şöyle psikoloji mezunu/psikolog ya da buna benzer donanımlı arkadaşlardan oluşan bir güzin abla vari köşe yapsak, herkes derdini, problemini dökse ortaya da üçüncü bir taraf olarak, objektif açıyla birileri ''bak sevgili ayı, olay bu'' gibisinden aklını başına devşir vb önerilerde bulunsa mesela.
bence sözlük olarak neşe kat sayımız artabilir, hepimiz happy klibindekiler gibi dans edebiliriz sonucunda. isim konusunda çalışabiliriz, güzin abi olamayacağından müfit abi falan da koyabiliriz, bu sonranın konusu tabi.
şarkıyı pek değil ama white rihanna tribindeki rita ora'ya rağmen, kill bill vari klibini baya beğendim, hatta klipte budd michael madsen de yer almakta.
hareketli parçalarıyla öne çıkan fergie'nin tarzı dışına çıkıp, sözleri ile vuran başarılı slow parçası. klibinde heroes'un peter'ı milo ventimiglia da yer alıyor.
the smell of your skin lingers on me now
you're probably on your flight back to your home town
i need some shelter of my own protection, baby
to be with myself in center
clarity, peace, serenity
i hope you know, i hope you know
that this has nothing to with you
it's personal, myself and i
we've got some straightenin' out to do
and i'm gonna miss you like a child misses their blanket
but i've got to get a move on with my life
it's time to be a big girl now
and big girls don't cry
don't cry, don't cry, don't cry
the path that i'm walkin', i must go alone
i must take the baby steps 'til i'm full grown, full grown
fairy tales don't always have a happy ending, do they?
and i foresee the dark ahead if i stay
i hope you know, i hope you know
that this has nothing to with you
it's personal, myself and i
we've got some straightenin' out to do
and i'm gonna miss you like a child misses their blanket
but i've got to get a move on with my life
it's time to be a big girl now
and big girls don't cry
like the little school mate in the school yard
we'll play jacks and uno cards
i'll be your best friend and you'll be my
valentine
yes, you can hold my hand if you want to
'cause i want to hold yours too
we'll be playmates and lovers
and share our secret worlds
but it's time for me to go home
it's getting late, dark outside
i need to be with myself in center
clarity, peace, serenity
i hope you know, i hope you know
that this has nothing to do with you
it's personal, myself and i
we've got some straightenin' out to do
and i'm gonna miss you like a child misses their blanket
but i've got to get a move on with my life
it's time to be a big girl now
and big girls don't cry
don't cry, don't cry, don't cry
john green'in 2012 yılında çıkardığı, iki tane kanserli genç olan hazel ve gus'ın aşkını anlatan romanı.
kitabı uzun zamandır okumak istiyordum ama üşengeçliğime geldiğinden ingilizcesini okumak istemedim, sonra geçen hafta d&r'da türkçe çevirisini görünce büyük bir sevinçle aldım. kitap zaten best seller olmuş ancak filminin de geleceği sırada, yapılan tanıtımlarla kitlesini öyle bir genişletti ki, hani herkes ucundan-kıyısından köşesinden biliyor kitabı biraz. güzel bir aşk hikayesine tavım, hani öyle herhangi bir hikaye değil ama. mesela the notebook öyle bir çarptı ki beni ondan beri beklentiler yüksekte.
kitaba başlarken beklentilerim yüksekti çünkü yabancı basında kitap öyle bir noktaya ulaştı ki. ilk 20 sayfasında, pişmanlığa kapılıp twilight vari sırf 16 yaşındakı tumblr kızlarını hedefleyen bir roman izlenimine kapıldım ki bu kadar insan bu kitaba bayılmışsa, dahası vardır diyerek devam ettim, iyi ki etmişim. aslında hikayenin sonunu az-çok tahmin etmek mümkün ama ben arada neler, nasıl olaylar olacak merakıyla bir gecede 200 sayfa okudum, kalanı da yine bir çırpıda bitirdim. karakterleri biraz mükemmel bir çizgi çizse de, hikaye gerçekten baymadan çoğu yerde sizi gülümseterek, bazen de gerçekliğin çarpmasıyla gerçekten etkiliyor insanı. özellikle ilk başlarda pes etmiş gibi duran hazel'ın gus'ın alaycılığına karşı gelmek için kendinden beklenmeyeler şeyler yapması-ki çok belli nereye götürceği... hele amsterdam kısmı. amsterdam'ın yeri bende çok ayrı, neden bilmiyorum alt tarafı avrupa'da 4 şehir gördüm ama amsterdam bana o yabancılık hissini vermedi, oraya aitmiş gibi hissettirdi. o kanal kenarında yemekler, vondelpark'tan bahsedilmesi, o romantik sahneler beni çok mutlu etti. kendisine karşı antipati ile sempati arasında olsam da film için shailene woodley iyi bir seçim ama esas o eblek suratlı ansel elgort, kitapta tam tasvir edilen gus'ı dolduruyor ( sürekli mavi gözleri diye bahsedilmesine karşın kendisi kahverengi gözlü). filmi henüz izlemedim ama 2 saate bir kitabın ne kadarı sığdırılabileceğinden kitaptaki birtakım kısımlar daha kısa geçilmiştir diye düşünüyorum. kitapta tasvir edilen van houten'ı da willem dafoe'nun canlandırması da ayrı bir farklılık.
