ilk defa 2008 istanbul film festivalinde karamel filminin sonunda dinlediğimde vurulduğum parçadır. anlamını öğrenene kadar kendimden geçercesine nice nice anlamlar yükleyip dinlemişliğim vardır. sonra sen aydınlatırsın geceyide dinlediğimde ise tekrar beynimden vurulduğum parçadır. anlamını öğrensem bile yüklediğim anlamların etkisinden kurtaramadığım bir eserdir. her ne kadar bilseniz de bilmeseniz de yapı gereği melankoliyi tavan yaptırır ve arapçaya aşık eder.
meali:
aynam, aynam ..
sana hikayemi anlatacağım. söylesene bana kimim ben?
ne kadar büyürsen büyü, ne kadar değişirsen değiş ;
sen bensin ben de sen.
benim gözümde zaten altı yaşındasın ah aynam.
sana hikayemi(masalımı) anlatacağım
bana onların hepsinden daha çekici (zarif) olduğumu söyle
ve daha cazibeli (nazlı) olduğumu söyle
bak bana ve gördüklerini söyle. ah, aynam..
sana hikayemi anlatacağım
söyle bana, neden saçlarım sarı değil?
kalçalarım küçük değil ve dudaklarım iri (dolgun) değil? ah aynam..
sana hikayemi anlatacağım
söyle bana nasıl küçültürüm onu ?
veya makyajla nasıl güzelleşebilirim o çekici kıyafetlerin içinde
söyle bana kimim ben?
ne kadar büyürsen büyü, ne kadar değişirsen değiş, sen bensin ve ben de sen
benim gözümde zaten hala altı yaşındasın, ah aynam
söyle bana kimim ben..
söyle bana kimim ben
ah aynam, ah aynam, ah aynam..
onur ünlünün siyah beyaz çektiği, ege yöresinde ama her zamanki gibi farklı kafada ve bambaşka bir alemde anlattığı aşk hikayesidir. 32 istanbul film festivalinden en iyi film, en iyi senaryo, en iyi kurgu ödüllerini kazanmıştır.
not: asıl şoka hazır olun şu an star tv de yayınlanmaktadır. henüz başında. ve 1,5 saat uyumamaya değer.
omega 3 zengini besindir. özellikle omega 3 ün daha etkin hale gelmesi için iyi haşlanması tavsiye edilmektedir. yalnız çok haşlandığında sarısı yeşil renk almış yumurtanın besleyicilik değeri pek bulunmamaktadır. piyazın olmazsa olmazıdır.
haziran ayı geldi şenlik zamanı
olsa da bir pride bulsak havamızı
rastlantı değil, var her şeyin bir anlamı
meydanların geldi bize ait olma sırası
omuzlarımızın üzerinde gökkuşağı bayrağı
nasıl diye sorma, işte burada cevabı
lütfedenlere inat bize bu hayatı
umudumuzla, onurumuzla yürüyoruz bu yolları
domatesimiz var en hormonlusundan
olmamış dimağlara şifa dağıtan
maalesef biliyoruz homofobi denilen
amansız bir hastalık dünyayı kemiren
tedavisi mümkün, insan yeter ki istesin
elbet senin de var yapabileceklerin biliyorsun
sahiplerini bulsun oylarınla domateslerimiz, ne bekliyorsun?
adaylığı konusunda çeşitli çelişkiler görünse de toplumsal uzlaşı adı altında chp ve mhp'nin anlaştığı adaydır. fakat adaylığı sonrasında olası senaryolar şöyledir:
1) chp tabanının sahiplenmeyeceği bir aday olarak görünmektedir. her ne kadar erdoğan cumhurbaşkanı olmasın diye chp'nin göstereceği her adaya oy vermeye hazır kitlesi de olsa bu sefer sol gösterip sağ vurmuştur.
2) bdp ve hdp'nin göstereceği aday ile tepkisel oyları üzerine çekip rüzgarı arkasına alması da olasıdır. zaten aday çıkarmazlar ise erdoğanı destekledikleri düşünülecektir.
