fatgalcga

Durum: 1905 - 0 - 0 - 0 - 05.10.2016 22:59

Puan: 27566 - Sözlük Kaşarı

13 yıl önce kayıt oldu. 4.Nesil Yazar.

dağlar dağlar.
  • /
  • 96

quarantine

yanlış bilmiyorsam italyan yapımı rec'in hollywood versiyonudur, handycam ile film çekme olayının patladığı zaman çıkan popüler filmlerden. başrolde de dexter'ın anoreksik ama güzel kardeşi debra, jennifer carpenter rol almakta.

bir de devam filmi olan quarantine 2 vardır, o da benzeri konunun uçakta geçen versiyonu, vasattır.

edit: rec ispanyol filmi-imiş.

person of interest

ilk çıktığı zaman pek beğenmezken, sonrasında sabah 5'te eve gelinen cuma gecelerinde denk gelip izlediğim ve epey beğendiğim, çok da uzak olmayan bir geleceği-düzeni anlatan dizi. shaw sayesinde diziye daha da bağlandım, sırf kendisi ve ifadeleri için bile izlenebilir.



one (wo)man army adeta, gözlerimden kalpler fışkırarak izliyorum.

i will survive

the cake'in biraz indie ama çok daha manidar yorumu ayrı bir güzeldir.

izmitte adam gibi sevişilecek birinin olmaması

çok afedersiniz ama zaten izmit'te ne var allah aşkına? 18 senemi izmit'te geçirdim ve hala ara sıra gidiyorum, belki istanbul dışında çevre/uzak illere göre insanlara bir tık cezbedici de gelse izmit'in pek bi olayı yok arkadaşlar. 2 gün belki eğlenirsiniz üçüncü gün yine sıkıntılar diyarı.

obezlik yapmak istersiniz içerisinde bir kfc bile bulunmaz. alışveriş yapmak istersiniz, her yer koton-mavi kaynar çeşitlilik baya azdır. oturulacak yer deseniz, bir zamanlar insanların burun kıvırdığı starbucks'ta artık çocuk doğumgünü partisi raddesine gelecek halde, diğer birçok kafe de boş gösterişle müşteri kafalama-pardon kazıklama derdindedir. sinemaya gitmek istersiniz, zaten merkezde iki sinema vardır ikisi de idare eder durumda, her film gelmez ya da geç gelir. gece çıkmak istersiniz klübü geçtim güzel, dans edilecek müzik çalan bir mekan henüz duymadım. ya ucuz türkçe pop ya da elinde gitarla romantik şarkıların prensi/rockçı özentisi tiplerden canlı müzik dinlersiniz. gece otobüs saatleri iyice azalır, hadi taksiye bineyim dersiniz taksi sayısı haliyle azdır ve pahalıdır da. insanların her ne kadar son 4-5 yılda bir nebze de olsa iyileşse de yobazlığına, hele de erkeklerin o ''kesiyoz, akıyoz, aso izmit çocuğu'' olaylarına girmiyorum bile.

audi sahiplerinin çirkin olması

ne yazık ki her genellemede olduğu gibi yanlış olandır. arabalardan pek anlamam ama erkeklerden az çok anladığımı düşünüyorum, audi kullanan ve tam bir mr right olan birkaç arkadaşım/tanıdığım vb bulunmakta.

erkekleri çekici yapan detaylar

tipi sevimli ya da dahası seksi ise, ayarında mahcubiyet, o hafiften alçak gönüllülük. tadından yenmez.

green apple

adını sağ köşede her gördüğümde nedensizce aklımda yeşil elmalı mojito canlanıyor. hayır zaten çok içen birisi de değilim ama sürekli bende bu resim canlanıyor.

ayı sözlük itiraf

okulun ilk günleri benim için her zaman önemli oldu. özellikle de ne giyeceğim, nasıl gözükeceğim. azıcık zayıfladıysam insanlardaki o ''aman tanrım ne kadar zayıflamışsın!'' tepkisi ya da zayıflamasam da 3 ay görmeyince ''zayıfladın mı sen?'' sorusu hoşuma gidiyor şimdi inkar edemem. ilk güne nasıl başlarsanız yılın da onun gibi, o çerçevede geçeceğine inanıyorum biraz da. o yüzden olabildiğince iyi görünüp yüksek enerjiyle başlamaktır hep hedefim.

