fetret dönemi gibi geliyor bana; ya sonrasında bir düşüş ve bu durgunluğun devamı ya da belki de ivmeli bir yükseliş olabilir. hani şu an bu durum nasıl atlatılır bilmiyorum yeni bir eklenti/event, taze bir kan mı ama belki sözlüğü hareketlendirebilecek bir şey lazım gibime geliyor. çünkü giden-kalan bu kadar insanın iyi kötü bir emek verdiği, zaman ayırdığı bir yerin siyasi, ırki vs konular yüzünden bu halde olması epey can sıkıcı.
alttaki, çevrendekilerin ikiyüzlülüğü, karaktersizliğine dayanamayıp iyice kendini soyutlamak, tek olmak yapılacak en doğru şey gibi gözükse de acınası mı sence?
garson gerçekten yakışıklıysa bunun farkında olup piç olsa ya da daha güzeli farkında olmayıp mahcup bir üzgün prens olduğu takdirde 'seni!!'' diye bağırmamak için kendimi zor tuttuğumdur. o yüzden bazen ne sipariş vereceğimi şaşırıyorum, hatta zaman zaman şahika koçarslanlı gibi ''menüyü getir'' diyesim bile geliyor.
ağır psycho ya. kimse kusura bakmasın öyle. zaten yarışmanın büyük kısmının kurgu olduğu belli ama özlem başlı başına bir olay. ilk hafta mickeyli pantolonla gelen naif abla, sonuna kadar elenmesi gerekirken bunu kendisine yediremediğinden haftalardır şovunu oynuyor. öyle ki, televizyon karşısında ben bile sinir oluyorum tutamıyorum kendimi. hani aktif olarak saldırmıyor ama o sahte gülüşü,imalı bakışı ile insanın sinirlerini zorluyor. amacı da o zaten belli. köşeden bi yerden bi şekilde ünlü olmak.
yarışma başladığı sırada vine'a ''ben fenomen olamadım ühü'' diye video ekleyen aynı kişi, öyle bir diş biledi ki sponsorlar bilmemne aldı gidiyor. zaten sayesinde reytingler zıpladığındna her hafta elenmesi gerekirken bile elenmiyor, bu gidişle finale bile çıkar. özetle kendisi tam sınıfta bir köşede oturup fısır fısır kitabını okuyan, çevresindekilerden daha zeki olduğunu ama değerinin anlaşılmadığını düşünen, bir arkadaş grubuna vs ait olamamış tuhaf tip.
yarışmada ilk başlarda gözüme giren , bunun sebebi de hem yüksek sesli hem de düşündüğünü çekinmeden söyleyebilmesiydi. ilk zamanlarda fena da gelmedi, hala da yine aynı çizgi etrafında geliyor ama ne yazık ki ''tarz'' değil. ülkemizde klasik orta/iyi halli, kendisini modayla ilgi gören, en sevdiği film breakfast at tiffany's olan minik bir blair waldorf özentisi kız tipinin en açık örneği. yarışma geneline bakılırsa birçok yarışmacıya göre seçimleri fena sayılmaz ama kusura bakmasın, bu işi yaptığını iddia eden ve kendisini tarz gören bir insan gidip de louboutin çakması ayakkabıyla, herve leger ama herve leger olmayan elbiseyle çıkmaz. çıkmamalı diye düşünüyorum. bu ürünlerin lüks ve dahası moda olmasının sebebi, belirli bir kitleye hitap etmeleri ve belirli bir mesajı taşımaları aslında. herkesin alım gücü aynı olmayabilir, çok normal bu sebeple de herkes de her şeye sahip olamaz ne yazık ki üzgünüm. dahası, ''benim çantalarım çok kaliteli markalardır'' diyerek diğer yarışmacıların üstüne çıkmasıyla bu konuda bir tezatlık bulunmakta. piyasadaki birçok hazır giyim markası kadınlara uygun-ortalama fiyata gayet de tarz olabilme imkanı sunuyor. evet, bu markalar da yine designer markaların bir kısım ürünlerini elden geçiriyor ancak bunu bir tık daha zevkli şekilde yaptıklarını düşünüyorum.