3) erdoğan özellikle yazın yapılacak bu seçimde katılımın az olmasını fırsat bilip neredeyse cumhurbaşkanı olmasını garantilemişken muhafazakar kesimi çelişkide bırakacak bir aday olmuştur.
kendisinin muhafazakar geçmişi şu sıralar dididk didik edilse bile, kim ne derse desin tüm dengeleri baştan sona değiştirmiş bir adaydır. oldukça riskli bir seçimdir. ya birilerinin ekmeğine yağ sürecek ya da stratejik olarak başarılı olacaktır. fakat özellikle de yazın oy kullanamayacak memur ve öğrencilerin durumu göz önünde bulundurulduğunda şansı olabilecek gibi gözükmektedir. bu konuyu hiç göz ardı etmememek gerekir çünkü 400 bin'i aşkın memur hem il dışı tayin hemde tatil olması nedeniyle oy kullanamayacaktır. bununla beraber çoğu üniversite öğrencisi de aynı sebepten oy kullanacaktır. bu iki kesimin oy kullanmaması yaklaşık 1 milyonu aşan oyun kullanılamayacağı gibi görünmektedir. zaten oy kullanmak isteseler bile bunu maddi açıdan karşılayamazlar. çünkü devletin yurtiçi uçuşlardaki tavan fiyat uygulaması kalktığı için* fiyatlar seçim zamannında akıl alamayacak boyutlardadır. bu nedenle muhalefet erdoğan'a oy veren kesime yeni bir alternatifle karşılarına çıkmaları gerekmektedir. bu bakış açısından bakıldığında oldukça mantıklıdır. fakat muhalefetin ve özellikle de sol taban için bir hayal kırıklığı olarak görünmektedir.
malum medyamızda son dakika olarak konsolosluk baskını diye geçen olaydır. yalnız konsolosluğun tamlaması dahi yok. ne hikmetse türk konsolosluğuna baskın değil de tüm kanallarda konsolosluk baskını başlığı olarak yerini almıştır. ülkenin özeti mi demelidir nedir? ben miyim fesat diye düşünürken cnn türk'te nevşin mengü türk konsolosluğu diye tekrar tekrar, baskılı söylemesi de gözden kaçmamaktadır. artık malum seçmen konsolosluk baskını olarak bakar geçer diye midir nedir bilinmez.
fakat el kaidenin erdoğan bize bağlılığını bildirsin demesi ardından yine ve yine göz göre göre gelen bir olaydır.
yanlış anlaşılmasın. amaçları provokasyon değildir. sadece lavantalara sarıp, ütüledikleri türk bayrağını göndere çekip bu olaya mis kokulusundan noktayı koyacaklardır. bu sebepten müdahele falan yapılmaz bu yiğitlere. gezidekilerle karıştırmamak lazım. çok sevecen ve hümanist onlar(!)
bu konuşmayı bir amerikan siyasi otoritesinden dinleseydik, o zaman hele bir dur kardeşim derdik. her ne kadar haklı da bulsak bu iç işlerimize mudahele olur derdik. fakat adam bağımsız bir platformda malesef ama malesef muhalefetin bu zamana kadar diyemediklerini söylemektedir. bu nedenle hem muhalefetin, hemde milli iradenin* zoruna giden bir sesleniş. ama adam haklı beyler. avel avel erdoğan ve muhalefet ağız dalaşında kim kime laf sokacak diye takip ettiğimiz politika açısından mükemmel bir ayar vermiştir. olayın ana hatlarından uzaklaşıp nerelere gittiğimizi bir amerikalıdan öğrenince manda da deriz öküz de ama adam işin aslını söylemiş bile. biz uyur gezer modundayız o ayrı...
