fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

chris hemsworth

o kadar güzel ki bakarken canım acıyor, böyle bi "göğsümden ama kalbimi kalbimi söküyor"... o yüz hatları, o sarı saçlar, hele de o aksan. zaten bu hemsworth kardeşleri doğuran anne baştacı yapılmalı, omuzlarda taşınmalı.

chris pratt ile chris evans'ı birleştirince de kendisi elde edildiğinden, mükemmel erkeğin tanımı da olabilir.

http://ayisozluk.com/lnk/acafa0

hornet kezbanlarından inciler

"içine girdiğin küçük kaygan deliği yeni ve büyük bir dünya mı sandın."

doğru insanı beklemek

bu "the one" kişisini bulma ihtimali, biraz trajik hayli komik bir biçimde ortaya konulmuş.



los angeles'a straight bir adamın the one kişisini bulma ihtimali 1/1002 ise, sanırım türkiye gibi bir ülkede benimki:

sakal

son dönemde artan işidci görünümlü hipster sakalı ve yükselişe geçen lumbersexual akımı üzerine kadınlara sormuşlar, sakal ne kadar etkili sizin için diye:



"i only like a guy if i can tell the last time he take a shower."

(bir erkeği anca en son ne zaman duş aldığını tahmin edebiliyorsam beğenebilirim)

eski sevgilinin yeni sevgilisi

eski sevgilinin yeni sevgili süreci, bir de üzerine aşık olması hakkında:



yazarın notu: sen adam edersin ama olmaz, senin insanın değildir gider başkasına yar olur. işte o kişi de artık böyle hazıra konduğu için ya çok şanslıdır ya da kendisi için de "winter is coming!"idir.

sevgilisi olduğunda sizden uzaklaşan arkadaş

bu kişiler sevgili ve arkadaş kavramlarını neden makul bir şekilde ayrıştıramıyor da hayatlarını sürekli sevgililerine endeksliyor anlayamıyorum. velev ki bir mucize oldu da o sevgilinden ayrılmadın, düğününe kim gelecek; sürekli ektiğin, arayıp sormadığın arkadaşların mı? gün gelir devran döner, hoes before bros, chicks before dicks hatta bros before bros kuralı unutulmamalı!



ihkak-ı hak

(bildiğim kadarıyla) kişinin kanun tanımadan hakkını almak için kendi hukukunu uygulaması/yaratmasıdır. kısacası, herkesin kafasına göre kendisine göre adaleti sağlamasıdır. devletin güvenlik organları, bağımsız mahkemeler dururken kişi kendi kendisine yargılama yapamaz.

10 things i hate about you

(başlığı görüp sevinip, boş olduğunu görünce hemen atlayaraktan) başrollerde julia stiles, heath ledger, joseph gordon levitt'in yer aldığı 1999 yapımı türünün en iyi örneklerinden gençlik romantik komedisi.

konusu ise şöyle, okula yeni gelen cameron (levitt), daha ilk günden okulun en popüler kızlarından birisi olan bianca'ya aşık olur ancak... şöyle bir şey vardır ki, babasının otoriterliğinden ötürü bianca kimseyle çıkamamaktadır. babası ancak ve ancak okulun en belalı, marjinal, feminist kızı, ablası kat'in de sevgilisi olduğu takdirde kendisinin de birileriyle görüşebileceğini şart koşar. bunun üzerine cameron, türlü dolaplar çevirerek okulun kötü çocuğu patrick'i (ledger) kat'i tavlaması için oyuna dahil eder ve olaylar gelişir.

çok güzel bir filmdir efendim, izleyin izlettiriniz. julia stiles'ın gelecekteki başarılarının sinyalini veren enfes oyunculuğu, ifadeleri, heath ledger'ın can't take my eyes off you performansı için bile izlenebilir.

trailer -


--- spoiler ---

ve filme adını veren, yürekleri dağlayan o sahne:

i hate the way you talk to me, and the way you cut your hair
i hate the way you drive my car, i hate it when you stare
i hate your big dumb combat boots, and the way you read my mind
i hate you so much it makes me sick, it even makes me rhyme
i hate it, i hate the way you are always right, i hate it when you lie
i hate it when you make me laugh, even worse when you make me cry
i hate it when you are not around, and the fact that you didn't call
and mostly i hate the way i don't hate you
not even close, not even a little bit, not even at all.

