fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

begin again

başrollerde ingiltere çayırlarının prensesi keira knightley, kafası dağınık yeşil üzgün adam mark ruffalo ve adam levine'ı barındıran 2013 yapımı müzikal romantik komedi.

konusu ise şöyle: dave (levine), küçük kasaba müzisyeni iken şarkılarının bir film soundtrackında yer alması ile new york arenasına dahil olur. bu geçişte, kendisine her alanda destek olan, şarkı yazarı sevgilisi gretta (knightley) de peşinden gelerek sevimli çiftimiz new york'a taşınırlar. tabi ki her müzisyen gibi dave rahat duramaz ve saniyesinde gretta'yı boynuzlar. asil ve anoreksik kızımız gretta, pılını pırtısını toplayarak bir arkadaşının yanına taşınır. aynı gece open mic bir barda arkadaşının ısrarı üzerine şarkısını icra ederken, hayatı allak bullak olan yapımcı dan (ruffalo) ile tanışır ve olaylar gelişir. imkansızlıkları hiç gören ikili, new york'un farklı noktalarında, hayat devam ederken, bütün sesleri dahil ederek gretta'nın şarkılarını şehrin dört bir kenarında icra ederler.

trailer -


--- spoiler---

uzun zamandır bu kadar zevk alarak izlediğim bir romantik komedi olmamıştı, hele de içerisinde müzikal öğeler barındıran. keira knightley'in o sıska ama kendine ayrı havası bir yana, tomboy tarzı ve dahası kendisinden beklemediğim epey hoş sesiyle film 7,5 imdb puanını sonuna kadar hak etti. gretta'nın şarkıları nedense bana biraz zooey deschanel havasında geldi. ama yine de, keira'nın o kendine has havası, senaryonun güzelliği, dahası mark ruffalo'nun da romantik komedideki başarısını bir kez daha göstermesiyle film bitmesin dedirtti.

ama... sonu pek tatmin etmedi, hevesleri kursakta bıraktı. film boyunca gidegelen dan-gretta yakınlaşma(ma)sı, filmin sonunda "evli evine köylü köyüne" dercesine bir hal aldı. öyle ki, filmin başında gretta'yı aldatışını bile şarkıya döken dave'e gretta'nın o son sahnede neredeyse dönmesi falan, olmadı yönetmen. yine de insana güzel hissettiren filmlerden, izlenmeli izlettirilmeli!

--- spoiler ---

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

bu yazki favori dans parçam olacak gibi gözüken, the weeknd - can’t feel my face

hornet kezbanlarından inciler

"belki modacı değilim ama; sözümle iyi giydirdiğim çok olmuştur..!"

facebook'ta profil fotoğrafına gökkuşağı eklemek

über samimiyetsiz bulduğum olay. hemen "heterorolar da bizim kardeşimiiiz herkesin desteğine ihtiyacımız var" gibi teletubby düşüncelere dalınmadan açıklamak isterim.

samimiyetsiz buluyorum çünkü bu ülkedeki, daha doğrusu bu insanlar yüzünden. aynısı gezi'de de oldu, özgecan'da da ve daha birçok: sokağa tüküren benim gözümde hayvandan daha hayvan adamlar "doğasever" oldu, önünden taytla geçen kıza 1,5 iskender gibi bakan barzolar, dahası iki dakika mesaj yazmayan sevgilisi karşısında demet akalın'a dönen kızlar "feminist" oldu. neden? amacından saptı, çünkü popüler kültür bunu gerektirir ne yazık ki. olayın doğasını, ifade ettiği şeyleri anlamayan, anlamamakta ısrarcı olan insanlar herkes yapıyor" mantığıyla, ilgi çekmek-görmek ya da sözümona bir şeyin parçasıymış gibi davranıyor-muş taklidi yaparak gökkuşaklı fotoğrafları salınmadı. oysa ki burada olayın özü, fb gibi internete hükmeden bir şirketin böyle bir uygulama sunmasının sebebi, piyasaya ayak uydurma bir yana dursun; eşcinselleri kabul etme, bir nebze de olsa daha görünür kılma/farkındalık (en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum). keza buna destek olan diğer insanların da bu düşünceyle hareket etmesi, birbirini seven aynı cinsiyetten iki insanı ne olursa olsun destekleme, evlenme gibi çok insani bir hakkın kazanılmasını(!) kutlamak. senin abuk suratını 6 farklı renkte görmek değil hani.