oysa ki ayşegül, sen o nur'un ailemizin kızı, büyüklerine saygılı bla bla oyununu ikinci haftadan beri öyle bir ortaya çıkartarak benden öyle bir alkışı almıştın ki... herkes nur'un o maskesine kanarken senin ısrarla foyasını ortaya çıkarmaların azmin için bile takdir edilesi. ama şu son zamanlardaki ''juri bize bohmiyör'' olayı, hayır ya. içinden düşün, kendi yoluna bak. bak zaten giden gidecekmiş zamanı gelince, yerine kurulup izle iki bölüm de bir drama yaratmaktansa.
ilk başlarda klasik bir instagram butik türk kızı gibi kezbanvari takılsa da sonrasında gerçekten çaba göstermesi, bir şeyler yapmaya çalışması ile takdirimi kazanmıştı. ilk başlarda piyasadaki 10 kızdan 9u gibi ne modaysa az çok onu alıp giyen sözde fashionista hanım kızlarımızdan da olsa, sonrasında jüriden aldığı yorumlar çerçevesinde kendisini bir düzeltti, bir rayına soktu. zaten fiziği de olduğu için çok vasat bir parçayı bile iyi taşıyabilir.
ama şu son zamanlardaki hali kendisine hiç yakışmıyor. ağlamasını vs geçtim, evet orası bir yarışma, bir şov ve bazen kazanmak için ellerinizi kirletmeniz gerekir-zira rakipleriniz işin cılkını çıkartmış, ama bu sürekli yarattığı-içerisinde kaldığı olaylar hiç hoş değil. keşke bunlarla öne çıkacağına daha da tarzına yönelik çalışsa, belki br ihtimal finale oynayabilir.
bu konuda iddialı olduğumu düşünerekten, kendisinin ''kezban'' kezban olduğunu düşünmüyorum ama kesinlikle tarz vs değil, olamaz da. zira öyle bir şey yok içinde. yabancıların gusto dediği bir şey vardır; vizyon, insanın gözü, x'i y ile kombinlemesi, daha doğrusunu onu akıl etmesi. esela ikizler, ezgi bir manada buna sahipler. ama bu kız da o yok çünkü bir tarzı yok. ilk gün crop topla küçük beyoğlu'nda bilmemnerde akan cool kız ikinci gün mutaassıp aile kızı gibi gelmeler falan.. ben kendisini abartıldığı kadar güzel bulmasam da hoş kız, bu yüzden çok bet giyindiği zamanlarda bile kendisine sempatik davranılıyor. ama şimdi söyleyeceğim, bence kendisinin hem juri hem de halk tarafından bu kadar tutulma sebebi tamamen bu ''güzelliğinin farkında ama farkında değilmiş gibi davranan, içten pazarlıklı ama bunu belli etmeyip büyüklerine saygılı cici kız, ideal gelin'' imajı. hele de bu gazı alınca, kameraya selam çakmalar beni sizler yarattınız tribi...
zaten bu tarz yarışmalara katılanların yüzde doksanı ucundan kıyısından ünlü olma çabasında; bu kızımız zaten birtakım girişimlerde bulunmuş, yarışmayı kazanamaz ama acunla vs bir ajansla oyuncu bilmemne olur. daha da yerinde olur zaten kendisi için bence.
vasat görünümlü bir giyim firmasının reklamında duyup haberdar olduğum, güzel bir tieks ft celeste parçası.
when you're drunk and the light's come out
and the dj's playing the last song
baby, i'll be singing that song with you
i'll be singing that song with you
when the night starts to turn to day
and the music starts to fade away,
i'll be singing that song with you
i'll be singing that song with you
if it's over, i won't let it get me down
just come in over, i'll sign the sky around
when it's over, i'm singing that song with you
1979 doğumlu amerikalı aktör. henry cavill çıkana kadar son zamanlardaki en hoş superman'di denilebilir kendisi için.
tabi hollywood'a böyle büyük bir rolle girmesine rağmen çok yükselemedi, akılda kalan bir başka rolü chuck'ta idi. hatta oradaki tanımlamayla "riddiculously handsome man" olarak sinir bozucu yakışıklılıkta ve sakinlik abidesi daniel shaw'dı kendisi. sonrasında will & grace ile the new normal tadında bir yapımda daha rol almış ama öyle ''ünlü'' ünlü bir beyefendi değil ne yazık ki.