ilk dersim öğleyin olmasına rağmen ucu ucuna yetiştim, evden çıkarken de direkt üstünde ''moods of darth vader'' olan, o ifadesiz suratlı t-shirtü giydim. neyse, öyle pek istediğim gibi olmasa da idare eder dedim geçtim. mezun durumunda olduğumdan bir-iki arkadaşım okula uğradı onlarla oturdum, birini beklerken karşıdan gelen sarışın, mavi (oy dağlar dağlar) gözlü, uzun boylu hoş mu hoş bir exchange arkadaş böyle bi bana bakıp göz kırptı mı desem, gülümsedi mi desem. ben o an ''hı???'' olduğumdan kalakaldım tabi. zaten benim ecnebi sevgim ortada, bayılıyorum çok şirinler. bir de böyle olunca....

çocuk acaba t-shirt'ü beğendi de mi tepki gösterdi yoksa t-shirtü ve beni beğendi dedi cool man de böyle bir selam mı çaktı anlayamadım, bi içime oturdu bu konu. acaba yalnızlıktan, ilgisizlikten iyice her şeyi yanlış algılıyorum, hayatta her şey olabilirim belki ama kezban asla.

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

5 yıldır canlı canlı bad romance söyleyeceğim anı bekliyorum. fransızca kısmı bile aksatmadan ezbere biliyorum. olur da dünyanın sonu gelir bi şey olur bu konseri göremezsem o zaman bu dünyanın benden çekeceği var.

tabi bir de havalimanı inleten ve konserin %80ini oluşturacak bebetolar arasında biraz utanacağım rah-rah-ah-ah-ah-ah rama-ramama-ah gaga-ooh-la-la! want your bad romance diye bağırırken.

özkan uğur

mfö'nün en sevdigim üyesi, hayat dolu adam. hele de suna pekuysal ile yeter anne diye eğlenceli bir dizisi vardı ki...

only girl

rihanna'nın loud albümünden çıkan, tam adı only girl (in the world) olan enfes parçası. uyanılamayan sabahlar/moralman çökmüş zamanlarda yürüdüğünüz her yer podyumunuzmuşcasına hissiyatıyla insanı gaza getiren, havalara çıkaran şarkılardan.

la la la la
la la la la
la la la la

[verse 1]
i want you to love me, like i'm a hot ride
be thinkin' of me, doin' what you like
so boy forget about the world cause it's gon' be me and you tonight
i'm wanna make your beg for it, then imma make you swallow your pride
oooohhh

[chorus]
want you to make me feel like i'm the only girl in the world
like i'm the only one that you'll ever love
like i'm the only one who knows your heart
only girl in the world...
like i'm the only one that's in command
cause i'm the only one who understands how to make you feel like a man, yeah
want you to make me feel like i'm the only girl in the world
like i'm the only one that you'll ever love
like i'm the only one who knows your heart
only one...

[verse 2]
want you to take me like a thief in the night
hold me like a pillow, make me feel right
baby i'll tell you all my secrets that i'm keepin', you can come inside
and when you enter, you ain't leavin', be my prisoner for the night, oh

[chorus]
want you to make me feel like i'm the only girl in the world
like i'm the only one that you'll ever love
like i'm the only one who knows your heart
only girl in the world...
like i'm the only one that's in command
cuz i'm the only one who understands, like i'm the only one who knows your heart, only one...

