miley reyiz'den geliyor : '' i got two, ooh, ooh letters for you, one of them's f and the other one's u, cause what you gotta do, is go get yourself a clue.''
adele, rumour has it : ''but rumor has it he's the one i'm leaving you for.''
ve orange is the new black'ten : ''man, you're so full of shit your eyes are brown.''
ha bi de şey vardı gerçekten de bunu demiştim ''god, i curse the day i've met you.'' (seninle tanıştığım güne lanet olsun).
''see daddy, sinners have souls too.'' (the color purple) - gördün mü babacığım, günahkarların da ruhu vardır.
''you had me at hello'' (jerry maguire)'', ''to me you are perfect.'' (love actually)
''i should tear your eyes out right now, but how would you ever be able to look at yourself in the morning?'' (little black book) - ''gözlerini tam şu anda oymalıyım aslında ama o zaman sabah kalkığ kendine nasıl bakabilirsin ki? ''
''you're mad, bonkers, off your head! but i'll tell you a secret: all the best people are.'' (alice in wonderland) - '' sen deli, çılgının tekisin! ama biliyor musun, bütün en iyi insanlar öyledir.''
"vanity, definitely my favourite sin." (the devil's advocate) - ''kibir, kesinlikle en sevdiğim günahım.''
sözlüğün beni içten içe istemediğini, üstü kapalı biçimde git dediğini düşündürüyor bana zira çok yaşıyorum çünkü. yalnız 10 tumblr kızı gücünde trip atarım, gidersem dönüşü olmaz...
çok güzeldir. hafif retro hafif glam hatta biraz country kıroluğunda dursa da, müzikal sevmeyen bir birey dahi olsanız sırf hikayesi için bile izlenebilir. müzikal seven ancak john cameron mitchell'ı sevemeyen birisi olarak bayıla bayıla izlemişliğim vardır. hele de o hikaye geçişleri, hedwig'in çocukluğu...
ürünleri güzel, fiyatları eh biraz pahalı da olsa topman. hiçbir tutulur tarafı yok telaffuz ederken, epey yanlış anlaşılmalara yol açabiliyor ancak eskiden ne güzel bomboş mağazaları varken son bir-iki yılda sokaktaki her hetero bey karı-kız kaldırma amaçlı hipster/fashion bi şey falan olduğundan sanıyorum isim önyargısı kırılmaya başladı.
sonra bir tane de armatür markası var, her görüşümde tuvalette sinirlerim bozuluyor: geber-it.
geç keşfedip erken kaybettiğim, milka luflee - . önyargımı kırıp, tatmam lise 2'ye dayanırken 2 sene sonrasında ülkemizden kaybolup giderek beni üzmüştür. normalde pek merci'yi beğenmesem de kahveli çikolatası epey başarılıdır. bir de almanya'dayken tattığım ve şu an adını hatırlayamadığım, turuncu kutulu, büyük büyük fındıklar içeren-nut bir şey vardı ki... oy dağlar dağlar!
birazdan okuyacaklarınız ağır derece depresiflik, sefil mızıklanmalar ve dahasını içerebilir- eğer ki itirafın ağlama duvarına dönmesinden bıktıysanız size bir sonraki/önceki entrye alalım...
-hayatta neredeyse hiçbir şeyden korkan birisi olmadım. korkunun beyin tarafından tetiklendiğini ve kendinizi korkmadığınıza ikna eder/inanırsanız korkmayacağınızı düşünürüm. son zamanlarda bakıyorum da, hayatımda gerçekten, ilk defa bir şeyden korkuyorum, dahası tam olarak neyden korktuğumu bile bilmiyorum. sadece bir gittikçe daralan çember, kapana kısılmışlık hissi.
-ben de itirafın allahı var da aslında da... onun yazdığını bayadır sil(e)medim, duruyor öyle. geri dönüp okuduğumdan ya da bir şey ifade etmediğinden değil, keza ortada fol yok yumurta yok. normalde de asla aynı çevreden/okuldan/iş yerinden vs gibi insanlarla bu tarz etkileşimlere girmeyi doğru bulmam. zira sözlükte de dönen dedikodunun, hemen cadı kazanı kaynatmanın haddi hesabı olmadığından hiçbir şey yapmadım(şu ana kadar) ama son birkaç zamandır silme isteği uyanıyor yoğunca, sanırım kırk yılda bir konuşmak için bile olsa düzgün birine denk gelince insan ''nadiren de olsa öküz olmayanlar da var'' düşüncesini geçiriyor aklından.