kitapta hep hazel ölücekmiş hissiyatıyla okuyorsunuz, kitabı sonunu öngöremiyorsanız güzel de yapan bu; her başarılı aşk hikayesindeki gibi beklenmedik anda gelen bir kayıp ile hikaye o epik havasını kazanıyor. okurken, kanserli iki gencin aşk hikayesi diye okusanız da o aralarındaki tatlı gerilim, bunun aşka dönüşümü, salıncak, gus'ın o analizleri o kadar güzel ki, kendinizi o aşk hikayesinin üçüncüsü gibi hissettiriyor. sanki an be an onların aşkına tanık olmuş, gus ölünce siz de gerçekten bir parçanızı onla kaybedip hazel'la dünyaya sövmek istiyorsunuz. kitapta bazı cümleler bana daha bir anlamlı geldi:
"i put the car in park and looked over at him. he really was beautiful. i know boys aren't supposed to be, but he was."
"that's the thing about pain," augustus said, and then glanced back at me. "it demands to be felt."
but i believe in true love, you know? i dont believe that everybody gets to keep their eyes or not get sick or whatever, but everybody should have true love, and it should last at least as long as your life does.
but it is the nature of stars to cross and never shakespeare was more wrong than when he had cassius note "the fault is, dear brutus, is not in our stars/but in ourselves."
"the weird thing about houses is that they almost always look like nothing is happening inside them, even though they contain most of our lives i wonder if that was sort of the part of architecture."
"i'm in love with you, and i know that love is just a shout into the void, and that oblivion is inevitable, and that we're all doomed and that there will come a day when all our labor has been returned to dust, and i know the sun will swallow the only earth we'll ever have, and i am in love with you.
"when the scientists of the future show up at my house with robot eyes and they tell me to try them on, i will tell the scientists to screw off, because i do not want to see a world without him.
omnis cellula e cellula," he said again. "all cells come from cells. every cell is born of a previous cell, which was born of a previous cell. life comes from life. life begets life begets life begets life begets life.
grief does not change you, hazel. it reveals you.
you don't get to choose if you get hurt in this world, old man, but you do have some say in who hurts you. i like my choices. i hope she likes hers.
kitapla ilgili tek eleştirim, yazar john green'e kızmak. kitap boyunca hazel an imperial affliction yarım kaldığı için van houten'a kızıyor ama bir anlamda, agustus'ın ölümü ve sonrasında ayakta kalmaya çalışan, bir kez daha augustus'a aşık olan hazel açısından hikayenin ucu açık kalıyor. bu anlamda bir tatmin yaşamak isterdim, hazel'a ne olduğuna ilişkin. ikinci bir husus ise, daha çok kendime kızdım: keşke üşengeçlik yapıp da kitabın çevirisini okumasaydım ki kitabı inceledim gerçekten yazarın dili ve anlatımı kolay anlaşılır. çeviri ile bir şeylerin kaybolabileceğini bilirdim ama ama kitabı okurken kitaptaki bazı ifadeler aynı anlamda çevrilmiş de olsa, hep bi yarım, bi havada kalmış hissi yarattı bende. yazarın size geçirmek istediği o duyguyu, o betimlemeyi ne yazık ki tam anlamıyla geçiremiyor türkçe çeviri, bu sebeple de kitaptan altını çizdiğim kısımları özellikle orijinalinden alıntıladım.
david guetta'nın benim için yapmış olduğu en ama en iyi parçası, kendisine taio cruz ve ludacris eşlik ediyor.
bu tarz şarkıları önceden pek sevmesem de, bende yeri çok ayrıdır. hani her sezon herkesin bir şarkısı olur ya, o şarkı ne zaman nerede çalsa sizi ayağa kaldırır ve nasıl olursanız olun içinizden geldiği gibi dans ettirir, aynen öyle işte. çıktığı 2011-2012 dönemi benim de gece dışarıya çıkmaya yeni başladığım zamanlarım olması sebebiyle, bendeki anıları çok farklıdır. yakın çevremde benimle öyle yer etmiş ki herkes her duyduğunda beni anardı. aslında temelde, bam bam bam beatli ama size 3:30 saniye bir kere bile durma vaat etmeyen, bütün hücrenelerinizin dans edeceği enfes bir parça.