[bridge]
take me for a ride, ride
oh baby, take me high, high
let me make you rise, rise
oh make it last all night, night
take me for a ride, ride
oh baby, take me high, high
let me make you rise, rise
make it last all night

[chorus]
want you to make me feel like i'm the only girl in the world
like i'm the only one that you'll ever love
like i'm the only one who knows your heart
only girl in the world...
like i'm the only one that's in command
cuz i'm the only one who understands how to make you feel like a man
only girl in the world...
girl in the world...
only girl in the world...
girl in the world....



tabi benim dinleyince ''why don't you make me feel like i'm the only gay in the world'' diye veryansın etmişliğim de oluyor ara sıra. daha pek fazla azıtmamış ama yine de hayli seksi ve yer yer çocuksu rihanna'yı gördüğümüz klibi de epey hoş.

winners and losers

geçtiğimiz baharda e2'de yayınlanan, avustralya sex and city'si.

lisedeyken ezik olarak görülen bec (zoe tuckwell-smith), jenny (melissa bergland), sophie (melanie vallejo) ve frances (virginia gay) okulun 10. yıl reunion'da bir araya gelirler. lisedeyken çok yakın olan bu dörtlü daha sonra hayatın herkesi farklı yerlere götürmesiyle ayrılmışlardır, reunion'da jenny tiffany'e ağzının payını verdikten sonra bütün geceyi bir arada geçirirler. devamında sabah, bir anlık karar ile kızlar loto oynamaya karar verirler: hepsi biletin 1/4'ünü bölüşüp doğum günlerini lotoya karalarlar. kadere bakın ki, lisenin ezik kızları bir anda ''kazanan''lar olurlar. dizi kızların lotoyu kazanmaları ile değişen hayatları aşk, ilişki, iş, aile temaları çervesinde izlenebilecek güzel bir dizi. sex & the city'nin o hayran olunası, mükemmel ama aslında çok da mükemmel olmayan havası olmasa da, daha sıcak-daha yerel ama bir o kadar da eğlenceli bir yapım. ayrıca dizide bir adet bodur ama sevimli gay asistan jonathan bulunmakta ki klişe bile olsa güldüren bir karakter. inek sophie'nin seksi ve bad ass bir yaşam koçu olması, harvard mezunu robot hisli avukat frances, 10 yıldır (hala) evlenememiş mızmız romantik bec ve sevgi kelebeği jenny ise dizinin baş karakterleri.

bu hafta e2'de ikinci sezonu başlayacak olmakta, dizi şu an ise 4.sezonunu devirmiş bulunmakta.



ayrıca dizi ilk bölümüyle, snow - informer gibi güzel bir parçayı da hatırlatıyor.



sürekli siyaset yapan insanın aptal olması

bir bakımda katıldığım ama tam olarak ''aptal'' ifadesine konduramadığım, başka bir durum. benim gözümde ikiye ayrılıyor:

ilk olarak, ülke genelinde bakılırsa; bu bizim ülkemiz veya herhangi bir ülke, siyasetin tamamen bir açlık oyunu olduğunu düşünüyorum. oyuncular değişiyor ama oyun aynı, kişiler güç açlığını doyurma peşinde, bu yolda para pul vs de edinip esas oraya gelme amacından bihaber, ben işime bakarım benden önceki de şunu yaptı şöyle dedi gibi hep sorumluluk almadan üçüncü kişiye topu atmakta. hatta bir ara izlemesem de political animals diye bir dizi vardı, bence zaten adı her şeyi anlatıyor. iktidar açı hayvanlar senin halkın temsilcisi diye seçtiğin adam orada uyuyakalıyor, yumruk yumruğa giriyor, yıl 2015'e gelmişken hala at gözlükleriyle hayata bakıyor. neden? çünkü basit, vizyon yok. bu da bu anlamda ne yazık ki ülkemizin en büyük eksikliği. test mantığıyla a-b-c-d arasından %25 şansla doğruyu bulan, bir şekilde bir yerlere gelen insanlar olunca şaşılmaması gereken durum. bu tarz bir başarıyı belki az, belki çok kapasitesine de göre herkes elde etme şansına sahip ama esas şans, bu yolda ilerlerken dünyadan, pozitif bilimden de haberdar olup muhakeme yapabilmek, olabildiğince öğrenme arzusunda olmak. halktan geldiğini-geleceğini iddia edip de köşkte sıcacık çayını yudumlarken şehitler, ölen işçiler, koca terörüne uğrayan kadınlar ne ki ya, collateral damage ( yani istemedik ama oldu, napalım). böyle bir şey yok, bu bireyler birtakım haklarından vazgeçip devlet çatısı altında bir ulus oluyorsa sen de bu bireyleri çift taraflı ilişki uyarınca koruyacaksın kollayacaksın. jean-jacques rousseau bunu 1762'de söylemiş ama bizdeki o zihniyet nerede, hala karanlık çağda... hala kimin eteği kısa, kim kiminle nerede ne zaman ne yapıyor kafasında. işin acı tarafı bunların farkında olup haykıranlarla bunlar hakkında yakınan ama kabullenenler aslında aynı şeyden muzdarip. o yüzden istediginiz kadar akıllı da olsanız, aptalların oyununda daha da aptala getiriliyorsunuz.