ama bizde öyle mi? tabi ki değil. hani, bunu iki tane kıza hava atma vb için yapanları geçtim, sözde eşcinsel canlısı ama "eşcinsel bir çocuğun olsa?" sorusuna "aman biz de olmasın da" minvalinde cevap veren, ya da " ay canım x de gay hiçbir zaman mutlu olmayacak" gibi söylemlerde bulunan sözde özgürlükçü, barışçıl kızlarımıza mı dem vurayım bilemedim. bu tarz kızlarımızda kendi yavan hayatlarını bir nebze de olsa anlamlı kılmak için başkalarını-bir azınlığı alt göreme, kendilerini mutlu hissetme eğilimi vardır. mesela twitter'dan aktarayım: "aşkım eşcinseller bile evleniyor biz niye evlenmiyoruz?" ama bundan önce lovewins demiş aaa bu arkadaş bizi destekliyor(!).

zaten bu konudaki desteğinizi bir filtreyle falan değil, ufacık da olsa o kafalarınızdaki düşünceyi değiştirerek-en azından çalışarak başarabilirsiniz sevgili sözümona destekçi arkadaşlar. yoksa " ya ne eşcinselliği herkes yapıyor yahu ehuehu" kafalarıyla diğerlerini bilemem ama beni kandırmazsınız.

darren hayes

amerika'da tüm eyaletlerde eşcinsel evliliğin yasallaşması üzerine çok güzel bir paylaşımda bulunmuş.

https://www.buzzfeed.com/jemimaskelley/d...

chappie

başrollerde huge jackman, dev patel ve sigourney weaver'ın yer aldığı 2015 yapımı aksiyon- bilim kurgu filmi.

konusu ise şöyle: yakın bir gelecekte, johannesburg'ta polis suçlularla baş etmek için mekanik polislerden yardım almaktadır. bu sayede bir ayda 30 tane terörist organizasyon/çete çökertilmiş, ülkedeki suç oranı hatırı sayılır derece azalmıştır. bu droidleri tasarlayan genç beyin deon (patel), projesini bir üst seviyeye taşıyarak droidlere bilinç kazandırmak için çalışmaktadır. ne var ki patronu bu çalışmayı onaylamayınca, deon hurdaya çıkan droid 22(sonradan kendisi chappie olacaktır) çalarak projesini denemeye karar verir- ta ki polis droidleri yüzünden uyuşturucu anlaşması bozulan ilginç çeteye denk gelene kadar. çete droidlerden birini kendilerine programlaması için deon'u kaçırırken bir anda kendilerine kendi kendine düşünebilen, neredeyse bir insan bilincine sahip ve yanmaz yıkılmaz titanyumdan ibaret chappie sahip olurlar ve devamında olaylar gelişir.

trailer -


--- spoiler---

teknoloji içerikli filmlerden pek hoşlanmayan, transformers'ta bile bir süre sonra sıkılan birisi olarak 2 saat bitmesin dedim. hikayenin kendi içerisindeki bağlantıları, sürekli yeni olayların oluşması bir yana; chappie o kadar tatlı ki, böyle bir şey olamaz! dünyaya sıfır bir bilinç, bebekten farksız gelen chappie'nin zamanla çetenin oğlu olması, dahası çetenin onu tam bir gangstaya çevirmesi ile filmi bu kadar güzel kılan diğer öğelerden. filmin sonuna yaklaşırken ne yapacağını bilemeyen ama bilinç aktarımını başaran chappie'nin deon'u kurtarmak için onu da bir droid'e aktarması, dahası anne dediği yo-landi'yi kaybettikten sonra onu da bir droid olarak geri getirmesi, filmin sonunda bile gülümsetmeye yetti.



