fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

brittany murphy

çok erken gidenlerden. ek olarak clueless, hele de uptown girls ve little black book'ta sevimlilikten ölen, oyunculuğunu döktüren aktris.

http://www.buzzfeed.com/stephanieanderso...

hannibal

bugün itibariyle 3.sezonunun son sezonu olduğu duyurularak iptal edildiği açıklanmıştır.

http://tvline.com/2015/06/22/hannibal-ca...

ak saray'da 6 buçuk milyon liralık iftar

hayır 6,5 milyona ne yendi, gidip ufak bi ülke alıp onu mu 3'e böldünüz ne bu yani. biraz kıskanmadım da değil ayrıca...

hornet kezbanlarından inciler

"aradığım özellikler: dürüstlük, akıllı, beni güldürebilen, kendiyle barışık, everybody's darling ama sapık, çevresi geniş ve sosyal hayatı gelişmiş, eli yüzü düzgün, hali vakti yerinde, kalbi boş ama gönlü zengin biri...

öncelikle buraya kadar olanlar için ;


(devamında en can alıcı nokta) kesinlikle oğlak, koç, kova ve ikizler burcu olmayanlar lütfen!"

zaten 12 tane mi ne burç var, naptın sen?!?

günün sözü

"a dream you dream alone is only a dream. a dream you dream together is reality."

(tek başına kurduğun hayal, hayal olmaktan öteye gitmezken; birisiyle beraber kurduğun hayalin gerçekliktir)

true detective

başrollerde woody harrelson, matthew mcconaughey ve michelle monaghan'ın yer aldığı, 9.3 imdb puanına sahip polisiye dizi.

dizi, 95 yılında louisiana'da geçiyor. marty (harrelson) ve yeni atanan ortağı rust (mcconaughey), bir ormanda bulunan, dini/ayin içerikli bir cinayeti çözmeye çalışıyor sezon boyunca. dizi 8 bölümden oluşuyor ve her bölümde, davaya ilişkin farklı bir unsur, gelişme işlenerek gizem perdesi aralanmaya çalışılıyor. dallas buyers club ile oyuna geri dönen mcconaughey ile her zamanki woody harrelson diziyi götürüyor. biraz yavaş ilerlese de, aslında çekim teknikleri/geçişler, dahası müzikleri ile epey izlenebilitesi yüksek bir yapım. sırf o enfes starring'i için bile izlenebilir.

sezon 1 trailer -


yapılan açıklamaya göre her sezon, ahs gibi farklı bir cinayet, farklı oyuncular ile işlenecek-imiş. 21 haziran'da başlayan ikinci sezon ile kadro colin mcfarrell, rachel mcadams, taylor kitsch, vince vaughn'u içeriyor.

sezon 2 trailer -

laverne cox

orange is the new black'teki sophia karakteri lie öne çıkan, transeksüel artist, aktivist.

dizinin başarısı üzerine, daha geniş kitlelere hitap etmeyi başarmış ve transeksüel camiasını her fırsatta ileriye taşımak, görünür kılmak için türlü türlü yapılanmalara imza atmakta. öyle ki, dönüşüm geçiren gençlerin hikayesini anlatan laverne cox presents: the t word programı ile övgüleri topladı.

http://variety.com/2014/tv/news/mtv-and-...

allure dergisine verdiği çok güzel bir röportajı da bulunmakta.

http://www.allure.com/celebrity-trends/n...

school of rock

başrolde jack black'in yer aldığı, fazlasıyla eğlenceli 2003 yapımı komedi filmi.

(hatırladığım kadarıyla) konusu şöyle: dewey(jack black), sıkıntı çeken bir müzisyendir, bir gün ev arkadaşının yerine bir koleje müzik öğretmeni olarak gider ve bundan sonra eğlenceli olaylar silsilesi başlar. keman, piyano gibi klasik müzik aletlerini çalan, yaşından büyük davranmaya zorlanan öğrencilerine dewey, a'dan z'ye rock ruhunu aşılar. öyle ki, sahte öğretmen dewey sayesinde minik veletler zincirlerini kırar, ac/dc'ler eşliğinde performanslara falan girişir.

dewey'in filmde rock'ı özetlediği tablosu:



trailer -

lily allen

taa myspace zamanlarından beri takip ettiğim, nasıl bilmiyorum ama kendine has bir farkı olan ingiliz kızımız. insana kendisini sevdiriyor, bağlıyor parçalarıyla. yanlış hatırlamıyorsam, 16 yaşında liseden atılıyor uyuşturucu sattığı gerekçesiyle ve daha sonrasında hep aklında olan müzik konusuyla ilgileniyor. kendisine dünyada ün kazandıran smile'ı yapıyor.

tabi bundan sonra ufak bir düşüş dönemi yaşıyor, kilolar alıyor-veriyor vs. daha sonrasında it's not me, it's you ile dönüşünü yapıyor epey başarılı bir şekilde (eleştiriler aksi yönde olsa da). hele de not fair ile yukarılara tırmanmaya başlıyor. bu arada tabi evleniyor, çoluk çocuk ha bir de karl lagerfeld'le kanka olmalar...

sonrasında 2014 senesinde sheezus'ı çıkartıyor: hard out here beklendiği kadar tutmasa da, air balloon, l8 cmmr, as long as i got you gibi yine güzel parçalara imza atıyor.