kişi bazında siyasete gelirsek, ben hiç siyaset anlamında aşırı bir insan olmadım. atatürkçü bir ailede büyüdüm, özellikle de annem bu konuya çok önem verir, ben de öyle oldum. lise zamanı aynı sırada oturan ama biri yavrukurt, biri ''devrimci'' olan arkadaşlarım da oldu ama ben hep kendi bildiğimdeydim. bu sadece zaten her partinin, birçok ideolojinin yozlaşmış olmasından ya da benim bir eşcinsel birey olarak zaten bu ülkede görünmez olmamdan değil, dönen düzenin farkında olmamdandı. böyle çok bu konularda alevli arkadaşlarım bana liboş mu demedi, neyse. benim nezlimde şöyle bir şey var ki, siz istediğiniz kadar konuşun, bağırın, sokaklara çıkın; sizin bir birey veya 5 ve dahası olarak yaptığınız şeyin legal, dahası siyasi anlamda hiçbir etkisi yok ne yazık ki. bunu söylediğim için gerçekten üzülüyorum ama durum bu kadar acı. binlerce insan gezi zamanı aynı şey için direndi, ne değişti büyük resme baktığımızda? taht oyunları aldı başına gitti, sonumuz persepolis'ten beter. diyeceksiniz ki belki ''off çok abarttın'' ama durum böyle benim gözümde, siz ne yaparsanız yapın her şey kuralına, hukuka uygun bir şekilde dönüyor siyasette, dönmüyorsa da anında bir torba yasa vs uyduruluyor. böyle olunca siz haklı da olsanız sizin bu en doğal hakkınızı uygulamanız tepki göstermekten öteye gidemiyor. o yüzden ben ortaokul-lise başlarından beri hiç siyasete karışmadım çünkü dürüst olalım kimse bir deniz gezmiş değil ya da bu zamanda bir kişi her şeyi değiştirecek, yok öyle bir dünya. o insanlar bile o kadar çabaya, zorbalığa rağmen amaçladıklarının ne kadarını başardı? görebildiler mi? belki fazla kötümser bakıyorum ama ben hep kendimi gerçekçi olarak gördüm, her şey istemekle çabalamakla olmuyor, bazen hayat suratınıza yumruğu çakıp sizi tükürür atar çünkü adil değil. o yüzden sürekli siyaset hakkında atan, kendini ''korkak'' olarak görmeyen, öne atan tipler hep benim için itici, yapmacık gelmiştir. tabi ki her birey hakkını, özgürlüğünü savunmakta sonuna kadar gidebilir ama şöyle de bir şey var ki, siyaset denilen şey hukuk çervesinde, yani bu savaşta çarpışacaksanız hukuki olmayan hiçbir şey ''teğet'' geçenden başka bir şey olmuyor. o yüzden bu ''beni susturamazlar'','ben x düşünüyorum'' bilmemne vs olayları bana boşa kulaç atmak gibi geliyor. karşınızdakini yenmek istiyorsanız, bir dakika durup, onun yerine geçip onun kafasına girip onun gibi düşünmelisiniz.

fitness a yazılıp gitmemek

2 sene önce gaza gelip yazıldım ve 12 ayın toplasanız 2 ayında gitmedim. sonra bu sene biraz daha akıllanığ radikal kararlar alırken kesinlikle spora gideceğim derken bir anda kucağıma çok uygun bir fırsat düştü, yine aynı yer, anında yazıldım. dürüst olayım, yazılalı 4 ay oldu ve toplasanız 1-1,5 ay gitmişimdir şimdilik: sınavlardı, aile meseleleriydi vs... buna rağmen tabi bi 6-7 kilo verdim sıcaklar sağolsun biraz iştah kapayarak ama tabi ki henüz pes etmedim çünkü neden?