--- spoiler ---

nutella

fransa ile italya arasında krize neden olmuş. ah sen ne bedenler yaktın nutella!

http://www.milliyet.com.tr/fransa-ile-it...

pitch perfect 3

ikinci filmin de başarısının ardından, yine olumlu gelen geridönüşlerle 3.sünün de geleceği müjdelenmiş. universal filmin çıkış tarihini 21 temmuz 2017 olarak duyurmuştur. anna kendrick ve rebel wilson'ın yine kadroda olduğu kesinleşen isimler arasında.

http://www.hollywoodreporter.com/news/an...

you're next

2011 yapımı bir slasher korku filmi, yönetmenliğini adam wingard yapıyor. konusu kısaca, hepsi farklı tellerden çalan kardeşlerin anne-babaları ile kırsaldaki evlerinde başlayan aile yemeğinin daha sonradan bir av-avcı oyununa dönüşmesi, daha doğrusu cinayet olan bir ev istilası konusunu işliyor. birbiriyle inişli-çıkışlı ilişkileri olan kardeşler, sevgilileri/eşleri ile aile evinde yemekte toplanırlar ve birinin sevgilisinin dışarıda bir gariplik fark etmesi ise macera başlıyor. klişe bir konuyu işlese de film, türünün fena sayılamayacak örneklerinden aslında ve 6,5 imdb puanına sahip.

trailer -


--- spoiler---

ev istilası temasına bayılmasam da uzun zamandır süregelen gerilim-korku filmi ihtiyacımı epey giderdi. bunda başroldeki sharni vinson kızımızın etkisi de büyük. böyle muazzam bir kız olamaz. tam bir tek başına ordu gibi bir kızımız. filmin başlarında aileye tanıtılan, kendisini sevdirmeye çalışacak "gelin" algısı çizse de 20 dakika sonra bildiğin kriz yönetimiyle, hayatta kalma teknikleriyle filmin demirbaşı oluyor kendisi. aksanı da ayrı bir tatlı. ayrıca hikayede bi yerden bi şeyler çıkacağı belliydi, bu yüzden kardeşlerden birinin olayı organize etmiş olması sürpriz olmadı, hatta en beğenmiş kardeş drake olaylar başlarken "senin başının altından çıkıyor, nasıl işlere bulaştın" diyerek aslında izleyiciye veriyor tüyoyu. tabi kendisi erin'in elinden kurtulur mu? mikser ile icabına bakıldı. böyle güçlü ve zeki bir karakteri çıkartan senariste de tebrikler, başroldeki güzel kızı mız mız bir durumda bırakmayarak epey olayın merkezinde ve güçlü bir biçimde resmettiği için. ha ayrıca da erin kızımızın tıfıl sevgilisinde bi bokluk olduğu baştan belliydi, ah erin ah güzel kızım nasıl anca sonlarda çözdün onu, yakışmadı.

--- spoiler---

bitch i’m madonna

bol celebrityli, taylor swift'in bad blood'ının eline verecek gibi gözüken klibi sonunda yayınlanmış, ama tidal'da. şuradan teaser'ı izlenebilir:

http://www.justjared.com/2015/06/17/mado...

yazarın notu: gözü bir türlü doymayan jay z, klipte beyonce bile var allahless utan!

dove

adını simgesi olan güvercinden alan, unilever şirketi çatısı altında bulunan bir kozmetik markası. kendileri beyaz rengin hakim olduğu reklamlarıyla hatırlanabilir ülkemizde. son bir-iki yıldır ise, dünya çapında ses getiren reklamlarıyla ayrıca bir öne çıkmaktalar.

mesela baba olacağını öğrenen erkekler üzerinden "gerçek gücün ilk andan itibaren önemsemek,ilgilenmek" temalı reklamı:



ya da kişilerin kendi güzellik algısına yönelik şu reklamları :

eşcinseller hakkında yanlış bilinenler

bulge

büyük bulgelı beylerin yaşamış olduğu "problemler":

http://ayisozluk.com/lnk/ac737e

ed sheeran

bir avm'de yardım etkinliğinde şarkısını söyleyen genci görünce dayanamayıp sahneye atlamış. tatlılıktan ölecek misin sen leprechaun kılıklı seni!