oh yeah,
they tell me i'm a bad boy
all the ladies look at me and act coy
i just like to put my hands up in the air
i want that girl dancing over there
look at the girl on the dancefloor
she's amazing on the dancefloor
when she moves, girl i want more
keep it going girl, like i got an encore
you got me saying:
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, go little bad girl
oh yeah,
they tell me i'm a bad boy
all the ladies look at me and act coy
i just like to put my hands up in the air
i want that girl dancing over there
shaking her ass from the left to the right
moving it round just the way that i like
i wanna see her move like a movie on flight
she got it how i want it and i want it all night
look at the girl on the dancefloor
she's amazing on the dancefloor
when she moves, girl i want more
keep it going girl, like i got an encore
you got me saying
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, go go go go
she got my heart jumpin'
and my adrenalin pumpin' and gunnin'
like ain't nobody ever seen (seen seen seen)
as a matter of fact i've seen this woman all up in my dreams
whippin' and flippin' and stackin' and slappin'
i'm attacking after she back it up and make it drop (drop drop drop)
after i met her, i tell her david guetta is on the track
baby girl don't stop (stop stop stop)
keep it going you never know when somebody gonna throw couple dollars
got a pocket full of hundred dollars bills
ludacris, mr. make-a-woman-holla sing (sing sing sing)
and every night on the floor putting on a show (show show show)
everybody in the club
here's a little something you should know
look at her go on the dancefloor
she's amazing on the dancefloor
when she moves, girl i want more
keep it going girl, like i got an encore
you got me saying
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, go little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, little bad girl
go little bad girl, go little bad girl
bir tane görmüş ve birçoğu hakkında buradan vb yerlerden birtakım şeyler okumuşken, istanbul'da tam anlamıyla gay bar olmadığını düşündürendir. gay bar adı altında bir pazarlama ile insanlara bu ''farklı'' eğlenceyi sunuyorlar ama en basiti bazı yerlere değil iki erkek, tek bile girilemiyor. ama sorsan steroid şişkini abilerle hava yastıklı ablalar yarı çıplak iki-üç tane hareket yapıp inanılmaz farklı bir deneyim sunuyor size, bundan da heterolar nemalanıyor.
oysaki yurtdışında, gay bar gibi gay bar-club dediğinizde, bu ögeler de olur ama ayrıca kapıda ne giymişsin,kimlesin vs şeylere takılınmaz. kapıdaki bouncer sizden o titreşimi alır zaten, hatta çok katı bir yer değilse, straightler bile alınır. amsterdam'da bir leather barda, tek kural içeriye kızların alınmamasıydı mesela. dünya'nın yükselen yeni eğlence merkezi berlin'deki berghain, herhangi bir dress code'a, tipinize bakmaz, kapıdaki sven sizi onaylarsa girersiniz. ki berghain son yıllarda özellikle elektronik vb müzik severler için 'o' mekan olmakta, içeride dönen olaylar,dark roomlar ve müşteri kitlesinin çoğunluğunun da gay olması sebebiyle bir gay bar-club çizgisindedir.
çok seviyorum, öyle böyle değil. o kadar eğlenceli, özgün insanlar ki bence... okuldan olmasa da bir arkadaşım vasıtasıyla bir tane amerikalı'yla tanıştım, böyle kafa bir çocuk olamaz. yıllardır aradığım best friendim kanye adeta. en son kendisinden atlanta strip clublarında make it rain yapma sözü aldım. bu arada kendisi şakır şakır türkçe konuşarak bizi ayrıca da dumura uğratmıştı.
bir de geçen sene strasbourg'da bir parti çıkışı, taksi beklerken 2-3 tane siyahi kızla tanıştık. yanımdaki arkadaşım içeride eski sevgilisiyle saçma sapan dramalar yaşadığı için, bütün kızları çarpık ingilizcesiyle ''there is a tall guy, he is bad'' diye uyarıyordu. sonra bi sigara rica etti, öyle böyle derken yarım saat taksi beklerken biz bu kızlarla kanka olduk. ben zaten yıllardır içimdeki siyahi tribini yaşacağım arkadaşlar arıyorum, kıza olayları anlatınca kendisi birçok harika ifadesiyle beni kendine hayran bırakmıştı. öyle ki ne olur gitmeyine kadar döndü olay ama sabahında ne yazık ki katılmamız gereken bir duruşma vardı.
geçen yaz calvin harris ile spectrum remixi ve sweet nothing sonrasında popülaritesi daha da bi artmış, normalde indie/hippie arkadaşların tekelindeyken gece kluplerinde dans edilen şarkı listelerine de girmiştir.
spectrum :
sweet nothing :
oysa ki florence + the machine'ı güzel yapan o kendine has, ne slow ne hareketli, sözleriyle besleyen şarkıları. paylaşılanlara ek olarak en çok sevdiğim parçası ise:
geçen sezonu da yazın yeni keşfetmemle bir anda tüketip bir yıl boyunca kanım çekilerek beklediğimden, bu sezonu sindire sindire 2şer bölüm olarak azar azar izledim.
