fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

pucca

açıkcası hiçbir vasfı olmayan, kezban demeyeyim ama alelade tespitleri/söylemleriyle kendisi erkeklerden,hayattan sille yemiş minik birer carrie sanan yurdum kızlarının baş tacı ettiği bir kızımız kendisi. hani yazılarının-kitaplarının edebiliği veya sanat anlamında bir şey teşkil etmediği hususuna değinmiyorum bile. evet, okumadan bu eleştiriyi yapmak tam doğru olmasa da az çok sosyal medya ve çevreden gözlemlediğim bu.

twitter'ın yeni facebook olduğu 2-3 sene öncesinde kendisine bir çevre yaratıp, heybeye ünlü, dahası ''yazar'' olanlardan.

ayı sözlük zirveleri

üye olalı neredeyse 1 yıl oluyor ve bu süreçte birkaç zirve oldu, hep seçim-bayram gibi zamanlara geldiğinden şehir dışında olma suretiyle kaçırdım ancak hani bu eleştiri de çok yanlış keza bir zamanlar ''zirve sonrası sevgi seli'' başlığında (hala da entrye atıf yapma olayını öğrenemedim bu arada) dediğim gibi, buradan tanışıp anlaşan insanlar da olmuş. tabi anlaşamayanlar veya gibi gibi... ha tabi arkadaş-dost olan da olmuş, yanında (duyduğum kadarıyla) birtakım şeyler yaşayan da. ama kimse de 5 yaşında çocuk değil, böyle şeyler olsa bile çoğunlukla iki taraflı olur diye düşünüyorum.

hani eleştirinin iyisi de kötüsü de yapılır burada sorun yok ama bu daha çok basmakalıp bir önyargı ile hödü hödülenip dümdüz gitmek. hele de her ne kadar sözde herkes ''hepimiz eşcinseliz hepimiz biriz'' kafasında olup içerisinde nedensizce(?) zilyonlarca ayrımlara girse de böyle bir eleştiri biraz yargısız infaz izlenimi oluşturdu bende. öyle zirve adı altında orgy dönüyormuş gibi bir yorum çıkarmak ne bileyim, biraz ayıp ya.

en iyi korku filmleri

the conjuring (2013)
the babadook(2014)
texas chainsaw massacre (2003)
the shining (1980)
the purge (2013), the purge:anarchy (2014)
mama (2013)
as above,so below (2014)
the hills have eyes (2006)
i spit on your grave (2010)
the others (2001)

the imitation game

cumberbatch'i beğenmeyen birisi olarak bayıla bayıla, biraz da hüzünle izlediğim epey başarılı film. keiracığım zaten her zamanki gibi tatlılıktan ölecekti. böyle bir dehanın, öyle bir zamanda başardıkları, daha da başarabilecekleri varken yapılan muamele/bu tutum ne acı.

upside down

başrollerinde jim sturgess ve kirsten dunst'ın yer aldığı 2012 yapımı romantik bilim kurgu.

konusu ise temelde adem ile havva hikayesi ama ''ters düz'' edilmiş gezegenlerde/dünyalarda. adam (sturgess) ve eden (dunst) birbirinin tersi yer çekimine sahip olan iki komşu dünyada yaşamaktadırlar. dünyalar arasındaki bu ayrım aslına bir anlamda da fakir-zengin ayrımıdır. her dünya'nın kendisine özgü bir yer çekimi bulunmakta ve her canlı yaşadığı dünya'nın yer çekimine tabi olmaktadır. kişiler ait olmadıkları/diğer dünya'ya geçer ise yer çekiminin farklı olmasından ötürü kısa bir süre sonra ısınmaya başlar ve yanar. film de birbirine komşu dünyalardaki adam ile eden'ın gerçekten de tepetaklak olan romantik aşk hikayesini anlatır.

trailer - http://www.imdb.com/video/%C4%B1mdb/vi21...

--- spoiler---

sürekli ters-düz edilen görüntülerden ötürü filmi izlemeye ilk başta biraz tedirgin de başlasam sonrasında bayıldım. filmin başındaki tasvirler, dünyalar arası kuralların anlatımı ve bunların izleyiciyi filme hazırlaması güzel olmuş. kirsten kızımız her zamanki gibi güzel, cici ve yine biraz mal ama olsun. filmdeki görseller inanılmaz; mekanlar, terz-düz edilen manzaralar, detaylar enfes. hepsi hikayeyi daha da cezbedici kılıyor.

kısacası, izleyin izlettirin.