dizide sevilecek karakterlerin köküne kıran girince tywin lannister ve cersei lannister da sevilecek yönler aramaya başlatır. khaleesi'siyide öldüründe sizi de rahatlayın bizde. hadi hayırlısı bu işin sonunda lost bozdu nidaları savurmayalım da...
bayrak diye debelendiğimiz vatan toprağı ve bu bayrağın dalgalandığı her yer ise bu her yerdeki insanları dinlemeden bayrak bu buna konuş demenin bir alemi yoktur. gelişmiş ülkeler siyasi, ekonomik bütünlüğünü ve varlığını sağlayan insaları özgürleştirerek, güvenliklerini sağlayarak yapabileceklerinin 40 yıl önce farkına vardı ve buna göre politikalar geliştirdiler. sırf bu yüzden de bayrağa saygı diye bir dayatmaları yok. üstüne üstlük saygı ve sevgi kendiliğinden gelmektedir.
şimdi bir de özellikle de doğu ve geri kalan türkiye perspektifinden bize bakalım:
doğuda yapmak istediğiniz şeyler var ise şu aşamaları izlersiniz. dine uygun mudur? aşirete ve töreye uygun mudur? devlete uygun mudur? isteğiniz bu üçlü süzgeçten geçebilirse ancak gerçekleştirmek için yola koyulabilirsiniz. işin garip tarafı birinden kurtulsanız dahi kesin devlete toslarsınız. çünkü devlette kanunlarını, hakları ve sorumluluklarını yıllardır aşiret ve dini referanslara devrettiğine göre siz bu kısır döngüde yaşarsınz. doğurduğunuz çocuk aşiretin malıdır. töre vardır cart vardır curt vardır. bu çocuğun yeteneği vardır yoktur önemli değil. 12 yaşına geldimi pamuk toplar aile için iş gücü olur.
devletten bir şey talep edersiniz ve anca yazışması aylar alır da olumlu ya da olumsuz cevap alırsınız. tek elden yönetim dediğimiz şey budur. o zamana kadar yapmak istediğiniz şeyi ırak, suriye ve irandan daha ucuza temin edeceğinizi keşfedersiniz. devlete bu iş için ticaret yolunun açılmasını istersiniz ama nafile. yani iş yapmak için bile bürokrasi ve prosedürün labirentinde dolaşmanız gerekmektedir. ama polis , asker ve devlet görevlisi tek elden yönetimin bürokrasisini şipşak çözebilecek sihirli anahtarlar gibidir. devlet dediğiniz şey orada polistir, askerdir. bu işten pay verirseniz anca yapmanıza izin verilebilir. ve yetkilerini para uğruna kötüye kullanacak insiyatife sahiptirler. devlet bu zamana kadar bunu kontrol etti mi? ya da başka bir şekilde sorayım. devlet aşirete, şeyhe, devlet görevlilerine verdiği hüküm yetkisinin adaletini hiç sorguladı mı? bu insanlar neden kalekol istemiyor farkında mısınız?
özal döneminde güneydoğu'da afyon ve benzeri şeylerin yetiştiriciliğine göz yumulmuştur. çünkü bu yol ile pkk da bu maddelerin kullanımı arttırılacak ve savaşmak daha kolay olacaktı. peki ya sonra ne oldu? uyuşturucu pkk'da ve askerde de yaygınlaştı. sonra bundan elde edilen kolay para özellikle aşiretlerin iştahını kabarttı ve önüne geçilemeyecek bir üretim ve rant ortaya çıktı. tabi aşiretler daha sonra pkk ile bunun daha rahat ticaretini yapabileceğini keşfetti. ardından buralardan elde edilen paralarla aşiret liderleri başladılar muteahitliğe ve inşaatçılığa el atmaya. yani parayı daha fazla para yapan şeylere yöneldiler. ama tek farkla kendi bölgelerinde değil. istanbul, izmir, antalya... gibi yerlerde. sonra bürokrasi de bu altın yumurtlayan tavuğu görünce aslan payını aldı. hatta alıyor da...