ama o sezon finali neydi öyle! bu sezon o kadar güzel başladı ki, sezon ortalarına kadar gerçekten bizi daha da etkileyecek bölümler bekledim, gel gör ki 8-9. bölümden sonra bi düşüşe geçildi gibi geldi bana. hele de koskocaman red'in dayak yemesi, v'nin kaçması vs çıktığı andan beri bir anda herkesi etkisine altına alan bir dizi için çok hafif, vasat bir sezon finali olarak geldi, tatmin etmedi.
yıllardır bütün kaşarlıklarına rağmen dedim bu sookie özünde iyi bir kız, sarışın diye bunu ezikliyolar. bill ile başladı, elinden eric'i geçirdi, alcide'di warlow'du bilmemne bi dizide kardeşini götürmediği kaldı. hadi bunu da görmezden geldim, sen geçen sezon alcide ile evli mutlu çocukluya bağlamışın, adam öldü 40'ı çıkmadan gittin yine bill'le yattın şömine karşılarında. taş gibi adam senin yüzünden öldü gitti amk. dizi zaten 10 bölüm, kalmış iki bölüm hala ne bu saçma sapan hikaye değişimleri. oysa ki violet'in tırlatması o kadar doyurucu bir sahneydi ki şu sezondaki neredeyse en iyi bölümdü diyebilirim, ama yok onu da saniyesinde hakladınız. üstüne ırkdaşım jessica, jessica... şu dizide iltimas geçip en sevdiğim senken, tam bir keeper hoyt'la evlenmeye bir kala gittin jasonla arka fonda taylor swift-haunted çalarken kırmızı pelerinler, jartiyerler seviştin kamyon arkalarında. sonra araya o gay çıkan hippie olan girdi bilmemne yine jasonla bi sevişmeler, sonra hoyt'u görünce yine gönül kayması hoyt'a. aklını başına topla artık, ne bu ırıspılık.
frozen'ın çıkmasıyla anne-babaların kabusu olmuş, yetişkin bünyeleri bile ''let it goooo, let it gooo'' diye bağırtabilecek, idina menzel'in efsane sesiyle taçlandırdığı şarkı.
the snow glows white on the mountain tonight
not a footprint to be seen.
a kingdom of isolation,
and it looks like i'm the queen
the wind is howling like this swirling storm inside
couldn't keep it in;
heaven knows i've tried
don't let them in,
don't let them see
be the good girl you always have to be
conceal, don't feel,
don't let them know
well now they know
let it go, let it go
can't hold it back anymore
let it go, let it go
turn away and slam the door
i don't care
what they're going to say
let the storm rage on.
the cold never bothered me anyway
it's funny how some distance
makes everything seem small
and the fears that once controlled me
can't get to me at all
it's time to see what i can do
to test the limits and break through
no right, no wrong, no rules for me,
i'm free!
let it go, let it go
i am one with the wind and sky
let it go, let it go
you'll never see me cry
here i stand
and here i'll stay
let the storm rage on
my power flurries through the air into the ground
my soul is spiraling in frozen fractals all around
and one thought crystallizes like an icy blast
i'm never going back, the past is in the past
let it go, let it go
and i'll rise like the break of dawn
let it go, let it go
that perfect girl is gone
here i stand
in the light of day
let the storm rage on
ilk 5 sezonunu deli gibi izlemiş, meredith derek'ten trip yiyince sanki ben yemişim, o güzel katherine heigl'ın saçları dökülürken, denny'nin fişine çekerken ''dur, yapma!'' diye bağıracakken kursağımda kalmış shonda rhimes'ın dramanın kraliçesi olduğunu gösteren enfes dizidir. ne yazık ki araya giren şeylerle sonra kaynadı gitti ve en son gördüğüm 10.sezondaydılar, hatta 200.bölüme hazırlanıyorlardı falan.
hastane temalı yapımları nedense sevemesem de, house ile birlikte gerçekten bu anlamdaki en başarılı dizilerdendir. dizinin adının grey's anatomy olmasının sebebi yanılmıyorsam gray's anatomy diye henry gray tarafından yazılmış anatomi anlamında önemli bir kaynak olan kitaba dizinin baş kahramanı meredith grey ve çevresinde yani dizinin çoğunluğunun hastanede geçtisiyle gelişen olaylara mecazen bir gönderme yapılmasıdır.
karnı düz olanların bu konuda ''çok bi şey değil'' ya da benzeri tepkilerine pek hak vermiyorum çünkü şöyle ki, insanın karnında sürekli bir kütle ile dolaşması ve yazılanlar gibi istediğin kıyafeti bulamama vs dertlerini geçtim, istediğin birini bulamama da bile etkili olan bir şeyken bu olay, böyle büyük bi şey değil diye sallanması, bu konuda zaten hiç/ ya da artık sorun yaşamayan insanlar için çok olağan bir tepki.
