bir kaç cümle ile basite indirgemek doğru olmayacaktır. aşk, var oluş ile yok oluş arasındaki ince bir çizgidir. bu nedenlerden dolayı olgunluk ve bir duruş gerektirir.
peki aşık olduğunuzu nasıl anlarsınız?
• işinizi sağlama almak için yedekte birini tutmaktan vazgeçtiyseniz.
• onunla ilgili bir haber duyduğunuzda ya da başka kızalar ile sosyal ağlarda yorumlaşmasını kıskanıyorsanız.
• işe - okula gitmediğiniz zamanları onunla geçirmek istiyorsanız.
• çok önemli anlarınızda bile işinizi gücünüzü bırakıp onu hayal ediyosanız.
• birlikte yemek yemek, vakit geçirmek çok hoşunuza gidiyorsa.
• başkalarına karşı anlayışsız olduğunuz bir konuda ona karşı hoşgörülü iseniz.
• her çalan telefonda o arıyor diye heyecanlanıyorsanız.
• onunla buluşacaksınız diye saatler, hatta günler öncesinde kıyafet seçmeye, kişisel bakımınızı yapmaya başlıyorsanız.
• hayatınızdaki her şeyi onunla paylaşmak istiyorsanız.
• geleceğinize dair hayaller kuruyor ve planlar yapıyorsanız aşık olmuşunuz demektir.
minik kalbimin kaldıramayacağını anladığım heyecan. dün mesela kantinin bahçesine çıkınca ansızın onu gördüm, ne yapacağımı şaşırdım. bi keresinde de tramvaya binerken gördüm onu, hemen diğer kapıya koştum. o gün omzuma dokunup, "pardon geçebilir miyim?" bile dedi. bence yeterli bu kadar heyecan.
dürüst olalım, aşk sanılanın aksine oldukça bencil bir duygudur. total eclipse 'teki şu diyalog çok iyi anlatır:
(verlaine ve rimbaud birbirine aşık iki şairdir. verlaine' in karısı, verlaine'i eve dönmesi için ikna etmeye çalışıyordur)
verlaine: düşündüğün gibi değil, yeni kaledonya'ya göç etmemizi önerdi. içkiyi de bırakabilirim. sence de iyi bir fikir değil mi?
rimbaud: hayır
verlaine: mutluluğum umrunda değil mi?
rimbaud: hayır ve senin de umrunda olmamalı.
zamanında birine aşık olmuştum. ilk defa böyle bir şey yaşadığım için, hissettiğim heyecanın, çektiğim özlemin birebir aynısı yaşıyor sanırdım. adam bir de olgun, iki katım yaşamış. ben sanıyordum ki insan sevgili olunca; hetero ilişkilerde nasıl evli çift oluyorsa eşcinsel ilişkilerde de aynı şekil bağlılık oluyormuş. meğerse adam ortam kaşarıymış. onun benim gibi elli tane daha takıldığı varmış. hepsine de aynı muamele. başka alternatifleri olduğunu bilsem de hayatının bu kadar kalabalık olduğunu tahmin edemiyordum. nereden bilebilirdim ki, daha toydum o zamanlar. buna rağmen deli gibi seviyordum.
o değil de aşk insanı psikopatlaştırıyormuş. başkasıyla görüşmesinden çok benim hayal ettiğim ilişkiyi başkasıyla yaşıyor olabileceğinden korkuyordum. yani diyordum ki ya başkasına sadıksa, gözü sadece onu görüyorsa, onun dışında hiçkimseyle görüşmüyorsa. sonra bu adam benimle sevgili ayağına giriyorsa nerede kaldı başkasına karşı olan sadakati, aşkı. kendimi böyle avutuyordum.
insan olgunlaştıkça bir şeylerin farkına varıyor tabii. her şeyin net bilincine vardığımda o kadar sevmeme rağmen onu yüreğimden söküp söküp attım. hep on sene sonrasına odaklanırdım, çünkü tanrılaşmıştı gözümde. hayatım boyunca unutamam korkusu vardı. bu yüzden on sene sonra yaşlanıp gidecek, şimdiki güzelliğinden eser kalmayacak, ben hâlâ beğeniyor olsam da başkası beğenmeyecek diyordum. bu gün tanışmamızın üzerinden on sene geçmiş.
mesafe koyduğum dönemlerde çok geri dönüşler aldım ondan. yaptığım tek şey ölü taklidi yapmak oldu. ben sustukça daha da üzerime düşmeye başladı. bu sadece işimi kolaylaştırıyordu, o bana ulaşmaya çalıştıkça ben daha fazla direnme gücü kazanıyordum. içi boş, ciddiyetsiz cevaplar verirdim. önemsemediğimi hissettirerek.
