmaksızın kendisi bırakılmamalı, bakınız sonra değere biniyor(sen akıllı yatırımı biliyorsun anna!).

neyse, huylu huyundan vazgeçmeyeceğinden yine kendisi türlü türlü şebekliklere devam ediyor. mesela şurada topuklularla koşuyor kendisi.



ya da şurada bir towie tiplemesi -

kaçak sarayın zevksiz first leydisi

catfish: the tv show

nev schulman adında new yorklu genç bir yönetmenin "kandırılması" üzerine, kendisi gibi olan insanların hikayesini anlattığı mtv yapımı reality show.

catfish ingilizce'de internet üzerinden(özellikle de facebook) birileriyle tanışmak/takılmak için başkası gibi davranan/onların fotoğraflarını kullanan kişileri ifade etmede kullanılıyor. nev, aylarca resimdeki karşısındakini resimde konuştuğu kız sanarak bir kızla ilişki yaşıyor, gel zaman git zaman nev sorular sormaya başlıyor ve bundan sonra kandırıldığı hususu ortaya çıkıyor. bunun üzerine nev bu hikayesini catfish belgeselini çekerek yansıtıyor. belgesele gelen geri dönüşlerden sonra dışarıda kendisi gibi insanlar olduğunu düşünerekten nev, bu sefer ülke çapında diğer tüm catfish hikayelerinin peşine düşüyor.

her bölümde nev ve kameran arkadaşı max(beyaz saçından mı yoksa alaycı ukala tavrından mı bilinmez kendisi pek bir seksi gelmekte), kendilerine başvuran çiftlerin hikayesinin peşine düşüyor: catfish mi yoksa gerçek aşk mı? bir anlamda modern dedektifçilik, dijital medya stalkerlığının gerçek hayatta ne denli işe yarayabileceğinin kanıtı şov.

öyle ki, çok ünlü bir rapçiyi taklit eden, karşısındaki kıza 10.000 dolar gönderen "straight kızlara meydan okuyan" bir kadından ya da 8 yıldır onca şeye rağmen iletişimde olan ancak bağlılıktan korkan, sonunda buluşup mutlu sona yol alan çiftlere kadar epey geniş bir yelpazesi var programın. izlerken hayretler içinde kalabileceğiniz, yok artık dedirtten cinsten ve hepsi gerçek!

trailer :

hallelujah

yıllardır beğenerek, dahası o duyguyu hissederek dinlediğim, her seferinde bana the oc'den marissa'nın son sahnesini hatırlatan, enfes bir imogen heap cover'ı bulunmaktadır.

ayı sözlük itiraf

dün gece pedals on the wind diye bir film izledim sıkıntıdan denk gelip. tam bir pembe dizi kıvamında, seksi oyuncuları, üzerine bir de ensest içererek hayret sınırlarımı zorluyordu ki kendimi sonuna kadar izlemekten alıkoyamadım. v.c. andrews'ın kitabının filmiymiş, neyse. başrolde bir çocuk vardı, ailenin tek oğlu; böyle çalışkan, garibim doktor olmaya çalışıyor bir yandan ailesini bir arada tutma peşinde, üzerine de bir seksi bir seksi ve ne kadar seksi olduğunun farkında değil... allahım izlerken o üzüldü benim kalbim acıdı, gecenin 3'ünde yeter ne üzdünüz bu çocuğu diye bağrındım döne durdum koltukta kendi kendime.

http://www.imdb.com/media/rm2445397760/n...

bu kadar güzel olmak suç olmalı. bakarken bile hala bi "göğsümden kalbime kalbime vuruyor.".

dönem sonu boşluğa düşmek

sanıldığı kadar rahatsız edici değildir aslında. üniversitede yıllarca ölüp ölüp dirildikçe, "allahım daha ne kadar düşüreceksin?" dedikten sonra insanın omuzlarında hiçbir sorumluluk olmaması, kafasının rahat olması ile içine girilen rehavet dönemi. her ne kadar yoğun tempoya istemsizce alışıldığından hiçbir şey üretmemek yanlış hissettirebilse de, hiç yoktan aşağı düşmektense boşlukta havada yerinde saymak daha kârlı gibi.

smash

iptal edilmesinden sonra, ilk sezona hayat veren "bombshell" müzikalinin bir gecelik broadway performansı olacağı duyrulmuştu. geçen günlerde gerçekleşmiş, ve müthiş performanslara imzalar atılmış.

http://www.buzzfeed.com/ariellecalderon/...

ee tabi bunun anısına, dizi boyunca öne çıkan iki favori performansımı da anmadan geçmek olmaz.

let's be bad -


they just keep moving the line -

günün sözü

"in the end, only three things matter: how much you loved, how gently you lived and how gracefully you let go of things not meant for you."

(sonunda üç şey önemlidir: ne kadar sevdiğiniz, ne kadar nazik yaşadığınız ve sizin yazgınızda olmayan şeylerden nasıl zerafetle vazgeçebildiğiniz.)

buddha

eşcinsellerin genelde kendilerine benzeyen kişilerden hoşlanması

fiziksel olarak bakıldığında sanırım "ben böyle gözüküyorum ve en azından aynısını hak ediyorum" gibisinden, bize hep daha iyisini en iyisini elde etmemiz-kazanmamız söylendiğinden doğru olan önerme. zaten daha ilk entryde de çok güzel açıklanmış birçok kaslı beyin kendileri gibilerini beğenmeleri, veya 20 kilo kabarık saçlı erdemlerin yine kendilerine gitmesi gibi. ya da en basiti direkt, yüzeysel olunmasa bile çekiciliğin, cinsel kimyanın gücü azımsanayamacağından herkes seksi bireyleri talep ediyor.

belki bir sebebi de, yine bahsedildiği gibi narsisizm, belki istemli belki istemsiz. sorunlu ya da sıradan, normal bir insan da olsanız da kendimizi hep "okey" görmekle, yani aslında kişilik-romantizm bazında iyiyim, problemim yok kafasıyla yine insanın kendisi gibi birisini tarif etmesiyle kendisine göre "olağan"ı tanımlaması sonucu doğuyor haliylen.

all night

"i don't care, i love it!" diyen icona pop'un draglı, bol janjanlı bir klibi de bulunan gaza getirici parçasıdır.

eşcinsel ruhundan anlamak

siz ne kadar pozitif ya da doğru yaklaşsanız da, biraz da karşınızdakinin anlaşılmak, daha doğrusu kendisini anlatmak-açmak istemesiyle de alakalı bir durum.
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.