hani nasıl hayatu boyunca zayıf bir insan 5-10 kilo olunca kendini 300 kilo sanıp tribe giriyorsa, bu da onun gibi bir şey, yaşamadan bilemezsiniz. ha tabi muscle bear olup hayli talep görenler de yok değil ama genel olarak, sizden önce odaya karnınız giriyor, hatta en basiti öpüştüğünüz, sarıldığınız biriyle aranıza bi şey giriyor. memnunsanız ne güzel ama bu konudan muzdarip biriyseniz de gerçekten hoş bir durum değil.
sabahın köründe zor da olsa olsa uyanarak kalkmış, bir de buna rağmen saçım başım, üstümden emin, kendime bakıp vay be diyorsam, göğsümü kabarta kabarta evle yol arası pek de tekin olmayan 1dklık daracık sokak benim podyumummuşcasına kulağımda rihanna - only girl in the world eşliğinde cool cool yürüyorum.
bıktım. 4 yıldır bitmek bilmeyen okuldan, adaletin olmadıgı ülkede bi şeyler yapmaya çalışmaktan, romantik ve arkadaşlık bazında yalnız olmaktan, insanların hep 2. tercihi olmaktan bıktım. annemin mükemmeliyetciliginden ötürü hicbir zaman en iyi olamamaktan, surekli başarısız surekli kilolu surekli insanların arkasından konuştuğu insan olmaktan bıktım. her ne kadar önemli olan önem verdigin insanların ne dediğise de ilkokul 1den beri insanların fısır fısır konuşmasından bıktım. insanların ağzı torba degil ki buzesin ama yıllardır olabildiğince kendim olup da doğru durust bir yeteneğim vs olmamasından bıktım.
kısacası, özellikle de bitmek bilmeyen bu cehennem final haftasında, bir kez daha her seyi herkesi "neden?" diye sorguluyorum. bu da boş bir zaman kaybından başka bir sey degil
sokak ortasında esneme-gerilme yaparken görülmüş kendisi. hayatımda böyle güzel bir esneme hareketi görmedim, pilates lastiğin ebru şallı'n olayım chris!!!
başrollerde yılların felicitysi keri russell ve matthew rhys'in rol aldığı, 2013 yılından beri yayınlanmakta olan suç/polisiye-drama dizisi.
konusu ise şöyle: 80lerin başlarında washington'da yaşayan, ilk bakışta sıradan bir "amerikan" ailesi olarak gözüken jenningsler aslında hiç de o kadar sıradan değillerdir. elizabeth (russell) ve philip (rhys) aslen sscb'ye istihbarat sağlamak amacıyla erken yaşlarda bir amerikan gibi eğitilmiş ve 22 yaşında amerika'ya gelerek "araya karışmaları" emredilen kgb ajanlarıdır. bu doğrultuda elizabeth ve philip, sahibi oldukları paravan seyahat acenteleri ile sıradan insanlar gibi gözükürken yeri gelince türlü türlü kılıklara girerek amerika'ya karşı bilgi toplarlar her bölümde. öyle ki philip taktığı peruğuyla fbi sekreterinden bilgi alacağım diye kadınla yatmaktan, hatta evlenmeye kadar gider... bir de çiftimizin birbirinden gereksiz iki çocuğu bulunmakta, hele de kızları sümsük paige tam evlerden ırak da...neyse daha fazla spoiler vermeyelim.
soğuk savaş dönemleri sevenlerin epey beğeneceği, keri russell'ın her bölümde güzellikten öldüğü ve dahası, her bölümde 80lerin enfes müziklerini de barındıran 8.3 imdb puanına ait bir dizi, izlenesi izlettirilesi.
ilk başta master için gitmeyi düşünürken daha istanbul'da 1 derecede dünyanın kaç bucak olduğunu gördükten sonra değil içlik vs, kafaya ugg geçirsem bile hayatıma devam edemeyeceğimi tahmin ettiğim soğuklar ülkesi, adeta frozen - let it go. oysa ne güzel gölleri, ormanları, beyleri falan vardı...
twitter'da rastladığım 4 fotoğraflık bir öyküyü, ve siz sevgili sözlükçüler için olduğunca çevirdim. sanırım esasen bir tumblr postu, epey de gülümsetti beni.