şimdi spora gittiğim yerde her anlamda iyi, bu anlamda motive edici ancak bildiğin kaslı kuslu iç çamaşırı mankeni gibi abiler ortalıkta cirit atıyor, terli her yerinden ten fışkıran atletlerle. bu ilgi dağınıklığı ve sıcak basmasını geçtim, bu insanı demoralize eden de bir şey tabi. şöyle de bir şey var: bu spor tanrısı insanların geneline bakıldığında birçoğu öyle 5640332 saat spor salonunda olan insanlar değiller; 45 dk-1 saat rutinini tamamlayıp oldukları şekli koruyorlar. burada şu sıkıntı var, öyle ya da misal benim gibi kilolu iseniz sizin göstermeniz gereken efor ve saat çizelgesi ne yazık ki daha fazla artıyor, bu anlamda isteksizlik mevcut ama bir de hayatın gerçekleri var ki: istemeden, tam olmasa da en azından yüklenip efor sarf etmeden pek bir şey olmuyor (eğer süper metabolizmanız ve usain bolt kas yapınız yoksa). o yüzden istemeseniz de elinizden geldiğince o üzgün kıçı kaldırıp gitmeniz gerekiyor spora. hayranlıkla bakılan insanlara baktığınızda hiçbiri six packle doğmuyor, hepsi bir yerden başlayıp sürekliliğin sonucu, özellikle de gerçekten obez olup sonrasında kasıp ne seks tanrısına dönenler var bir bilseniz... o yüzden hiç can sıkmadan, kendinize dürüst olup duruma bakın: eğer 5 dkda yapmanız gereken şeyi erteliyorsanız, onu yapın. spora gitmeye üşendik, bir düşünün: eğer 5 dkda çantanız hazır veya çıkabilecek durumdaysanız çıkın gidin. oldu ki yok, gitmek de istemiyorsanız, en azından yarına, o da olmadı en geç diğer güne hedef koyun. ben böyle diye diye en azından haftanın 3 günü gitmeyi başardım bu süre zarfında, tabi gerçekten usandığım koşu bandında 10 dakikanın bir ömür gibi geldiği bile oldu. kimse sizden haftanın 7 günü spora gitmenizi beklemiyor ama ufak adımlar ve süreklilikle bir şeyler başarılabilir diye düşünüyorum, kendimden biliyorum evde oturup hayıflanmak, o terlerin resim gibi aktığı vücutlu insanları görüp iç geçirmek size ne yazık ki bir şey kazandırmıyor. o insanlar o seksapale devam ediyor, bizim gibi tembel popolarsa koltukta.

kadınları itici yapan detaylar

aynaya bakmamaları, hem gerçek hem de mecaz anlamda.

giyim konusuna girmiyorum bile oradaki birçok şey bariz, esas sorun gerçekten kızların aynaya bakmaması. evet hayatta herkes aynı yerden başlayamayabilir ama bu demek değil ki orada çakılı kalacaksınız. sapsarı saçlı ama dipleri simsiyah, sürekli instagram'da şuh pozlar peşinde varoş varoş takılırken gidip elaleme varoş demek.. ya da twitter'da vs ''cool kız'' olmak için attention whore hareketler, ona buna sallamalar gerçekten çok ucuz geliyor bir kızda bana. evet, herkes herkes- her şey hakkında istediğini söyleme, olma hakkına sahip ama dürüst de olalım biraz özeleştiri ya. olduğun yerden memnunsan haşa ama olmadığın ya da olduğunu sandığın biri gibi davranıyorsan hakikaten çok yazık bi durum. ne biliyim maddi-manevi imkansızlıklar tabi ki olabilir, hayat ne yazık ki adil değil ama bu demek değil ki siz kendinizi, vizyonunuzu geliştirin, ne insanlar var bunu başarabiliyor. insanı hakikaten gösteren konuşması, olaylara tarafsız/iki yönden de bakabilen bakış açısıdır diye düşünüyorum, yoksa atıp tutmak kolay.

