lorde'nin hunger games: mockingjay için yazmış olduğu, klibinde kendisine özgü dansları ve azıcık da güzel giyindirilmiş hali ile daha da beğeni toplayan başarılı parçası.
i'm a princess cut from marble, smoother than a storm
and the scars that mark my body, they're silver and gold
my blood is a flood of rubies, precious stones
it keeps my veins hot, the fires found a home in me
i move through town, i'm quiet like a fire
and my necklace is of rope, i tie it and untie it
and now people talk to me, but nothing ever hits home
and people talk to me, and all the voices just burn holes
i'm done with it (ooh)
this is the start of how it all ends
they used to shout my name, now they whisper it
i'm speeding up and this is the
red, orange, yellow flicker beat sparking up my heart
we rip the start, the colours disappear
i never watch the stars there's so much down here
so i just try to keep up with them
red, orange, yellow flicker beat sparking up my heart
i dream all year, but they're not the sweet kinds
and the shivers move down my shoulder blades in double time
and now people talk to me i'm slipping out of reach now
people talk to me, and all their faces blur
but i got my fingers laced together and i made a little prison
and i'm locking up everyone who ever laid a finger on me
i'm done with it (ooh)
this is the start of how it all ends
they used to shout my name, now they whisper it
i'm speeding up and this is the
red, orange, yellow flicker beat sparking up my heart
we rip the start, the colours disappear
i never watch the stars there's so much down here
so i just try to keep up with them
red, orange, yellow flicker beat sparking up my heart
oh oh oh
and this is the red, orange, yellow flicker beat
sparking up my heart
oh oh oh
and this is the red, orange, yellow flicker beat-beat-beat-beat.
ilk olarak siobhán donaghy, keisha buchanan ve mutya buena'dan oluşan, 1998'de kurulmuş, ilk parçaları overload ile hatırı sayılır bir beğeni kazanan ingiliz girl band.
piercing benli efsane sesli mutya, siyahi keisha ve özgünlükleri ile zamane grupları atomic kitten, girls aloud gibi grupların arasından sıyrılan grup 2001 yılında siobhan'ın ayrılmasından sonra heidi range'i bünyesine katarak freak like me, round round, push the button, too lost in you, ugly ve büyük sükse yapan, sting ile birlikte seslendirdikleri parçaları shape ile birçok hite imza attı.
daha sonra mutya buena'nın da gruptan ayrılması ile gruba yeni katılan amelle berrabah ile sugababes eskisi kadar iyi olmasa da easy, red dress gibi parçalara imza attı. en son grubun kuruluşundan beri kalan tek orijinal üyesi keisha buchanan'ın da ayrılması ile 2011 yılında jade ewen'ı bünyesine katarak yoluna devam etti. ilk kuruluşundaki orijinal üyeleri 2011'de mutya keisha siobhan olarak yeniden birleşti ve mks olarak 2015'de ilk albümlerini yayınlamaya hazırlanıyorlar.
başrolünde son dönemde fantastic four ve ringer'dan hatırlanabilecek ioan gruffudd'ın rol aldığı bilim kurgu-drama/polisiye dizi.
200 yıldır nedenini bilmediği bir sebepten asla gerçekte ölemeyen nypd morgunun başı henry morgan (gruffudd) ile kocasını kaybetmiş polis jo ( alana de la garza)'nun yolları bir davada kesişir. henry, 200 yıldır türlü türlü ölümü yaşamış, bunları ayrı ayrı kategorize edip bunun üzerine birtakım incelemeler yürütmektedir. ayrıca henry'e bu serüveninde en yakın ''arkadaşım'' dediği abe de eşlik etmektedir. her yaşadığı ölümden sonra çırılçıplak denizde ''yeniden doğan'' henry, her bölümde teknik bilgisi, pratik zekası vb özellikleri ile jo kızımıza faili meçhul cinayetleri aydınlatmasında yardımcı olur. tabi bu sırada henry'nin sırrını bilen, kendisi gibi ölümsüz ''adam'' adlı bir kişi daha bulunmakta ve bu ikili arasında bir kedi-fare oyunu da dönmeye başlamakta dizinin ilerleyen bölümlerinde.
henüz cnbc-e'de 2 bölümüne denk gelip izlememle gayet takdirimi kazanan dizi, eylül 2014'te yayınlanmasına rağmen 2.sezon onayını aldı şimdiden. denk gelip sadece 2 bölümünü izlediğimden tam olay örgüsü hakkında detaylandıramasam da dizi gerek polisiye açıdan gerekse komedi bakımından hiç de kötü sayılmaz. sırf ioan gruffudd'ın o güzel ingilizcesi için bile izlenebilir.
çıktığından beri izlemek istediğim, tam da ümidi kesmişken bir arkadaşım 3.senesi ve hala oynanıyor derken bilet bulmanın sevinciyle sonunda izleyebildim. sumru yavrucuk'un oyunculuğuna zaten hayrandım ama burada... gerçekten öyle bir boyuta geçiriyor ki insanı, alıp götürüyor. tek kelimeyle inanılmaz, hatta inanılmaz ötesi. oyunun 3 yıldır oynanıp bu kadar çok ödül kazanması sürpriz değil. o duygu geçişleri, o ''epik''ler, gerçekten aldı götürdü beni. seyirci ile diyalogları ise ayrı bir şahane. resmen tek perde olmasına üzüldüm, ne olur bitmesin dedim içimden.