http://www.buzzfeed.com/elliewoodward/ed...

mad max: fury road

filmi beğenmeyeceğimi düşünsemde, charlize theron hatrına ve tom hardy seksiliğine binaen önyargılarımı kırıp izlemiş bulunmaktayım. kötü değil, ama hiç iyi de değil, vasat desen öyle de değil. böyle ilginç bir post apokaliptik dönem şeysi yapmaya çalışılmış ama arkadaki felsefeler, metaforlar bilmemneler olayı çığrından çıkartmış. hayır imdb'de nasıl bir seyirci kafası yaşanıyor ki 8.6 alıyor bu film allah aşkına?

ha ayrıca film çekilirken furiosa ve max'in dublörleri tanışmış, birbirlerine aşık olmuş ve evlenmişler.

http://www.buzzfeed.com/gyanyankovich/lo...

insanlar aşkı nerelerde buluyor, bu hayatın içine.. sevgili sözlük.

pergamon museum

neues museum ile paylaştığı gayet güzel bir de bahçesi bulunmaktadır, öyle ki sırtınızı müzeye dönünce uzun kolonlar arasından gelen insanları, yukarıdan ağaçlar arasından berliner dom'un o maviş kubbesi görülür. ayrıca içerisideki tapınaklar ile insana kendisini dünya'da ne denli küçük olduğunu hatırlatır, sanki bir alexander ya da yunan temalı bir filmden çıkmışcasına ambiyansa sokabilir.

bir de hangi tapınak hatırlamıyorum ama (sanırım zeus) öyle bir merdivenleri var ki... antik zamanlarda herkesin fit olmasına şaşmamalı!

pretty little liars

6.sezonu ile güzel bir dizi. en sevdiğim yanı da bu, adamlar yemiyor,içmiyor 2,5-3 ay arayla yılda neredeyse iki sezon dizi çekiyor.

--- spoiler ---

2.bölümün de yayınlanmasıyla kızların kilitli kaldığı yerdeki maceralarından ufak ufak haberdar olmaya başladık. bulmacalar bir yana, sanırım artık fiziksel ve psikolojik şiddetin tavan yapacağı şeyler bekliyor kızları. yıllardır kayıp olan sarah kızımız da sanki emily'nin yeni manitası olacak gibi. spencercığıma zaten yine bir akıl hastanesi-rehab yolları gözükecek gibi, çok üzülüyorum. bir de tanıtımlarda dönen bir 10 senelik zaman atlaması mevzusu vardı ki-henüz gerçekleşmedi.

ayrıca bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama gençlik dizisi başlığından çıkıp daha çok drama-gerilime geçiş yapıyor artık. eskiden tatlı tatlı, minik gizemler ortaya sunulurken şimdi ürkütücülüğün dozu artmış durumda, güzel. zira dizinin yayınladığı abc gibi bi aile kanalından beklenmeyen hareketler bunlar. her ne kadar yıllardır bıktırsa da meraktan, sonunu bile bile insan yine de kendisini izlemekten alamıyor.

--- spoiler ---

la piel que habito

bu kadar rahatsız edici olup da izlemekten kendimi alamadığım bir film olmamıştı sanırım. bir de nedendir bilmem antonio banderas bu filmde gözüme hiç olmadığı kadar seksi gelmişti.

--- spoiler ---

o ilk ameliyat sahnesi, banderas'ın olacakları/olanları söylediğinde vicente'nin gözlerindeki o ifade... sonunu bile bile izlediğim halde bu kadar etkilenmeyi beklememiştim. insan bir yandan kızıyor ama bir yandan da hak vermekten alıkoyamıyor film boyunca. sanırım bunun sebebi de filmdeki o dönüşüm olgusu. böyle bir şeyi kimse kimseye yapmaz diye düşünürken, adam intikamını çatır çatır alıyor.

--- spoiler ---
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.