ey batıda yaşayan ve en ufak hayal kırıklığını dünya başına yıkıldı diye düşünen halkım. size bu bayrağı sevdirmek zor değildir. çünkü yaşadığınız yaşamda isteklerinize ve hayallerinize ulaşmak için türkiyede olması gereken kadar bir şansınız vardır. fakat doğudaki insanların yaşantısı aynı pinball makinasında oraya buraya çarparak yaşamayı gerektirir. sonunda da düşmeniz gereken deliğe düşersiniz.
devlet olarak günlük çözümlerle yaşayıp gidiyoruz zaten. 5 yıllık kalkınma planları falan birilerinin cebine girecek paraya endeksli. bu türkiyenin her yerinde böyle. insanların gelecekteki ihtiyaçlarını, güvenliklerini, gelişimlerini düşünmek hak getire. bu zaten türkiyenin her tarafında böyle. bir de üstüne üstlük doğu ve güneydoğuda devletinizin desteklediği bir derebeylik sistemi söz konusu ise neyin saygısını bekliyoruz acaba?
kusura bakmayın ama bu devlet 90 yıldır doğuda yaşayan insanları 200-300'ü bulan aşiret denilen derebeylikleri ve şeyhler elinden yönetmektedir. bu insanllar bizim gibi gelişmekte olan bir yaşam tarzına anca sahip olmaya çalışmaktadırlar. devlet her işi para ile halledebilecek bir ebeveynden farksız davranarak bu kısır döngünün katalizörü olmuştur. devlet hiç bir zaman insan odaklı bir politikaya sahip olmamıştır. özür dilerim 90 yıl önce bu denenmiş ve ayağa kalkılmıştır ama şimdi bu bir masal. ve siz bu insanların bu masala inanmasını bekliyorsunuz.
bu bayrağın inmesi benimde canımı acıtıyor. çünkü insanlarımıza sahip çıkamadığımızı gösteriyor. ama bayrak indi zaman kendi insanına savaş çığırtkanlığı yapılmaz. herkes birbirinin koşullarını bilmeden anlamadan silahına davranacaksa zaten 10. yıl maşını da istiklal marşını da söylemenin bir manası kalmamıştır. zaten gözden çıkarttığınız halkınızla didişmeye heveslisiniz demektir. bu bayrağa bakarak onları anlamıyorsanız zaten bir bez parçası haline gelmiştir. alın elinize bez parçası yaptığınız bayrağınızı ve sokağa çıkın o zaman.
son 10 yıl içerisinde kamuoyuna yansımış ya da yansıtılmamış düzinelerce gay ve trans nefreti olayı vardır bursa'da. son üç yılda 15 ten fazla trans ve eşcinsel türlü sebeplerle öldürüldü. bunların ancak bi kaçı medyaya yansıdı. gerisi sümenaltı... dahası burda sorgusuz sualsiz lan ibne diye saldırırlar ruhunuz duymaz. çünkü bursa ülkenin kültürel çeşitliliği istanbuldan sonra en çok olan yeridir. hal böyleyken kültürel çeşitliliği hazmetmemiş anlamamış bir sosyokültür hakimdir.
bir bursa kanunu olarak gaylerle kuytuda sikişilir, kamuda görünce zorbalık yapılır ya da saldırılır. saldırırsa içindeki dürtüyü bastırıyor ve rahatlıyor sanıyor andavallar. yani kısacası klasik muhafazakarlık , aşırı milliyetçilik yuvası davranışları had safhadadır. lgbti yaşamı için dengesiz, extra temkinli olunması gereken ve diğer metropollere göre kısıtlı rahatlığı olan bir yerdir. herhangi örtülü ya da resmi gay cafe ya da mekan yoktur. şehir genelinde gay toplanma alanı, bir hotpot oluştuğu anda milliyetçiler gelir olay çıkarır. yıllar önce bursa'da düzenlenen onur yürüyüşüne katılanlara sokak dayağı atılmış, linç etmeye kalkışılmıştır. nasıl bir hazımsızlık siz düşünün. madi , koli , laço , sipet ...vb gibi genel lubunca kelimeleri konuşurken bursa'da anlaşılmayacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
iyi yanı hiç mi yok... nilüfer ilçesi ülkenin en refah 10 ilçesinden biridir. nilüfer belediyesi lgbti kapsayıcı olmaya calışır. iyidir ama burada yaşam şehrin diğer bölgelerine göre oldukça pahalıdır. araban varsa orda yaşamaya çalışırsın. özgür renkler lgbti derneği nilüfer belediyesi desteği sayesinde faliyet göstermektedir. dernek ve belediyenin ortak çalışmasıyla anonim test merkezi kurulmuştur.