o kadar pozisyon varken bu kadar revaçta olmasına anlam veremediğim, buna maruz kalan kişiyi (bence) insan olarak çok alçaltan-küçük düşüren pozisyon. üzerine karşındaki o insanın yüzüne, gözlerine bakıp o tutkuyu-şehveti yakalamak varken böylesi işin heyecanını toptan kaçırıyor.
aşk-ı memnu bu konuda oldukça başarılıydı, hele de ajda pekkan'ın bir günah gibi gizledim seni'si. gerilimin yüksek olduğu anlarda yaylıların girişleri falan enfesti dizide. yabancı dizilerden ise aklıma ilk gelen alakasızca the vampire diaries. ne zamanki bilinmeyen, slow, aşk acısı modunda şarkı ararsanız çok güzel parçalar barındırır her bölümünde.
ha bir de looking'in ve stalker'ın bitişinde çalan her parça da ayrı bir güzel tabi.
son iki haftadır hayatımda öyle şeyler oluyor ki ve benim bunları anlatacak/anlatabileceğim hiç kimse olmaması kilitledi beni. zaten anlatacak olsam da anlatamam herhalde, hiç benden beklenen şeyler değil. böyle bi (her ne kadar telaffuz etmek istemesem de) basitlikler, her gün ayrı birine vurulmak falan. burayı ağlama duvarına çevirmemek ya da paylaşımı abartmamak için tutuyorum. çocukken birkaç sefer günlük yazmayı denemiştim ama başarılı ve sürekli olmamıştı, sanırım bu sefer bunları bir şekilde ifade etmem gerektiği için yazacağım ne-nasıl olursa. son 1,5 yıldır türlü türlü şeyle baş etmişken bu sıralar kendime inanamıyorum, kendimi öyle bir aştım ki.
bir de çok alakasız bi durumda, öyle bi etkilendim ki birinden... hem de hiç beklemezken. ama allah kahretsin her zamanki gibi erkenden çenem ile yine baştan kendimi yaktım. hakikaten bravo bana!
aslında içten içe hep bildiğim bir şeyin çok net farkına vardım son zamanlarda. out olmasam da her konuda olabildiğince açık olduğumu, kendimi ifade ettiğimi. 1000. entrymi de böyle girmek istedim. burada itiraflarda, dışarıda yeni tanıştığım insanlarla bile bir anda sanki yıllardır arkadaşmış gibi içimi dökmeler, gerçekten içimden geçeni söylemem vs...
bunun artık çok doğru-yerinde olmadığına karar kıldım. bundan sonra herkese gittiği kadar, aynı mesafede olmak en iyisi gibi.
tam olarak henüz türkçe bir karşılığı olmasa da son zamanlarda (özellikle de instagram'da vs) yükselişe geçen; sakallı, oduncu gömleği dediğimiz kareli gömlekli, orman kaçkını görünümlü ama kaslı ve seksi yeni erkek biçimi/akımı.
saçına sakalına özenmiyormuş gibi duran ama aslında kendine bakan, gömleğinden oduncu olması beklenirken sırt çantasında mac book falan taşıyan 2015 hipster modeli biraz daha açarsak. metroseksüel ama daha çok dışarda-doğayla bir beyler için kullanılan terim.
there's a place that i know
it's not pretty there and few have ever gone
if i show it to you now
will it make you run away
or will you stay
even if it hurts
even if i try to push you out
will you return?
and remind me who i really am
please remind me who i really am
everybody's got a dark side
do you love me?
can you love mine?
nobody's a picture perfect
but we're worth it
you know that we're worth it
will you love me?
even with my dark side?
like a diamond
from black dust
it's hard to know
what can become
if you give up
so don't give up on me
please remind me who i really am
everybody's got a dark side
do you love me?
can you love mine?
nobody's a picture perfect
but we're worth it
you know that we're worth it
will you love me?
even with my dark side?
don't run away
don't run away
just tell me that you will stay
promise me you will stay
don't run away
don't run away
just promise me you will stay
promise me you will stay
will you love me? ohh
everybody's got a dark side
do you love me?
can you love mine?
nobody's a picture perfect
but we're worth it
you know that we're worth it
will you love me?
even with my dark side?
don't run away
don't run away
don't run away
promise, you'll stay
all about that bass ile aslında kast edilen popodur, hatta meghan kızımız bunu şöyle açıklamış:
you know how the bass guitar in a song is like its 'thickness, the 'bottom? i kind of related a body to that.
yani vücudun kilit noktası popo demiş, hatta bugünlerde her şey zaten onun üzerinden dönmüyor mu vs. çünkü oğlanlar kendini olduğu gibi seven-kabul eden, doğal görünümlü kızlardan hoşlanıyormuş kendi çıkarımına göre.
untouched ile adlarını duyurmaya başlamışken bir anda ortadan kaybolup şimdilerde tekrardan ortaya çıkmışlar. ortadan kaybolmuşlar çünkü stüdyoda imişler son röportajlarına göre (2009'dan beri hani, gerçekten ?!). tabi o arada ''hayatlarını yaşamışlar'', aşık olmuşlar falan filan. sanırım hızlı gelen anlık şöhret ile bohem yaşama sarıp sonrasında paralar suyunu çekince/ sevgililerle yürümeyince tekrardan müziğe dönmüşler.
untouched -
revenge is sweeter ( than you ever were) de hoştur -
country'den pop'a geçmek isteyen taylor kızımızın 1989'dan ikinci parçası. ilk başta çok sevilesi gelmese de içerisinde sean o'pry barındıran görsel anlamdan zengin klibi ile beğeni kazanıyor.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.