--- spoiler ---

tokio hotel

kendilerinden hiç haz etmesem de arkadaş hatırına bir dönem maruz kalmakla beraber birkaç şarkılarından bihaberim. ready,set,go ve monsoon zamanında kendilerinin popüler parçalarıyken sonrasında bir sesleri kesildi. sanırım grup dağıldı. aynı zamanda grubun popüler olduğu zamanlar ikiz solistlerden bill kaulitz'in anrojen tarzından ötürü eşcinsel olduğu konusunda spekülasyonlar da bulunmaktaydı.

monsoon vma 2007 -

ayı sözlük yazarlarının benzetildiği ünlüler

annem bir zamanlar kıvanç tatlıtuğ'a benzetirdi. kendisini miyop sanırken sanırım bayağı bayağı kör çıktı çünkü gerçekten hiçbir benzerliğimiz yok.

huqqa

2013 yazında arkadaş hatırına birkaç kez gitmek zorunda kaldığım süslümanların reinası-gibi bir şey. böyle dediğime bakmayın, içeride nargileler, (alkol yok ama) bira bardağında kola servis edilmesi, ipad menüler falan pek bir coolluk sözkonusu. şaka bir yana, yeri ve iç tasarımı hiç de fena olmasa da (hatta servisi de epey hızlıydı), hızlı servis için 45 dakika sipariş vermeye uğraşmak ve genel kitlenin, tutumundan ötürü (en azından benden) geçer not olamayan restoranımsı yer.

ha bir de 1(bir) erkek olarak 3 kız arkadaşımın yanına oturmak için kapıdan girmemden itibaren ayrı konumlardaki görevlilere her seferinde açıklama yapma zorunluluğunda kalmakla beni benden almıştı. sanki merkez bankası'na giriyoruz.

wild

cheryl strayed'ın aynı isimli kitabından uyarlanan, başrolünde reese witherspoon'un rol aldığı 2014 yapımı film.

konusu kısaca; cheryl (witherspoon) kızımızın zaten pek de yerinde olmayan hayatı annesinin ölümü derinden sarsılır; cheryl kendisini farklı şeylere verir-eroinden kahve arası sekslere kadar. bir yerde bir ''uyanış'' yaşar ve pacific crest patikasını (2,663mil) yürümeye karar verir. yolculuğunda hem kendi içinde hem de yaşadıklarına ilişkin bir yolculuğa çıkar aslında ve devamında olaylar gelişir.

trailer :


--- spoiler---

yol filmleri konusunda arada olsam da, hele de 2 saat filmlere dayanamayan birisi olarak filmi gayet güzel izledim ve açıkcası çok etkilendim. aynı havada ve sanırım çok daha etkileyici olan into the wild mottosunda da olsa, filmin hem yaşanmış bir hikaye olması hem de film içerisinde hikaye geçişleri, anne ile anılar ve doğanın o güzel ögeleri hikayeyi biraz daha anlamlı kılıyor. reese witherspoon'a zaten taparken, böyle bir rolde kendisinden beklemediğim derece başarılı bir oyunculuk çıkardı. öyle ki, filmin tanıtımları sırasında seks sahnelerinin gerçek olduğunu bilgisi basına aktarılmışken, hiç de öyle filmde rahatsız edici/sırf seks olsun diye konmuş değil de gayet karakterin geçmişinde bir yapılandırma olarak hoşuma gitti. ayrıca filmin ortalarında ortaya çıkan kırmızı tilki filmin sonunda da çıkarak aslında bir mesaj veriyor: cheryl ilk başlarda kaybolmuş ve kendi iç yolculuğuna başlarken yürüyüşünün son durağı olan bridge of the gods(tanrıların köprüsü)'da son bir kez bu hayvanı görerek geçmişin ağırlıklarında kurtularak ''özgürleşiyor''.

koltuktan kalkmaya üşenen birisi olarak bir an botlarımı alıp böyle yürüyüşe mi çıksam bile oldum ama sanırım bir saatin sonunda bıkardım ya da manyak bir seri katilin akşam yemeği olurdum, zira ülkemizde böyle hiking maceraları (ne alemde bilmesem de) bana pek güven vermiyor. son olarak, filmdeki birçok cümlenin yanı sıra:

''how wild it was, to let it be.''