teen wolf'un jackson'ı olarak ün kazandı, daha sonra arrow ve birkaç yapımda daha rol almış kendisi. çok öne çıkan bir oyunculuğu olmasa da epey eğlenceli bir kişilik instagramına bakılırsa. tabi kendisinin konumuz olması bunlar değil, sinir edici derecede yakışıklı-seksi ne denirse çekicilikte olması. hatta teen wolf'da yakın ve gay olan arkadaşı ile konuşmaktadırlar, jackson kendini beğenmişliğinden ötürü danny'nin kendisini beğendiğini zannetmekte ancak danny öyle olmadığını söyleyince ''fyi, i'm everyone's type.'' gibi bir cümlesi de vardır. aktörülüğe geçiş yapmadan önce a & f gibi önemli markaların da mankenliği yapmış, ek olarak sesi de epey güzel bir hottie kendisi. her şeyiyle tamam yani.
tabi bir de kendisinin gay olduğuna dair şiddetli dedikodular var. iddialar birkaç sene önce bir eşcinsel dergisine yapılan çekimlere dayanıyor, çekimlerde haynes twink partneri ile samimi-romantik pozlar içerisinde.
haynes'in o zaman çevresinde bulunanlar fotoğrafların gerçek olduğunu, hatta fotoğraflardakinin haynes'in o zamanki erkek arkadaşı olduğunu dile getiriyor ancak medyayada bunların sadece derginin doğası ötürü gay temalı fotoğraflar olduğu söyleniyor. teen wolf'a seçilmesinden sonra bu kareler halı altına süpürülüyor, geçiştiriliyor kısacası. sebebi de her gay hollywood aktörünün ''kimse gay bir aktöre iş vermez'' düşüncesi diye bahsediliyor internette.
mavi gözleri ve kusursuz vücudu ile insanın sevmeye kıyamayacağı tipten.
i was there to witness
candices inner princess
she wants the boys to notice
her rainbows, and her ponies
she was educated
but could not count to ten
how she got lots of different horses
by lots of different men
and i say
liberate your sons and daughters
the bush is high
but in the hole theres water
you can get some, when they give it
nothing sacred, but it's a living
hey ho here she goes
either a little too high or a little too low
got no self-esteem and vertigo
cause she thinks shes made of candy
hey ho here she goes
either a little too loud or a little too close
there's a hurricane in the back of her throat
and she thinks shes made of candy
ring a ring of roses
whoever gets the closest
she comes and she goes
as the war of the roses
mother was a victim
father beat the system
by moving bricks to brixton
and learning how to fix them
liberate your sons and daughters
the bush is high
but in the hole theres water
as you win
shell be the hollywood love
and if it dont feel good
what are you doing this for
now tell me
hey ho here she goes
either a little too high or a little too low
got no self-esteem and vertigo
cause she thinks shes made of candy
hey ho here she goes
either a little too loud or a little too close
there's a hurricane in the back of her throat
and she thinks shes made of candy
liberate your sons and daughters
the bush is high
but in the hole theres water
as you win
shell be the hollywood love
and if you dont feel good
what are you doing this for
what are you doing this for
what are you doing this for
hey ho here she goes
either a little too high or a little too low
got no self-esteem and vertigo
cause she thinks shes made of candy
hey ho here she goes
either a little too loud or a little too close
there's a hurricane in the back of her throat
and she thinks shes made of candy
ilk çıktığı zamanlar ( en azından benim kendisine ilk denk geldiğim) böyle romantik şarkıların prensi tadında, piyasadaki benzeri şarkıcılar gibiydi. sonra sanırım ultra romantik şarkılar yapmaya ve bir imaj çalışmasına girişti: traşlanmış saçlar, uzun sakal, bi boho kıyafetler baya bi homeless hipster görünümünde. ama eline gitar almış aşk şarkıları söylüyor, epet ilgincime gitmişti. sanırım bi de vücut kasmış, iyice dövme kas odaklı kliplere de geçiş yapmış. kendisini dinlemiyorum ama denk geldiğim, dinleyenlerden gördüğüm kadarıyla görüntüsünün epey zıttı bir müzik yapmakta, bayağı şaşırtıcı.
geç üye olduğum için az zirveye denk gelip gidemeyerek burada herkesin birbirine kalpler gönderdiği entryleri görünce ufak çaplı bir ailenin üvey çocuğu hissine kapılmıştım. sonrasında o birbirini elleriyle besleyen, beraber gülen insanların burada birbirlerine girdiğini, denilen o lafları görünce bayağı bi şaşırmış, biraz da üzülmüştüm. herkes gibi olmayan bu ''özel'' insanlar olarak egolar vs yüzünden yaşanan negatif olaylar zaten son zamanlarda iyice arkadaşlıkları, insanları sorgulayan beni bir kez daha düşündürrmeye itti. biz birbirimizle böyleysek ''normal'' insanlara karşı nasıl bir oluruz? oysa ki yazarların entrylerinden birbirlerini övme, kinayeleri ile totalde güzel anlaştığı bir yer var-mış(en azından öyle gözüküyordu).
