yatıp yuvarlanmak. bütün gün yataktan koltuğa, bir koltuktan diğerine... bazen winnie the pooh ile bi akrabalığım olup olmadığını düşünmüyor değilim. tabiki de diğer insanlar gibi yabancı dizi izlemek, müzik dinlemek, arkadaşlarla kahve vs gibi birçok günlük hayat aktivitesi var ama yatıp yuvarlanmak en üst sırada geliyor.
biraz bencilce de olsa aslında sıfırdan, beyaz bir sayfa ile başlangıç olarak belki açacağınız başlıklarla, gireceğiniz entry ile o güne sizin yön verebileceğiniz düşünülürse... pek de fena sayılmaz gibi.
''böyle bir açı gerçekten var mıdır?'' diye bir an kendime sordum. ucube denilen heykel, üzerine beton atılan antik tiyatro, pvc kaplı tarihi binala ve niceleri...daha sonra ise güldüm. çünkü gerçekten ağlanacak halimize gülmekten başka pek bir şey yapılamıyor ne yazık ki.
yıllardır neden bu kadar bok atıldığını hala anlayamadığımdır. herkesin damak tadı, kahve zevki vs farklılık gösterebilir; birine çok acı gelen kahve diğerine çok başarılı gelebilir ki americano hastası birçok insan tanıyorum. evet ülkemizde ne yazık ki özellikle de satc vb yapımlar sonrası herkesde her yerde elde bir kahveyle gezme, ''ay canım starbucks'a gidiyoraaaz biz'' gibi bir kendi çapınca avam olarak bile adlandırılamayacak olgu var ne yazık ki. bu da insanımızın özentiliğinden kaynaklıyor, ki burada olgu sadece starbucks değil. her dönem ne revaçta ise insanların kızılay dağıtmışcasına onu giydiği, tarzı-vizyonu gelişmemiş insanların yoğun olduğu bir dönem içerisindeyiz. özgünlük çok farklı bir olgu evet ama herkes bir şeyi takip ediyor diye bu size de bodoslama girmenizi önermez. starbucks'a gitmeyip de nero'ya ya da herhangi bir kahve dükkanına, cafeye gittiğinizde de genelde aynı fiyata kahve alıyorsunuz ki benim görüşüm kahveyi işi kahve olan bir yerde içmek. yoksa bir kahve makinesi alıp, kapsülü koyup, 3ü1 arada formatında 200 ml kahveyi latte diye önünüze koyup min 7-8 tl ödemeniz beklenmesi artık en uyduruk cafede bile olan bir şey. misal ben 4,25 tlye orta boy hem de soya sütlü (alerjimden ötürü) kahvemi alıyorum. tatlı vs konusunda fena sayılmasalar da yıllar içerisinde vasat denilebilecek gramaja karşın artan fiyatlarıyla eleştriyi hak ettikleri de gerçek, doğruya doğru.
kahve olarak bildiği ''vaaayt çaklııt moka'' ya da ''tay çii latte'' olan, fotoğraflar çekilip kocaman köşesinde retrica yazısı olan ama onu-bunu her şeyi eleştirmekten kendini alıkoymayan insanların neden kale alındığını da anlamıyorum zaten. burada amacım bir markayı savunmak, ya da yüceltmek değil; ama olay kahve veya değil zaten herkesin belirli bir oturmuş ya da güvendiği-kullandığı şeyler var. nasıl selpak, ya da sana margarin adıyla ve popülaritesiyle kabul gördüyse; şu an ister designer bir marka ister h&m vs gibi 5-10 tlye üst-baş aldığınız bir yer olsun burada bir güven duygusu, dahası zevke-damağa konu neyse ona hitap etmek var. yukarıda okuduğum tabi ki birçok negatif şey de yaşanmış olabilir ama dediğim gibi en nihayetinde zorlama yok, tercih meselesi. keşke genel olarak her konuya böyle bakılabilse.
tabi bu kadar hödü hödü eleştiren arkadaşların yurtdışına çıkınca da starbucks'tan çıkmadığı olur, o da ayrı bir ironidir. bunun bir başka versiyonu da burada mc donalds'a demediği kalıp yurt dışında aç kalınca ilk işi mc donalds'a saldırmak olan insan tipidir ki, ayrı bir entry konusu.
enfes bir parçadır. turkish gossip girl küçük sırlar sadece diziyi mahvetmekle kalmamış, ayrıca bu güzelim parçayı da tanıtımlarında kullanarak şarkıyı da katletmişti.
tahminen her önceki gibi berbat, öldürmeyen ama süründüren bir yıl olarak geçeceğinden herkesteki bu pozitifliğe anlam veremediğimdir. bu optimist teletubby tavrını takdir ediyorum ancak alt tarafı yine başka bir günün başlangıcı. 365 günün sonunda yine keşkeler, akılda kalanlar, pişmanlıklar (tabi bunların yanı sıra mutluluklar da olacaktır) serisi. gelişine kendi adıma pek sevinemediğimdir.
mayalar yanlış hesap yapmasaydı da 2012'de kıyamet gelseydi keşke. dön-dolan aynı kısır döngü sıktı biraz.