- hep bekledim bekledim baktım o ''the one'' diyeceğimiz bey bir türlü gelmiyor, biraz daha açılayım dedim. 2 ay falan önce herkesin haberdar olduğu, ben her ne kadar çöpçatanlık uygulaması sansam da-ki ''fast sex'' appi olan bir-iki uygulamaya katıldım, yeni tanıştığım ve bu konularda kesinlikle benden çok daha bilgili bir kız arkadaşımın yoğun önerisi üzerine. neyse, gel zaman git zaman öyle ''elektrik'' aldığım birisi pek olmadı, ben de mecburen çoğu konuşmayı kibarlıkla sonlandırdım. ne kendi zamanımı ne de başkasının zamanını almaktan hoşlanırım çünkü. bir dateden döndüğüm akşam, gecenin 03:30'unda biriyle konuşmaya başladım; gerek mizacı gerek duruşu gerek tipi ile az çok tanımak isteyebileceğim biri. ben ki kimseye ilk adımı atamam, çocuğu her konuşmada bir teşvik bir açmaya çalışmalar... kendimin asla yap(a)mayacağım dediğim şeyleri yaptım. çünkü hep ''elinden geleni yap, olmuyorsa en azından elinden gelenin en iyisini yaptın'' olmuşumdur. neyse, bu bey beni tam 3 kez ekti ve ben de durur muyum, bitch damarım kabardığından güzel güzel, inceden inceden kendisini haşladım. sonrasında muhabbet öyle bir yere geldi ki 4. seferde buluşmaya döndü. neyse, buluştuk. genelde az-çok birini etkilediğimi azıcık da olsa tahmin edebilecekken 'gönlü yok sanırım'' dedim. sonrasında yine kendimi önceki konuşmalarda da tutamadığım gibi (çünkü o havada kalmış-yarım hissinden nefret ederim) kendisine çok kısa bir ''bu sefer ekmediğin için teşekkürler'' yazdım, kendisi de gayet olumlu bir geri dönüşte bulundu. üzerinden 2 gün geçti ses yok, diyorum ne oluyoruz, 3 days rule mı yapıyor kendince. 5 gün zor da olsa kendimi tuttum ve en sonunda yine bir durumu belirleyecek mesaj dizisi yazdım. kendisi de sağolsun cevap verdi ama bir ıssız adam tribi, bir ben önce kendimi bulmalıyım hazır değilim kafaları... hayır, konuştuğumuz ilk dakikadan beri kendisine olabildiğince açık, olumlu-olumsuz her konuda konuşabileceğimizi söylerken bu hareketi beni nasıl diyeyim, (varlığından bihaber olduğum)yumuşak karnıma geldi. kötü bir insan olmadığını biliyorum ancak sormadan da kendime edemiyorum, o zaman neden ''selam'' diyorsun, neden konuşuyoruz değil mi? bundan önceli ilk iki ilişki-msi yaşadığım şeylerde baştan kendimi çok kaptırmıştım, bu sefer öyle olmadı ama yine aklımın bir ucunda duruyor, adele'in dediği gibi we could have had it all diye bağrınasım geliyor falan. neyse, birisini unutmanın en iyi yolu yeni birisid diyerekten 2 günde 5 kişiyle muhabbetim oldu, 3 date'e çıktım ama işte o mini minnacık da olsa etkilenme hissi olmadı. baktım bu da işe yaramıyor, en iyi bildiğim şeyi yapayım dedim kendimi alışverişe verdim, kredi kartımı yedim; yetmedi gecenin 03:30'unda (manidar) yarım kutu bir cartedor yedim. ama duygularımı yiyemedim sanırım. en komiği de kalbim kırılmadı, egom sarsılmadı ki yüksek egolu değilimdir ama böyle bir ''ah be!'' durumu sevgili sözlük. 27 yaşında adamsın, ne istediğini bilmesen de (ki bence buna lüksü yok) insan en azından ne istemediğini bilerek ters bir yorumlama yapar.
-doktorum görüşmelerimizin tamamlandığına karar verdi ve antidepresanımı kesti-ki sanırım zaten öyle ahım şahım bir ilaç da değildi. neyse, ilacı tamamen bıraktığım perşembeden beri kafamda ''deli sorular'', uçsuz bucaksız düşünceler falan filan. hayatta gerçekten ağlama duygusunu 6 yaşında beğendiği ayakkabıyı aldırmak için tüketmiş birisi olarak birer ikişer dakikalık ağlama krizleri yaşıyorum. halet-i ruhiyemi geçtim, üzerine bir de ''allahım bana ne oluyor?'' diye daha da üzülüyorum.
-son 4 yılda taş çatlasa 1 kere hasta olmuş birisi olarak, nisan başında (en azından bana göre epey yoğun) bir soğuk algınlığı geçirdim. hani o kadar kötüydü ki resmen ''allah'ı gördüm geldim'' diyebileceğim kadar. yalan değil, çok daha kötü olduğum zamanlar intiharı düşündüğüm oldu-sanırım az çok herkesin böyle bir dönemi olmuştur. dün gece eve geldiğimden beri yine beter bir şey kaptım neyse artık, değil konuşmak nefes almaya takatim yok. öldürmeyen allah süründürüyor kısacası.