--- spoiler ---

bitmek bilmeyen diziler

(yanlış bilmiyorsam) 20 yıldır yayınlanan ve bir türlü sevemediğim doctor who.

hoşlanılan erkeğin sorumsuz duygusuz ve tam bir piç kurusu olması

son iki hafta da yüzüme vuran acı gerçek. öyle ki böyle bir bey yüzünden alabildiğim ne varsa alarak kredi kartımı yedim daha sonra da yarım kuru cartedor'u gece 3te duygularımı yeme suretiyle mideye indirdim. tabi ki pek de işe yaramadı.

adam görünümünün altında 12 yaş egosu, 20lerinin sonuna gelip de hala (az-çok da olsa) ne istediğini bilmeyen, bir adım atıp da gerisini getiremeyen, korkup kaçan, ''bağlanma korkulu'' tipler.

slim fit kesim gömlek giyen göbekli erkek

göbeğine rağmen iyi gözükmek için elinden geleni yapan erkektir. kendi beden ölçüsüne göre olduktan sonra slim fit ile olduğundan bir nebze de olsa zayıf gözükebilir kişi(ki 120 kiloyu görmüş ve o zaman bile slim fit giyebilen bir kişi olarak söylüyorum). çiroz ve skinny gömlek içindeki dar gömlek beylerden olmaktansa, en kötü senaryo azıcık göbeğiniz belli olsun daha iyi!

it's britney bitch

gimme more gibi britney'in fazla kilolarından henüz kurtulmamış başarısız geri dönüş teşebbüsünden arta kalan/ortaya çıkan en güzel kazanım. gimme more'un başında yer alması bir manada britney'in kariyerini özetler; bir leave britney alone(britney'i rahat bırakın!) mesajı ile, herkes adam ben britney'im gibisinden.

maki

bodur boyuna bakmaksızın ego patlaması yaşayan vasat yakışıklılıktaki pigme beylere verdiğim tanımlama.

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

the ramones - i wanna be sedated :

farkında olmadan italyanca konuşmak

biraz aksan biraz da yüksek ses ile yıllardır şu reklam sayesinde italyanca konuşuyormuş-gibi yapıyorum.

mavi gözlü erkek

şimdi mavi göz var mavi göz var bence. tercihen açık mavi-okyanus mavisi gibiyse bir de er kişi açık kumral/koyu sarışın falan ise oy dağlar dağlar...





mojo jojo

bir ara powerpuff girls ile barışı sağlayıp-birilerinin elinden kurtarmıştı onları ancak bu huzur çok uzun sürmediydi yanlış hatırlamıyorsam...

mor pelerinine yandığımın! -

love me harder

her ne kadar bir aşk şarkısı olarak gözükse de ait olduğu dörtlük ve hele de ''can you feel the pressure between your hips?'' kısmı ile mtv'den sansürü yemiştir yayınladığında.

bi de klibinde ariana kızımız sutyen kombini ile kumlarda abuk subuk yuvarlanıyor, saçlarını daha abuk subuk yayıp sularda ''oouv'' diye bağrınıyor ki...

snowpiercer

sanırım ülkemizde vizyona girmedi ya da yeterli popülariteye ulaşmadı ki pek duymadım izleyeni. insanlığı ve politikayı, yaşamı çok güzel ele alan yapım.

--- spoiler ---

1,5 ay önce izledim filmi ama üzerinden bayağı film geçti. sonunu tam hatırlamasam da; son sahnelerde gerçekleşen trenin yani ''sahibi''nin chris evans olacağı çok bariz geldi bana açıkcası şaşırtmadıydı çok. ancak bütün arka tarafın ayaklanıp o upuzun destekle trenin diğer bölümlerine ulaşması, hele o çarpışma sahnesi enfesti... sırf tilda swinton'ın performansı için bile izlenebilir.

--- spoiler ---
  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.