bir anne, ev arkadaşıyla beraber yaşayan oğlunun evine yemeğe gider. yemek sırasında, anne oğlunun ev arkadaşının ne kadar yakışıklı olduğunu fark etmiştir. oğlunun cinsel yönelimi hakkında şüpheli olan anne, iyi bir anne olarak doğru zaman gelince oğlunun kendisine açıklayacağını düşündüğünü için sesini çıkartmaz. ancak bu durum kendisini daha da meraklandırır. yemeğin devamında anne, oğlu ve ev arkadaşı arasındaki iletişimi, bakışmalarını izlerken dahası olup-olmadığını düşündü. annesinin bakışlarını hisseden oğlu ''aklından geçenleri biliyorum anne ve içini ferah tut, biz sadece ev arkadaşıyız ve dahası yok.'' der. bir hafta sonra, ev arkadaşı diğerine ''anne buraya geldiğinden beri gümüş servis tabağı/tepsi kayboldu, sence o almış olabilir mi?'' der. bunun üzerine oğul ''onun almadığına eminim ama yine de bi sorayım'' der ve mail atar annesine:
''merhaba anne,
sen aldın demiyorum, sen almadın da diyemiyorum ama durum o ki sen bizim eve yemeğe geldiğinden beri gümüş tepsi kayıp.
sevgiler -oğlun. ''
birkaç gün sonra oğul, annesinden yanıt alır:
''sevgili oğlum,
ev arkadaşınla yatıyorsun demiyorum ama ev arkadaşınla yatmıyorsun da demiyorum. seni sevdiğimi biliyorsun ve durum ne olursa olsun ki seni daha az önemsemem ama eğer ev arkadaşın yatağında yatıyor olsaydı gümüş tepsiyi yastığının altında bulurdu.
güzeldi. muazzam değil ama mükemmeldi. bunun en büyük sebebi de konsere gelen kitlenin hakikaten alakasızlığıydı.
gaga'nın o kusursuz sesi, performansı, içtenliği ve bitmek bilmeyen enerjisi ile şov harikaydı; öyle ki set list'in dışına çıkıp you & i söyleyerek mest etti. bir an olsun eğlenip-eğlenmekten durmadı, durdurmadı. sahaiçindeydim, gitmeden önce diyordum ki ''herhalde tıklım tıkış, herkesin tek vücut olduğu bi şey olur'' ama öyle olmadı, çılgınlar gibi dans ettim. hele de bad romance'e sıra gelince kendimi kaybettim. en öndeki aşırı little monster arkadaşlar dışında öyle her şarkıya eşlik edilmediğini duyunca açıkcası benim bile moralim bozuldu, anca paparazzi, alejandro ve bad romance'te biraz tüm kalabalık da eşlik etti. bad romance zaten başlı başına efsaneydi (harajuku olaylarından hoşlanmasam bile), resmen 6 yıl beklediğime değdi diyebilirim.
sadece müzik değil, her ne kadar bir pazarlama stratejisi de olsa gaga gerçekten bir kez daha neden bu kadar benimsendiğini gösterdi. o iran'lı hayranını sahneye çıkartıp hepimizi kıskançlıktan çatlatırken ona sarılması, born this way söylemeleri... hangi şarkıda hatırlamıyorum ama o yaptığı ''farklı olmaktan korkmayın!'' konuşması ve ''bu gece buradaki gaylerin ellerini kaldırmalarını istiyorum, bu dünyada farklı olmak zordur ve ne olursa olsun tanrı sizi seviyor'' diyerek gönlümü bir kez daha fethetti. hani gerçekten, belki çok banal gelicek ama o an orada hissettiğim o kabul edilme, o huzur hissini, o samimiyeti anlatamam."tonight we celebrate acceptance, tolerance, and love" diyerek pride bayrağını daha da yükseğe kaldırmasını söyledi.
ölmeden önce yapılması gerekenler listesinden bir tanesini daha sildik, bir dahakine en önden bilet alıp gaga'yla karşılıklı dans etmek daha harika olur!
ilk başta bekleyenlerdendim, daha doğrusu ikinci sınıf bir romantik komedi tadında onun ''gelip'' beni bulmasını falan bekliyordum. ne bileyim insan az-çok hak ettiğini düşünüyor, kimler kimleri buluyor yani. baktım kimsenin geldiği yok, moralman tam gaz düşüşteyim ufak ufak, kendimce atılımlar yaptım ama değil erkeklere, insanlığa olan inancım sıfırın altına düştü. zaten ölsem ilk adımı atacak ya da birilerine yürüyecek biri değilim, kısa sürede doğru dürüst bir şey yaşamadan ilişkilerden falan her şeyden soğudum. hayır zaten insanlar nereden, nasıl tanışıyor da böyle aşık oluyor falan onu da bilmiyorum, ıskarta mı oldum acaba diye düşünmüyor değilim ara sıra.
birazdan söyleyeceklerim için tahminen (yine) aforoz edileceğim ama çok "renkli" bir sözlük olmamız sebebiyle, konu hakkındaki fikrimi söyleme ihtiyacı duydum buradaki birçok birey gibi.