en son bir talihsizlik yaşadı, ölümden döndü. daha hasta yatağındayken mesaj attı bana, durumu anlattı. üzüldüm adama, ilk defa ciddiyetli bir tavırla yazdım, geçmiş olsun dileklerinde bulundum. beni ne kadar çok özlediğinden bahsetti.
sonra bi gün olduğu şehre yolum düştü. daha önce bende travmalar yarattığı için(gecelere kadar beklediğim olurdu onu 5 dk görebileyim diye. ya çok geç gelirdi, ya da hiç gelmezdi) pek görüşme niyetinde değildim. yolumuz çakışırsa anca. sadece geldim diye mesaj attım. mesajımı görür görmez aramaya başladı. uygun olduğum için cevap veremedim ama uygun olunca dönerim diye de mesaj attım. ne de olsa ileride bi gün çay içeriz diye konuşacaz diye o gün pek önemsemedim. ama o durmadı, bekliyorum diye mesajlar atmaya başladı. aradığımda neredesin dedi. direkt ben mi geleyim sen mi gelecen dedi. aramızda da bayağı mesafe de var yani. şakasına sen gel dedim. tamam çıkıyorum dedi. niyetim de zaten bunu test etmekti. ortak bir noktada buluşalım dedim.
ben ondan önce vardım. o benim bulunduğum karşı tarafındaydı. benim tarafa gelebilmesi için alt geçidi kullanması gerekiyordu. ben de alt geçide biraz uzak olduğum için sen benim tarafa gel o zamana kadar ben de alt geçide varmış olurum dedim. zihnimde yer etmiş bir ana denk geldiğim için bu gereksiz ayrıntıya girdim. alt geçide erken vardım ya da o yavaş geldi. merdiven çit taraflıydı. başında beklediğim merdivenlerden çıkanlar arasında onu göremedim. 3 sene sonra onu göreceğimin heyecanı da vardı açıkçası, gözlerim her yerde onu arıyordu. karşı merdivene bakmaya başladım. insan kalabalığının içinde nihayet onu görebildim. onca hızlı akan trafik içinde merdivenleri tek tek yavaş yavaş çıkıyordu. içim kıyıldı, gözlerim nemlendi. farketmesin diye toparlamaya çalıştım. hemen olduğu yere yürüdüm. beni gördüğü gibi sarıldı, çok özlemişti hissediyordum. bende ise sadece acıma duygusu.
neyle geldin dedim dolmuşla dedi, eee araba? dedim. sattım dedi, ameliyat masrafını karşılamak için. gözlerim tekrar nemlendi, kalabalığa çevirdim yüzümü. sağlık olsun dedim, param olursa sana alırım yenisi dedim. belimi sıktı, bi cafeye doğru yürüdük.
anlattığına göre benden sonra çok özlemişti beni. hatta geleceğimi bilse 1000 km öteden olduğum yere gelip otel tutacakmış. geleceğimi düşünmediğinden yapmamış. gelir miydin diye sordu. düşündüm, cevap bulamadım. ameliyattan sonra olsa gelirdim dedim. peki ya önce? dedi. öncesine gitmek gerek dedim.
işin yoksa buradan bana gidelim dedi. şaşırdım. hiç yapmadığı şeydi. sevgiliyken bile bunu teklif etmemişti. evi kırmızı çizgisiydi, doğup büyüdüğü yerdi. beni asla davet etmezdi. benim işim yok da sen emin misin dedim. gel ne olacak dedi. içimi bir huzur kapladı. belki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ama bunu da gördüm dedim. içimdeki o problemli aşk duygusu yerini şefkata bırakmıştı. kendini affettirdi bana ve anladım ki bir insan anca affettiği zaman üzerindeki yükü atıyormuş.
evine gittik, gece yarısına kadar oturduk sohbet ettik. gece uyurken bana sarıl bırakma dedi. sabah da bir işi vardı erken çıkacaktı. ben uyandığımda mutfaktan sesler geliyordu. kalkıp gittiğimde çıkmadan kahvaltını hazırlayayım, uyanınca yersin dedi.
aşk , yer yüzünde bir insanda bulunan tüm duyguların genel adı galiba .
mutluluk , acı , hüsran , keder , özlem ,umut , neşe , kıskançlık her türlü duyguyuyla karşılacağınız durum .
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.