air balloon -


l8 cmmr -


as long as i got you -


ha bir de britney spears'ın womanizer'ını coverladığı ve epey beğeni toplayan radyo performansı da bulunmaktadır:

doğum gününde yapılması gereken şeyler

kendinize büyük-küçük nasıl olursa bir pasta/kek alın, bir tane de mum dikin. dünya'da sadece sizin olan o günü nasıl geçirirseniz geçirin kutlamaya hakkınız var. sonrasında:

ginger

bir gün dünya'ya hükmedeceğiz! umarım beni de aralarına katarlar...

http://ayisozluk.com/lnk/ae3fa6

hoşlanılan erkekle bütün gece mesajlaşmak

her ne kadar başta sevimli gelse de rutine dönüştüğünde pek de sevimli bulmadığım eylem. bir kere gece yaşayan bir insan olarak gece ne yaparsanız o iş bölünüyor ya da dahası, gece olması sebebiyle konu zaman zaman "ayıp" şeylere falan kayıyor. biriyle gece tanışır, konuşursun ondan sonra randevuya çıkarsın ne bileyim, her gece her gece sabahlara kadar konuşmak biraz garip geliyor bana. eylemler kelimelerden daha fazla konuşur, karşılıklı yazışmadaki "son o yazdı ben de yazayım devam etsin" gibisinden görünmez kurallar ya da konunun "aynen, evet"lerle bi yerde kilitlenmesi sorunsalı yüz yüze iken daha azalır, ayrıca konuşulan kişiden alınan o elektrik-etkilenme neyse en güzel de o zaman olur gibime geliyor.

:)

hiç samimi bulmadığım smiley. yıl olmuş 2015, emoji diye bir şey var, dahası kullanmayan mı var allah aşkına? yurdum beylerindeki bu ölçülü sevimli-hınzır olma amaçlı her cümlenin konmasını samimi bulmuyorum, bilhassa irite oluyorum.

friends

herkesin diline düşmeden önce epey sevdiğim dizi. 2000lerin başında comedy max'te yayınlanırdı o zaman, iki sene önce dizi sitesinden izleyip de "abiii friends en sevdiğiiiem dizi" diye geçinen insanlar yoktu tabi, neyse. diziyle ilgili bazı fun factler vardır: mesela rachel rolünün aslında courteney cox'a teklif edilmesi ancak kendisini monica'ya daha yakın görmesi ya da matt le blanc'ın 10 sezon boyunca kır saçlarını siyaha boyaması gibi ya da phoebe ve chandler'ın ilk yan karakterler olarak düşünülmesi ve sonradan asıl kadroya dahil olmaları gibi.

new york faktörü bir yana, senaryonun daha doğrusu karakterlerin çok doğru oluşturulması da dizinin bu kadar popüler olmasında etken gibime geliyor. her başarılı genç yetişkin dramasında olduğu gibi her karakter bir olguyu, erdemi temsil ediyor: rachel'ın güzelliğiyle, joey'in sportif/çekiciliğiyle, phoebe'nin yaratıcılığı/garipliğiyle baskın kılınması gibi (aynı olguyu sex & the city'de de görülebilir mesela).

her şey bir yana, bu diziyi bu kadar sevmemin en büyük sebebi tabiki de janice'dir. hele de o final sahnesi.



ha bir de yıllardır sürekli reunion efsanesi dönse de asla tam olarak kesinleşmedi, ancak şöyle bir jimmy kimmel kıyağı bulunmakta:

the nightmare before christmas

ergen zamanlarımda sayısız kez izlediğim, bana tim burton'ı ve animasyonu sevdiren film. ayrıca bahsedildiği gibi 2006-2010 seneleri arasında özellikle emo ve punklar arasında pek bir sevilir, baş tacı edilirdi. bir yerde filmin çekimini izlemiştim ve daha da hayranlık uyarıcıydı: her karakter öncelikle çiziliyor daha sonra el ile şekillendiriliyor-üretiliyor iskelet halinde. dahası, bir hareketi için bilmemkaç kere o karakter o farklı pozlara sokuluyor... bir dakikalık sahnenin çekimi bir haftayı buluyor ki bu yüzden filmin çekimleri 3 yılda tamamlandı.

http://9gag.com/gag/axNogpK/the-nightmar...

ayrıca filmin en güzel parçalarından this is halloween'in bir de panic at the disco cover'ı vardır ki:

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

train - save me, san francisco:

en iyi film albümleri

dreamgirls, chicago, hairspray, rent gibi müzikal yapımlar yanısıra; the perks of being a wallflower, american hustle aklıma gelenler.

lena headey

benim için her zaman 300'ın kraliçesi ve dahası sarah connor olarak kalacaktır. ayrıca o sert mizacı altında inanılmaz tatlı duran bir kadın. tam izleyemesem de imagine me & you ve st. trinian's gibi yapımlarda komedi yönünü ve aksanının çekiciliğini gösterdi. ayrıca çok hoş dövmeleri de bulunmakta.

arka arkaya dinlenilesi şarkılar

ellie goulding - love me like you do
charli xcx - boom clap

sam smith- i know i'm not the only one
amy winehouse- you know i'm no good
glee cast - just give me a reason

matt white - wait for love
lifehouse - you and me

coldplay - sparks
coldplay - 42

lady antebellum - need you now

the way we met

ilginç ve hayli romantik tanışma hikayesi olan çiftlerin hikayesini içeren instagram hesabı. takibe alınmalı!

http://www.buzzfeed.com/javiermoreno/the...
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.