öncelikle, haftalardır troll diye eleştirdiğiniz yazarlar gibi karşıt demeyeyim ama aynı paydada olmayınca hemen bir şeyin "düşmanlık" diye adlandırılmasını ne bileyim, doğru bulmuyorum. birini kendinize düşman ilan etmeniz için gerçekten bir şeylere kast etmesi ve karşılıklı bir süregelen çekişme, baskı olması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki, sözlükteki birçok birey de gayet hdp'yi destekliyor-ki bunda negatif bir şey görmüyorum çünkü herkesin istediği şekilde hareket etme hakkı var, ben kimim ki diğerlerini düzeltme ihtiyacına gireyim daha doğrusu, düzeltme doğru bir kelime değil ama diğerlerine kendi düşüncemi kabul ettirmeye çalışayım? nasıl güzellik göreceli bir kavramsa, iyi-kötü de belirli sınırları olsa da kendi içerisinde yine göreceli bir kavram benim gözümde. sonuçta (sözümona) burası özgür bir ülke, keza bu platform da.
siyasetten hoşlanan birisi değilim çünkü benim için başa kim çıkarsa çıksın aynı güç savaşından, açlık oyunlarından başka bir şey değil. evet, şu anki 12 yıldır süregelen durum gerçekten iyi değil ama keza bundan önce de(çok önce de) öyle belirli bir refah seviyesine ulaşmış bir ülke değildik. neyse, hayatım boyunca ırkçı bir insan olmadım keza kendimi de böyle görmüyorum çünkü ırk, aynı insanın ailesini seçememesi gibi kan yoluyla atanan bir bağdır. bununla ne kadar ilgili olacağınız sizin elinizde (kültürünüzü bilmek vs) olan bir şey. benim nezlimde insan ne olursa olsun insan olsun, karakteri düzgün olsundur.
sırf desteklemediğim için sanılanın aksine hdp'den nefret etmiyorum, ama hoşlandığımı da söyleyemem; bu konuda nötrüm. saygı duyuyorum ama benim değer yargılarıma veyahut doğrularıma oturmuyor, keza diğer hiçbir parti de böyle. böyle düşünmemin de birkaç sebebi var. ilk olarak, ırkın bir insanı saf bir şekilde tanımlayabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. (bilgim dahilinde) eğer osmanlı torunu değilseniz ya da türkmenistan kökenli değilseniz, teknik olarak kimse türk değil. aynı amerika'da italyanı, ispanyolu birçok farklılığın bulunması gibi ülkemizde de kürt,çerkes,macır,boşnak birçok koldan insan var. büyüdüğünüz ülkenin çerçevesinde, türk milletine mensup oluyorsun, ırkına değil-keza amerika'da doğup büyüyen anne-babası türk olan bir türk amerikan olarak adlandırılır mı? bence adlandırılamaz. insanların bu ırkçılık yüzünden dünya'nın her yerinde ne acılar çektiği aşikar, keza ülkemizde de öyle. bunu anlıyorum. benim bu konuda anlamadığım ve anlatamadığım, bir ülke içerisinde, özellikle de ırk ayrımı ile bir ayrıma gidilmesi. birçok devlet, çok uluslu yani a,b,c birçok ırktan insanı barındırıyor. böyle bir oluşumda, herkes kendi kültürü çerçevesinde bir şeyler gerçekleştirmek isterse, o zaman her şeyin çok farklı yönlere gidebileceğini düşünüyorum.
çerkesim, bu kültürle hayli içli dışlı, bilimciyle büyüdüm. benim de annemler yeri gelir evde çerkesce konuşur, paylaşımlar yapılır. benim yaptığım çıkarımla, o zaman haydi çerkes'i de laz'ı da macır'ı da hepimiz bir kendi içimizde içselleşmeye gidelim. türkiye gibi "medeniyetler beşiği" diye anılan ülkede bu kadar farklı insanın olması çok normal bir şey. insanların haklı olarak hakkını arama ihtiyacını anlıyorum ama o zaman iş bir süre sonra yine, daha da beter bir bölünmeye yol açacağı kanaatindeyim. o zaman biz de hakkımızı talep edelim, x'de etsin y'de böyle gider.
yazdıklarım da aksi anlaşabilecek olsa da, gerçekten kendimi turancı, milliyetçi biri olarak görmüyorum. sadece dediğim gibi, türkiye gibi her devlet altında birçok farklı milleti barındırıyor ve bence bu devletin bir kurum olması gereğinden olağan bi yapı.