şehrin batısı nispeten daha iyi görünse bile bursa'nın huyunu suyunu alan herkes ilk paragrafta bahsettiğim örtük davranışlara sanki kuralmış gibi uyar. hani bir yazar tayin düşünüyorum demiş. bunları söylemek boynumun borcudur.
her daim arayışta olan bireyin saplantılı alışkanlığıdır. , bünyeye maymun iştahlılığı olağan karşılatmaktan başka bir işe yaramayan, belli olunmadığı düşünülse bile aslında kendi aramızda trafik lambası kadar dikkat çeken bir uygulamadır. sürekli açık kalması ciddi sağlık problemlerine yol açar.
gönülden sürgün edilmekle sonuçlanır genelde. sizden daha iyisini bulduğu düşünüldüğünde kralı tanınmaz. böylece aşkınızı kimsenin bulamayacağı uzaklara taşımanı gerekir ve öyle yaşamaya mahkum kalırsınız.
* 5-6 yaşlarındaykende bir deniz maceram vardır. yazın sahilde tanıdık ailelerle düzenlenmiş bir plaj aktivitesiydi. bende suyu seven, derisi sünger bob olana kadar sudan çıkmayan bir çocuktum. tabiki annem bu durumu ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir çocuk olduğumu bildiği içinde sürekli diken üstündeydi. * ne hikmetse yüzmeyi bilir halde doğmuştum ama önlem olarak kolluk takarlardı. o kolluklar her 5 dakikada bir ailem tarafından takılır ve benim tarafımdan çıkartılırdı. kıyıda oynamayı reddederdim her zaman. açılmak isterdim.
neyse tüm aileler denizin, yaz gününün tadını çıkartıyordu. * gruptaki erkekler mangal, tavla alıp, sandala atlayıp biraz açılmayı planlıyorlardı. kadınlar ise güneşlenip dedikodu yapmayı. *. hal böyleyken bende babamlarla tüm erkekler gibi sandala binmeyi istedim. annem buna pek sıcak bakmıyordu. ama babam ben hallederim bir şey olmaz havasındaydı. öyle böyle derken bende sandal ekibine dahil olmuştum artık. çünkü yanımızda diğer ailenin ben yaşlarındaki bir oğlu daha vardı. onun binmesi ama benim binmemem ufak çaplı bir kriz çıkartacağıma delaletti. * neyse biz ikisi mayolu çocukla birlikte toplamda 6 erkek olmak üzere sandalla açılmaya başladık. ben ve diğer çocuk haricindeki erkekler mayolu değil, giyinikti. * tam bilemiyorum ama çok açılmadık. olsa olsa kıyıdan 25-30 metre falan. çünkü o mesafeden annemin hareketlerini net bir şekilde görebiliyordum. kadıncağız ikide birde kayığı gözleyip duruyordu. hatta annemin ifadesine göre o an diğer kadınlar merak etme, o kadar adamın içinde bir şey olmaz diye anneme söyleyip durmuşlar. *