--- spoiler ---

marcia cross

gaby ile arasında gidip gelsem de, her zaman en sevdiğim "umutsuz" ev kadını olarak kalacaktır. öyle ki, bree rolünü kendisinden daha iyi kotarabilecek bir oyuncu olduğunu sanmıyorum hollywood'da. o kızıl saçları, gözleri, mimikleri... hele de (yanlış hatırlamıyorsam) 5.sezondan sonra iyice ipleri koparıp "mahallenin orospusu" imajı ile beni benden almış, bir kez daha şapka çıkartmıştır kendisine. melrose place'te de ayrı bir iyiydi.

eşcinsel evliliklerin abd'nin her eyaletinde serbest bırakılması

bu konuda birçok güzel haber var ama en çok dikkatimi çeken dallas'ın ilk evlenen çifti. 50 yıldır beraber olan çift, daha on yıl önce bile bunun "hayal bile edilemeyeceğini" düşünürken, hele de texas gibi bir yerde.

http://www.buzzfeed.com/stephaniemcneal/...

işte bazen tam olarak da "love happens" arkadaşlar!

bu arada benim gerçek adım aslında x

böyle bir ülkede gizli olmayı, olunması gerektiğini anlayabiliyorum ama yüzünü göstermez, adını söylemez... şöyle bir kezban sözü vardı "o kadar gizliysen kara çarşafa gir". hakikaten öyle ama. insanlar sizi görürken kendisini göstermez, adını söylemez... o zaman bir insanla nasıl iletişim kuracaksın, telepatiyle mi?! hele de konuştuğun kişi seni görürken, bir insanı tanımlayan en ufak ve basit bir şey olan adın bile söylenmemesi ya da bu konuda yalan söylemek çok aşağılayıcı bir şey. hani bunun bir basamak altı zaten "özel fotoğraf" isteği falan ki o da ayrı bir gereksizlik.

daha en başta bile kendi olamayan bir insanla sonrasında nasıl birlikte olunur, ben bilemem.

birdenbire karşınıza çıkan über yakışıklı tip

yaşamaktan sıkıldığınız gün ne yaparsınız

sanırım yaşamayı bırakırım. 500 yaşına kadar yaşamak gerektiğini düşünmüyorum. hayatta başarmak istediklerinizi başardıysanız, pişmanlıklarınız, keşkeleriniz hallolmuşsa, hayattaki amacınızı yerine getirdiyseniz (ya da getirdiğinize inanıyorsanız) çoook yaşamak gerekmediğine inanıyorum. hayatımın ilk 20 yılını obez geçirdim, bir 20 yılını da kırış buruş geçiremem ayrıca.

zaten bu soruda ana tema sizin "yaşamak"tan ne anladığınızla, yaşamak tanımıyla alakalı bir şey. ha, bu kadar depresif olmayan zamanlarda:

still alice

julianne moore'a kazandığı oscar'ı sonuna kadar hak ettiğini gösteren, enfes bir drama. alice (moore), columbia üniversitesinde dil bilimi üzerine uzmanlaşmış, bu konuda kaynak sayılan bir kitap yazmış profesördür. bir gün üniversite kampüsünde koşarken kaybolduğunu hisseder. bunun ve birkaç şeyin üzerine doktora giden alice'e erken alzheimer teşhisi konur ve devamında alice ve ailesinin yaşadıklarına tanık oluruz filmde.

--- spoiler ---

julianne moore'u her filminde ayrı bir sevsem de, hep the hours'taki rolünün yeri bende ayrıydı ta ki alice'e kadar. julianne moore'un o güzelliği, hikayenin de epey iyi olmasıyla film boyunca ilginç bir etki doğuruyor insanda-ki alice pek de öyle süslü püslü bir kadın değilken. dahası, linguistik yani hayatı konuşmak üzere olan bir kadının anılarını unutması(alice kendisini anıları ile ifade ediyor) dahası filmin sonunda neredeyse konuşmayı bile unuttuğunu görüyoruz, epey sert bir yerden vuruyor insanı. ayrıca film boyunca alice'in annesi ve kardeşini içeren o anısından izlenen kesitler filmin sonunda beyaz bir ekran ile sonlanarak aslında alice'in film boyunca hep tutuntuğu o anısını da artık unuttuğunu göstererek bir kez daha üzüyor.

ve tabiki o alzheimer derneği'ndeki konuşması, her şeye bedel.