son 2-3 hafta beni epey şaşırtıyor. aslında birçok insana göre belki normal sayılabilecek düzeyde gelişmeler ancak benim için, duygusal anlamda hiçbir şey yaşamamışken garip geliyor. her senaryoyu, her ihtimali saniyeler içinde hesaplayan birisi olarak ''akışına bırakmak'' pek benim olayım değil. adam öylesine bir kahve içmekten el tutuşmaları, masum öpücüklere falan geçiyor-ki ben açık bir şekilde şu sıralar sadece ''takıldığımı'' söylerken.
sonra neyse, bundan bir gün sonra yabancı bir dating sitesinde (nasıl olduysa) kendimi aşıp ilk adımı atıp bir adama ''dövmelerin baya cool'' dedim. oradan laf lafı açtı, yarım saat sonra bayağı elimizde olsa birimiz atlayıp gelecek, öyle bi şeye dönüştü. ben yine her zamanki gibi aşırı gerçekçi olmaya çalışsam da bildiğin 2 saat sonunda gerçekten bi ''the one'' muhabbeti döndü. yaş farkı, ülkeler vs hepsi o güzel cümlelerin yanında uçup gitti. bildiğin skype'ta ölüyoruz karşılıklı. düşün, 2 saat önce birbirimizden haberimiz yok, belki ben yazmasam hiç olmayacaktı bile. ben ısrarla bunun belki bu kadar ''o'' kişi muhabbeti vs olmadığını, bir kapılma olmayabileceğini söylesem de ne karşıdan öyle bir tepki aldım adam bana gelmiş yıllardır aradığım sensin diyor, mavi mavi gözlerini açmış bakıyor. ben eriyorum orada, içimden ''kendini bu sefer akışa bırak'' dedim sonunda.
yıllarca hep bir amerikan romantik komedisi tadında, biraz epik biraz masalsı bi aşk-ilişki yaşacağımı sanıyordum. sanırım da ilginç bi şeyler oluyor. ben finallerdi, okulu bitirmeye çalışmaktı derken öyle bir yerden, öyle bir zamanda geldi ki... evrenin gerçekten çok ilginç bir mizah anlayışı var; daha dün bağcılar'a damat gidecekken şimdi güney afrika'ya yol gözüktü... kısmet.
unwritten'ın yanı sıra, these words, say it again, little too much, i wanna have your babies gibi birçok eğlenceli parçaları bulunsa da; en iyi parçası depresyona sürükleyebilecek soulmate olan tatlı mı tatlı şarkıcı.
charli xcx'in 80leri hatırlatan, the fault in our stars'lı klibi ile daha da bir duygusallaştıran parçası. hele de amsterdam'da biraz anılarınız varsa klibi ayrı bir güzel anlamlı.
boom boom boom clap
you're picture perfect blue
sunbathing on the moon
stars shining as your bones illuminate
first kiss just like a drug
under your influence
you take me over you're the magic in my veins
this must be love
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
no silver or no gold
could dress me up so good
you're the glitter in the darkness of my world
just tell me what to do
i'll fall right into you
going under cast a spell just say the word
i feel your love
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
you are the light and i will follow
you let me lose my shadow
you are the sun the glowing halo
and you keep burning me up with all of your love
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
boom clap
the sound of my heart
the beat goes on and on and on and on and
boom clap
you make me feel good
come on to me come on to me now
şirin görüntüsünün yanısıra epey güçlü bir sesi ve sempatik bir kişiliği bulunmakta. kendisi bildiğin bir çiftlik kızıyken american idol'ı kazanıp dünyaca ünlü bir country starı olmuştur. şu sıralar ise annelik heyecanı yaşamakta kendisi. before he cheats gibi ayrılınan adamın arabasını parçalama isteğinizi dile getiren, 9 grammy kazanmış efsane bir parçası da bulunmaktadır.
jennifer lopez'in 2001 yılındaki this is me... then albümünden çıkan, her ne kadar sözleri ile klibi çakışsa da eğlenceli, tam bir r&b parçası.
children growing, women producing
men go work, and some go stealing
everyone's got to make a living
l o x yeah, jlo
yea, yea, yo, yo
we off the blocks this year, went from a 'lil to a lot this year
everybody mad at the rocks that i wear
i know where i'm goin' and i know where i'm from
you hear lox in your ear
yea we're at the airport out
d-glock from the block where everybody air-forced out
with a new white tee you fresh, nothin' phoney with us
make the money, get the mansion, bring the homies with us
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
from "in livin' color" to movie scripts
to "on the 6" to "j.lo" to this, headline clips
i stay grounded as the amounts roll in
i'm real i thought i told ya, i'm really been on oprah, that's just me
nothin' phony, don't hate on me
what you get is what you see, oh
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
i'm down to earth like this, rockin' this business
i've grown up so much
i'm in control and lovin' it, rumors got me laughin' kid
i love my life and my public
put god first and can't forget to stay real
to me it's like breathing, yeah
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
yo, it take hard work to cash checks
so don't be fooled by the rocks that i got, they're assets
you get back what you put out
if even if you take the good route, can't count the hood out
after a while you'll know who to blend with
just keep it real with the ones you came in with
best thing to do is stay low, lox and jlo
(everyone's got to make a livin')
they act like they don't, but they know, yeah
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
don't be fooled by the rocks that i got
i'm still, i'm still jenny from the block
used to have a little, now i have a lot
no matter where i go i know i came from, from the bronx
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.