neyse kayık sabitlenmiş, tavla açılmış ve mangalda da mısırlar pişirilmeye başlanmıştı. plana göre pişen mısırlar iskeleye getirilip kadınlara da ulaştırılacaktı. iskele ile de olsa olsa 10 metre var yada yoktu aramızda. babam bu arada tavla oynuyordu. bende arkasında " aslan babam hadi yen " gibisinden gaz veriyordum. fakat gaz vermemdeki amaç biraz farklıydı. bu sırada kollukları yavaş yavaş çıkarıp suya atlayacaktım ve kıyıya yüzecektim. böylece çocuk aklımla yüzdüğümü ispat edecektim sanırım. neyse ben gazlama eşliğinde kollukları çıkartıp fark ettirmeden kenara koydum. ve yine fark edilmeyecek bir anı gözetip sandaldan kendimi yavaşça denize bıraktım. sandalda keyifler öylesine yerindeydi ki; kimse böyle yaptığımın farkına bile varmamıştı. kimin aklına gelirdi ki... * neyse ben iskeleye doğru yavaş yavaş yüzmeye başladım. bu sırada annem tetikte olduğu için bir kaç dakika içinde durumu fark etti ve feryat figan olayı sandaldakilere haber vermeye çalıştı. tabi bu sırada ben iskeleye varmak üzereydim. tüm kadınlar ve plaj ahalisi iskelede toplandı ve sandala " çocuk suda " diye bağırınmaya başladı. bunu duyan sandal ahalisi bir anda ayaklanınca da... beklenen durum gerçekleşti ve sandal alabora oldu. bende bu sırada iskele kenarındaydım artık. olay sonrasında annemin telaşla karışık beni azarlayışını ve daha sonrada gevrek gülüşünü hatırlıyorum. hatta bu sebepten annem bir süre babamı fena diline dolamıştı. ardından babamdan yediğim temiz bir sopa sayesinde bu olanlar hafızama kazınmış oldu. tadı hala ruhumda yankılanır.
* uzun uzun yıllar önce, ormanın derinliklerinde, küçük mavi yaratıkların yaşadığı gizli bir köy vardı. onlar kendilerine şirinler derlerdi. çok iyiydiler. ve sonra korkunç büyücü gargamel vardı. o kötüydü...
" gargamel= aa! şirinlerden nefret ediyorum. * sizi yakalayacağım. yıllarca uğraşmam gerekse bile sizi ele geçiricem. hepinizi hi he he he he he heeeeee! * oooo! sizi yakalayacağım. elbet bir gün yerinizi bulacağım. o zaman... o zaman pişman olacaksınız. "
* bir gün ormana yolunuz düşerse etrafı dikkatlice dinleyin. belki gargamel'in çığlıklarını duyabilirsiniz. ve iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz.
sayfiye yerinden bir bahçe yağmalaması anım vardır. 5 arkadaş şehrin biraz dışındaki bir bahçeye göz dikmiştik. adama inat gider ne varsa yerdik. tabi annelerimizde tok karnına geldiğimiz; hatta sonrasında motoru bozduğumuz için bu duruma anlam veremezlerdi. bahçe sahibinin her zaman kullandığı yol bizim oturduğumuz yere yakındı. amcayı motor üzerinde uzaklaşırken gördüğümüzde aynen bahçede alırdık soluğu. kiraz senin, elma, kayısı, dut benim yer dururduk. hatta bir kaç sefer yakalanmanın eşiğinden bile dönmüştük.