pek yakın zamanda göremeyeceğimiz bir tablo sanırım.
aklım almayandır. kendimi bildim bileli fazla su içerim, her ne kadar çevremdekiler normalin üzeri tuz kullanımıma bağlasa da ben o ağızda susuzluk hissini, o kuruluğu sevmiyorum bir türlü genel olarak. üzerine suyun yararları say say bitmez, en azından hiçbir şey yapmazken bile su içip vücudun devir daim yaptığını düşünenlerdenim. günde ortalama 4,5-5 lt içiyorumdur. bu konu ne zaman açılsa ''ay ben hiç su içemiyorum yaa'' diyen insanları gerçekten anlamıyorum, hani gün içerisinde vücudun minimum 2 lt suya ihtiyacını geçtim hiç mi susamaz, boğazı kurumaz insanın? hayretler içerisinde kalıyorum.
tabi bir de her zaman soğuk olmalı, sıcak-ılık su bana ''imamın abdest suyu'' gibi gelmekte.
elektronik, deep house vb müzikleri sevmeyen benim bile beğendiğim, prodüktörüğünü disclosure'ın yaptığı mary j blige parçası.
you take from me
so why you holding back? boy, why you holding back?
so vacantly
but you won't get away with that, no, you won't get away with that
they don't see what you do to me
from the outside
this can't be what it used to be
from the outside
i'm telling you right now, i'm telling you right now
no, i won't play this game with you
i'm taking it back now, i'm turning it right round
my love won't be the same for you no more
my love won't be the same for you no more
don't wait for me
when you know you did me wrong, i've been holding on too long
eventually
i'll mend the heart
they don't see what you do to me
from the outside
this can't be what it used to be
from the outside
i'm telling you right now, i'm telling you right now
no, i won't play this game with you
i'm taking it back now, i'm turning it right round
my love won't be the same for you no more
my love won't be the same for you no more
no, i won't play this game
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
no, never gonna give you the time
i'm telling you right now, i'm telling you right now
no, i won't play this game with you
i'm taking it back now, i'm turning it right round
my love won't be the same for you no more
my love won't be the same for you no more
rent müzikalinin en güzel parçalarından. filmde maureen'in başka bir kızla flört ettiğini gören joanne ile nişan partilerinden birbirlerine karşı bir ''aşk ültimatomu'' vermeleri, ''ya sev ya git'' ikileminin güzel bir yorumu. idina menzel'e bir kere daha hayran olmamak elde değil.
every single day
i walk down the street
i hear people say
"baby" so sweet
ever since puberty
everybody stares at me
boys, girls
i can't help it baby
so be kind
and don't lose your mind
just remember
that i'm your baby
take me for what i am
who i was meant to be
and if you give a damn
take me baby or leave me
take me baby or leave me
a tiger in a cage
can never see the sun
this diva needs her stage
baby, let's have fun!
you are the one i choose
folks would kill to fill your shoes
you love the limelight too, now baby
so be mine
and don't waste my time
cryin', "oh honeybear
are you still my, my, my baby?"
(don't you dare!)
take me for what i am
who i was meant to be
and if you give a damn
take me baby or leave me
no way, can i be what i'm not
but hey, don't you want your girl hot?
don't fight, don't lose your head
cause every night, who's in your bed?
who, who's in your bed?
kiss, pookie
it won't work, i look before i leap
i love margins and discipline
i make lists in my sleep
baby, what's my sin?
never quit, i follow through
i hate mess, but i love you
what to do with my impromptu baby?
so be wise
cause this girl satisfies
you've got a prize, so don't compromise
you're one lucky baby
take me for what i am
(a control freak)
who i was meant to be
(a snob, yet over-attentive)
and if you give a damn
(a lovable, droll geek)
take me baby or leave me
(an anal retentive!)
that's it! the straw that breaks my back
i quit, unless you take it back
women, what is it about them?
can't live with them or without them!
take me for what i am
who i was meant to be
(who i was meant to be)
and if you give a damn
(and if you give a damn you better)
take me baby or leave me
(oh take me baby, take me or leave me)
take me baby
or leave me
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.