--- spoiler ---

seks hayatınızı iki kelime ile anlatın

çarpım tablosu

neden bu kadar komplike bir şeymiş gibi ifade edildiğini pek anlayamadığım olay. öyle ki, bunu ilkokulda öğrendikten sonra sadece okulda değil, bildiğin her yerde 3-5 bi şey alırken vs kullanıyorsun, istemsiz bir biçimde hayatının parçası oluyor insanın. hatta aynı şeyden 2den fazla alırken pek bir yararlıdır ki uygun fırsat geldiğinde satıcı ile pazarlık için açık kapı bırakır size, veyahut "x kadarı şu kadar,indirim!" diye kar ettiğinizi sandığınız ürünler bakımından mantıklı düşünmeye sevk edebilir insanı.

bir binom üçgeni değil yani- ki o da pek komplike bir şey değil ama derece arttıkça/aşağı indikçe sayılar ve haneler arttığından hesap kısmı daha bir oyalayıcı, hataya müsait diye düşünüyorum.

can bonomo

sesine, yeteneğine bir şey diyemem çünkü bu konuda kendisini eleştirebilecek konumda birisi değilim ama toplum imajı hakkında epey zorlama bohem bulduğum müzisyen.

kendisine ilk olarak seray sever'in dahiyane projesinde rastladım. ısrarla friends değil ama benzeri şeklinde lanse edilen yapımda bayağı ross idi kendisi ama böyle bir olmamışlık yok keza dizi 13 bölümü göremedi. neyse, sonrasında müzisyen yönüyle öne çıktı ki bana hitap etmediği halde çevremdeki arkadaşlarımın tepkisine bakarak epey beğenildi kendisi. ama sonra bir klibini ve kendisini medyada gördükçe dikkat ettim: sürekli bir indie, bir hipster havaları(ama hipster değil!), bir cihangir kafaları. 2012 falan sanırım, zaten bu hipster olayı amerika'da 2-3 senedir yaygın ama daha bizde duyulmamış, bir önceki işine bakıyorum, sonrasında kafasında hunter şapka üzerinde uzun hırkayla adeta bir h&m kataloğu görüntüsüyle "bohemim ama aslında bohem olmaya çalışmıyorum" mesajı veren bir tip sezdim kendisinde, en azından bende böyle bir izlenim yarattı.

izmit'te iki kızın birbirine girmesi

ne yazık ki doğma-büyüme izmitli birisi olarak, pek de şaşırmadığım hadisedir. zaten yukarıda da denildiği gibi büyük ihtimal iki tane "fenomen" olma çabasındaki liseli bebetoların yıl sonu müsameresi havasındadır. yoksa kim dövdüğü kızın "göğsü açıldı" diye uyaracak vs... izmit gibi bir yerde, kimlerin ne vukuatları duyuldu da böyle bir olay bu kadar radarın altında kalacak, peh.

ilişkide dominant taraf olmak

konunun pozisyondan çok kişide, daha doğrusu karakterde bittiği kanaatindeyim. a/p ne olursa olsun, kendisiyle ya da eşcinsellikle-bu anlamda bazı şeyleri hala yerine oturtamamış beylerde sürekli bir erkeklik kanıtlama, baskın olmaya çalışma, "gayim ama erkeğim" havası mevcut. bunu dile getirmek doğru olmasa da, nofem diye takılıp saçlar, başlar; dahası hal-hareket-trip olarak tam bir piiiremses olan "errrkek" beyler sürekli daha konuşma aşamasında bile bir gay alfa erkeği rolüne giriyor. hayır zaten kimsenin böyle bir şeye girmesine gerek yok, herkes kendi olmalı o kadar. hani bu dışarıdaki bazı kafasız insanların "ilişkideki erkek kim?" demesi kadar sığ ve alçaltıcı bi şey.

halbuki biriyle bir ilişki içerisindeyseniz, karakter olarak baskın bir insan da olsanız bir şekilde orta nokta bulunur/doz azaltılır gibi düşünüyorum. çünkü birine karşı bir şeyler hissedip, bir nebze de olsa egosunu traşlayabilmeli kişi zaten.

hiv

finlandiyalı hiv pozitif bir bey'in bir şirketle hiv konusunda farkındalık yaratma adına şöyle bir çalışması var.

http://www.buzzfeed.com/candacelowry/wha...

hiv pozitif janne, bir parkta "hiv pozitifim, bana dokun" diye bir tabela yazıp yan tarafına koyuyor ve devamında olaylar gelişiyor. epey duygusal.

lolipop

lolipop kelimesini görünce hep aklıma eğlenceli, bir o kadar da renkli klibi olan mika parçasını getirir.

hornet kezbanlarından inciler

"hiçbir şekilde feminen olmayan (ses tonu dahil)..."
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.