neyse yine böyle bir gün amcayı uzaklaşırken gördük ve bahçeye daldık. ben dut ağacının tepesine tırmandım. diğerleri de şurda var, burda var, şu tarafta çok var diye beni yönlendiriyorlardı. böyle yönlendirdikleri bir anda bir hışımla " kaç laaaan geldi " diye bağırınıp topukladı arkadaşlar. bende ağaç tepesinde mal gibi kaldım. hemen ardındanda bahçenin sahibi adam geldi. işte o an tarrağa yan bastığım andı. adam sövüyordu. dal parçası, ufak tefek taş, toprak atıp duruyordu. bana da yavaş yavaş aşağıya inmekten başka bir çare kalmamıştı. ağaçtan inerken o an bir fikir geldi ve " ne kaybederim " diyip uygulamaya karar verdim. aşağıya iniğimde adama konuşması bozuk, bir spastik çocuk numarası yapmaya başladım. " amca aldık biz, onlar dedi , gittiler amca " gibisinden devrik, cümle etmeyecek düzensiz kelimeler kullanıyordum. hatta sürekli kafamı rastgele sağa, sola, aşağı, yukarı yavaşça haretket ettiriyor, hafif eğilip kalkıyor ve gözlerimi rasgele oynatıyordum. neyse adam bağırınırken bir anda sakinledi. acıdığını belli eder haldeydi, yüzünde görmüştüm. yani benim spastik olduğuma inanmıştı. işin iyi tarafı bahçe sahibi vicdanlı çıkmıştı. * neyse bizim amca " oğlum yapmayın etmeyin... isteyin benden... ben size veririm.... ama bu hırsızlık günah... " gibisinden cümleler kurmaya başladı. bende bozuk konuşmalarla, rastgele hareketler eşliğinde " amja amjaaaaa annem var benim. anneme gidicem ben amja " falan diye saçmaladığımı hatırlıyorum. * sonra bizim amca hemen motorundan 2 tane boş torba çıkarttı. torbalara da bahçesindeki elma, kiraz... gibi bilimum meyvalar doldurarak beni yolcu etti. önce kendisi götüreyim diye ısrar etti ama ben " gidicem ben giderim çocuk değilim ben. ben pilot olucam " gibisinden 4-5 yaş cümleleri kurdum. neyseki ikna oldu yavaştan yavaştan aldım torbaları ve eve geri döndüm. diğer çocukların yanına gittiğimde elimde torbalarla geri geldiğimi gördüklerinde mal olmuşlardı.
neyse aradan bir kaç hafta sonra bizim amca ile pazarda karşılaştık. işin garibi meğer bizim amca annemin sürekli kiraz aldığı adammış. ben alı al moru mor kaldım öyle. ağzımı açamadım. tanıyacak diye üç buçuk attım. neyseki tanımadı ama bunu yaşamak rol kabileyetimin olduğunu ve kullanabildiğimi gösterdi bana. her ne kadar utansamda; yaptığımın matah bir şey olduğunu bilsemde; ikna edici bir rol kabiliyetim olduğundan emindim artık.
aileye karşı yapılmış bencilce bir açıklamadır. kendimizi düşünüp rahat yaşama isteğini açığa çıkartmak için bu durum dile getirilir. fakat gerçek böyle değildir. hayat daha da karışır, saklanması gereken bir eşyaymışçasına sokakta sizinle rahat edemezler, her hareketinizi, her bakışınızı duruşunuzu, sözünüzü yargılar hale gelirler. olası girişimler söyledir:
- anne ben bir denizatı olmak isityorum. yani istemiyorumda farkındayım ben bir denizatıyım.
-aaa! yavrucum o nasıl şey öyle hay allah! senin baya bir aklın karışmış. nazara gelmişsin sen... olmaz öyle şey. feytullah hocaya götüreyim seni bir güzel üfleyiversin sana hiçbirşeyin kalmaz.
-baba ben şerimanla beşik kertmesi olamam. bundan sonra korhan ile aynı evde yaşayacağız?