-ha bi de son olarak, şu: hangi ruh halinde olursam olayım beni benden alması yetmezmiş gibi, bir de şuna : rastladım, iyice sinirlerim bozuldu. ilk iki buçuk dakika son iki ayımı anlattığından mı ya da ne benim ne de diğerlerinin videodaki kadar seksi olmadığı gerçeği mi yüzüme acı şekilde vurdu, bilemiyorum.
sırf bir tanecik sarahcığım yvonne'nin her bölümde seksi seksi adam dövmesi veyahut ilerleyen sezonlarda (sonunda) adam olan bay sırık zachary levi için de izlenebilir. yanlış hatırlamıyorsam çok iyi başlayan ilk ve temposunu koruyan ikinci sezon sonrasında reytingleri düştü, ucundan köşesinden 3.sezon onayını aldı. ancak kanal için yeterli olmamışken fanlarının yoğun ısrar ve imza kampanyasıyla 4.ve mini bri 5.sezon ile ekranlara veda etmiştir. zira tam da hollywood'da senaristlerin grev yaptığı zamana denk gelerek epey ivme kaybetmişti.
finali de ayrı bir yürek yakar, hele de o plaj sahnesi...
inanılmaz overrated bulduğum, sırf böyle iç dağlama amaçlı bir hikayeye sahip 97 dakikalık zaman kaybı şahsımca. imdb 7.7 puanı ile benim aksimi düşünüyor tabi de... evet zaman/konu olarak farklı olsalar da bir the normal heart değil!
the east ile kendisinden haberdar olduğum brit marling'in epey başarılı filmi. bir yandan ''hadi be, bu kadarı da olamaz!!'' dedirtirken bir yandan da insanın aklını çeliyor. chuckie suratlı michael pitt'e rağmen izledim. kısacası izleyin, izlettiriniz efendim.
cenazemde helva yerine tiramisu servis edilsin diye salık etmişken bir de içimden herkesin aynı anda lady gaga-bad romance eşliğinde dans etmesi gibi bir hayalim vardı ama bu... hepsinin üzerinde, yıllarca konuşulacak, asla unutulmayacak, dahası ''3 gün ağlarım 4.gün devam ederin aman'' diyen anneme bir ömür boyu unutulmayacak anlar yaşatacak bir event olurdu. notumu aldım.
yalnız avrupa yakası'nda oturan birisi olarak katılıyorum, acaba katılmamalı mıyım daha doğrusu sadece ''exclusive'' karşılılara özel bir buluşma mı? hani ben marmaray'dı metroydu 20 dakikalık yolculuğu kendime çok görmüyorum ama görülecekse...
zamanında bir bey bana ''dışarıda çok iyi iki hetero arkadaş, evde kapalı kapılar arkasında iki aşık'' olalım benzeri bir öneride bulunmuştu. hayır arkadaşım, insanlar sözde özgürlükler ülkesi amerika'dan homofobiklikte yeni bir seviyeye ulaşmış rusya'ya kadar görünür olmak; farklı olmadığını, aynı eşitlik için sesini duyurmaya çalışırken sırf ''aradan sırıtmamak'' ya da ne bileyim ''şeffafflaşmak'' için olmadığı birisi gibi davranmayı ben kabul edemiyorum.
yalan değil, bende her ne kadar bu kelimeyi kullanmak istemesem de ''normal'' tiplerden hoşlanıyorum. normalden kastım, abuk subuk egoları-takıntıları bulunmayan, az çok ne istediğini (ya da en azından ne istemediğini bilen), kendi olan ve olduğu gibi davranan, sıradan insanlar. öyle sırf kendisini beğendirmek için kafam kadar kol kasan ama kafası çalışmayan steroid şişkinleri ya da bi kabarık saç bi ülkücü bıyığı ile kendisini dünyanın en yakışıklı adamı sanan kof tipler falan... esas birçok hetero böyle günümüzde, en azından benim gözlemlediğim bu.
tabi ki içerisinde yaşadığımız ülkenin şartları veya aile durumu/iş ortamı gibi gibi faktörler ele alınarak yerine göre davranılmasını mantıklı bulabilecekken, hele de yıl 2015 olmuş her ne kadar bizde radikal değişiklikler pek olmasa da dünya'da bi yerlerde, bi şeyler bir oluşumlar vuku bularak belki de gelecektekilere bir ortam hazırlarken mevcut umudu da baltalıyor bu rolcülük.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.