pazartesi sendromu

4 yılın sonunda güzide okulum ilk defa pazartesi sabahına ders koymayıp ilk dersi 12:30'da yapsa, ayaklar şimdiden geriye gidiyor. bundan kaçış yok. pazartesi yoksa salı var, salı gidince de aynı şey, istediğiniz kadar erteleyebilirsiniz ama zaten haftanın 7 günü var, haftaiçi 5 gün. cumaya kadar gitmeseniz diğer pazar yine aynı gerilim.

you can run but you can't hide !

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

mary j. blige - right now

shake it off

amerikalı bir erkek öğrenci birliği şarkıya lip sync yapmış, 6 günde 1 milyon izleyiciye ulaşmış ve taylor kızımız kendilerini bir sonraki konserine kendisine eşlik etmeleri için davet etmiştir.

as long as i got you

sheezus albümünden çıkan, hafiften not fair havasında, lily allen'ın o şirin hallerini de içeren bir klibi bulunan tatlı mı tatlı şarkısı.

it seems like only yesterday you were with somebody else
soon as it was over though i had claimed you for myself
didn't take me long before i had made myself to yours
glad to leave the past behind and i'm glad to close the door

because you know i love ya
because you know i love ya

so far has been so good, it seems we stand test of time
you never call me baby but you refer to me as mine
what i like the best is how you can keep me on my toes
staying home with you is better than sticking things up my nose

i had that awful feeling, that i needed help
my life had lost this feeling, but you saved me from myself
as long as i've got you and we can be
together and forever just you and me, well that's swell

you sleep with your mouth wide open and you go to the park alone
you only cook from frozen but i don't ever hear you moan
you let me lie in bed when you're doing breakfast with the kids
landing on my feet with you, i'm so happy with is how we live

because you know i love ya
because you know i love ya

i had that awful feeling, that i needed help
my life had lost this feeling, but you saved me from myself
as long as i've got you and we can be
together and forever just you and me, well that's swell

i had that awful feeling, that i needed help
my life had lost this feeling, but you saved me from myself
as long as i've got you and we can be
together and forever just you and me, well that's swell

as long as i've got you and we can be
together and forever just you and me, well that's swell

as long as i've got you and we can be
together and forever just you and me, well that's swell

sözlük yazarlarının ruh hallerini yansıtan şarkılar

coldplay - the scientist



angie hart - blue

  • /
  • 96
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 1905

ayı sözlük itiraf

bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.

kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil

kalıplaşmış yalanlar

(fikrim sorulduğunda) ya çok güzel, zaten senin beğenmen önemli, sen beğendiysen sorun yok

chris hemsworth

sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!

the americans

başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.

konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.

soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.

trailer -

kanada

ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...

aileye açılmak

twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.

bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:

''merhaba anne,

sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.

sevgiler -oğlun. ''

birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:

''sevgili oğlum,

ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.

ikiniz ne zaman bana yemeğe geliyorsunuz?

sevgiler, annen.''

16 eylül 2014 lady gaga istanbul konseri

güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.

gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.

sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.

ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!

hornet kezbanlarından inciler

''ben vodafone gibi anı yaşatmayı, turkcell gibi hayata bağlatmayı ve avea gibi ohhh be dedirtmesini bilirim...''

doğru insanı beklemek

ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.

hayaller :
vs gerçekler:


özetle -

çocukken hayal edilen tanrı şekli

sözlükteki hdp düşmanlığı

birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.

öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.

siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.

sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.

çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.

yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.

ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.

üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.

eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.

breaking bad

hemen hemen birçok yabancı diziyi izlediğim halde bir turlu isinamadigim ve herkesin bu kadar bayılmasının da biraz abartı olduğunu düşündüğüm dizi...

geçmişe dair silmeye kıyamadığınız fotoğraflar

arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.

eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...

tinder

yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.

bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.

ayı sözlük yazarlarının ucuz zevkleri

söylemeye çok utanıyorum, taylor swift.
Henüz takip ettiği biri yok.