-ne demek olamam yavrucum. sen onu bunu boşver. dayınlar yeni ev için temel kazıyorlar. benle gel de temeli kaz bende (üstüne) beton dökeyim.
ancak ve ancak sosyal ortam itibarı ve dernekler vasıtasıyla bu durum açıklanmaya çalışılabilir. bu tür yardımlar alınabilir. böylelikle bencillik dediğimiz şey bir nebze birbirinizi anlamaya dönük bir çabaya dönüşebilir. yalnız olmadığınızı ve durumunuzu en iyi şekilde anlatmanıza yardımcı olacak bir topluluk anlaşılmanızı ufak da olsa kolaylaştırabilir.
buradaki entry sarmalını okuduktan sonra yeni haberim olan sözlüktür. itiraf ediyorum 2010 dan beri yayınına devam ettiği halde yeni öğrendiğim için fazlasıyla utandım. hatta burda yazılan onca şeyi okuduktan sonra iyi bir pr çalışması olduğunu düşündüp sevinmiştim. ta ki son sayfadaki entryleri okuyana kadar. kendi adıma ne kadar edepsiz ya da kural tanımaz olarak kimin hakkında ne yazdıkları zerre kadar ilgimi çekmiyor. burada da nice gelişmeler hata yapa yapa öğrenildi. mod olarak görev yaptığım ilk zamanlar sinirlenip entrylerini silip tartıştığım kişiler oldu elbette. kimini küstürdüm, kimi ile konuşup tatlıya bağladım. ama kolay ama zor bir şekilde böyle bir işe başlayınca öğreniliyor ve en iyisini yapmak amaçlanıyor. eski yazarlar söz konusuysa belkide kendi adımada nahoş şeyler duyacağım sözlüktür. kim bilir... henüz detaylı okumadım ama göz attığım kadarıyla keyifli bir sözlük. aksi şeyler okumama rağmen içerik açısından çeşitlilik söz konusu. hatta şuraya bir uhte vereyim when we rise. kıyaslama açısından değil ama yeri gelir bazı şeyleri de burdan öğrenir insanlar.
yeri gelse orada gullum yapsak, yeri gelse burda dergi çıkarsak. yeri gelse orada kampanya yapsak, yeri gelse burada fantaziler çağlasak. her iki sözlüktende yazarlar buluşsa. o gelemez, bu gelemez, onu istemem gibi şeyler bir tarafa bırakılsa ve ortak etkinlikler yaratılsa. bunu yapmak uzaya çıkmak kadar kastırılacak bir konu değil. ne olduğumuzu biliyorsak, eşcinseliz ya da ötekileştirmem diyebiliyorsak neden kendi aramızda sörvayvıy yaşamak zorundaymışız gibi davranıyoruz. bu arada az önce yukarıda uhte verdiğim başlığı öylesine yazmadım. anlamı yükseldiğimizde. bu sözcük her iki sözlüğünde mottosu olursa biz varoluyoruz. kolileştirklerimle, çoşkumla , kederimle, küçük büyük başarılarımla hatta vazgeçişlerimle varolduğum sosyal bütünlüğüm eşcinsellik ya da en doğru adı ile lgbti. tekil birisi olarak ben hiçbir şeyim.
not: bu zamana kadar iki sözlük arasında ne olup bittiğine gerçekten yeni şahit oluyorum. ne o tarafta ne bu tarafta ne olup bittiğini bilmiyorum. bu arada az önce bana o taraf bu taraf diye yazdırdınız. yapmayın allah aşkına. ne tarafı yahu. bunu bize söylettirmeyin gözünüzü seveyim. bu entryde yazılmış hiçbir cümlemde kişisellik yoktur yani hiçbir tekil şahısa söylenmemiştir. yahu bunu bile yazmak zorunda hissettirmeyin bize. sözüm nerede olursak olalalım hepimize .
not 2: yanlış bir şey yapmayayım diye her yerdeki entrylerde birbirini aşağılayan tabirleri okudukça bu entry yi silmeyi bile düşündüm ama yazdıklarımda yanlış olan, taraf tutan hiç bir şey yok. asıl olması gerekenden bahsediyorum. hepimiz açısından. birbirinizle savaştıkça ben hayalciyim ve öyle kalmayada razıyım. fakat önünde sonunda hayellerimizi evrilleştirmeye nerden başlayabileceğimiz konuşacağız. ya bundan 3-5 nesil sonra ya da şimdi...