ikinci olarak, sırf kürt/gay ya da herhangi bir azıklıktasın diye ille de "hdp benim partim hörörörö" dümdüz gitmeni anlamlandıramıyorum. evet, diğer partiler de baktın mı hiçbiri ne benim ne senin tamamen düşüncelerini, ideallerini karşılamıyordur ama zaten işte olay burada ortaya çıkıyor, kendini bir şeye ait hissetme zorunluluğu. evet, vatandaş olarak senin mecliste, ülke yönetiminde söz sahibi olman en doğal hakkın ve kendine-en yakın diyelim-partiyi destekleyerek bunu onlar üzerinden yapıyorsun diyelim, ama gerçekte o adam seni ne kadar temsil ediyor? toplumun geneliyle birlikte senin iraden, senin ideallerin orada ne denli hayata geçiyor? bu zamana kadar hiçbir milletvekilinin toplumun birebir aynası olduğunu göremedim (hatalıysam seve seve öğrenmeye açığım). eğer hdp öncelikli olarak lgbtileri savunsa, gerçekten sözlükteki bu denli yoğunluğu anlayabilir, bizzat destekler ve önlerinde şapkamı çıkartabilirdim ki ancak "halkların, azınlıkların" hakkını savunma adı altında biz yine ikinci, hatta üçüncü plandayız. değil hdp hiçbir parti bence en az önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde(ki kimse bu kadar beklememeli) seni sevdiğin adamla evlendirebilecek, seni anayasada ve hukukta, gerçek hayatta herkesle aynı seviyeye koyacak, öyle erkek arkadaşınla beyaz çitli ev ve 3 çocuk gibi toz pembe hayallerini gerçek kılmayacak. sözde özgürlükler ülkesi amerika'da bile böyle bir kabullenme ortamı yok, avrupa'nın da biraz daha iyi olduğu söylenebilir. o yüzden "hdp'ye oy vermeyen eşcinsel" dışlaması, kötülemesini doğru bulamıyorum.
üçüncü olarak, bunların hepsi bir yana, bir bebek katilini öncü edinen bir oluşumu ben kabul edemem, hayatım boyunca da edebileceğimi sanmıyorum. her ne kadar hakkında çıkan şeylere rağmen demirtaş'ın birçok söylemini, politikacılığını bir yere kadar doğru, beğenilir bulsam da "apo'nun heykelini dikeceğiz"den sonra bende film koptu. evet, barajı geçmelerini, iktidara karşı olmalarını gerçekten takdir ediyorum ama özgürlük kisvesi altında köyleri tarayan, nicelerini katleden, terör örgütünün başıyla ilişik olan bir yapılanmayı ben kabul edemiyorum ne yazık ki. eğer öcalan ile bu bağ olmasa, barış sağlanması yolunda etkisi azalan pkk'ya rağmen hdp'yi gerçekten anlayabilir ve kabul edebilirdim bir yere kadar sözlük. ama edemiyorum. aklıma çocukken o dönen haberler, üst üste kadın cesetleri, kucağında bebeğiyle anne ve duvarda apo, pkk yazıları geliyor. diyeceksiniz ki, kürtler'in canı yanmadı mı? yandı, hem de allah bilir nasıl , hele de şu son birkaç senede, ama cana karşı can alarak özgürlük kazanılmaz, adalet sağlanmaz benim düşüncem. doğru demek bana düşmeyebilir ama en azından makul değil bu olanlar.evet geçmiş geçmişte kaldı, önemli olan geleceğin neler getireceğidir ama benim gözümde geleceği şekillendiren de geçmişteki etkilerin tepkisidir.
eğer bıkmayıp, sonuna kadar okuduysanız ve kendimce bakış açımı bir nebze de olsa anlatabildiysem; düşünceniz ne olursa olsun yine de teşekkürler.
arkadaşlık anlamında, biriyle gerçekten bitmişse hiç tereddüt etmeden sildiğim, benim için önemsiz olan bir konudur, çünkü o resim artık geçmişte kalmıştır ve her bakışta o zamanları hatırlayıp iç çekmek-hatırlamak bana geçmişe takılmak gibi geliyor. hele de o kişi bu durumda suçlu olan ise.
eğer resimde çok iyi çıktığımı düşünüyorsam resmin kendim olan bölümünü kesip ayırma bencilliğini de yapmışlığım vardır...
yaşadığım onca başarısız date sonrası geçen sene bu zamanlar son çare ''bi de burayı deneyeyim'' derken pek de bir şey yaşamayıp; son 3 ayda beni allak bullak eden arkadaşla tanıştığım mecra olmasından da yeri bende ayrı. canımsın tinder. her açtığımda '' it's going down, i'm yelling tindeeeeeer'' diye bağırasım geliyor bir ke$ha'ymışcasına. kendimi ne zannediyorsam.
bu arada algoritmasında mı neyindeyse bi sorun olduğunu düşünüyorum zira %100 masc, saglamtip, gaybro bir errrkek olmama rağmen karşıma bazen kadınlar, hetero hetero abiler falan çıkıyor bir kendimi sorgulamama neden oluyor. gereğinin yapılmasını rica ediyorum yetkililerden.