mahallenin bakkalinin kocasi

Durum: 4094 - 0 - 0 - 0 - 29.01.2014 16:28

Puan: 88228 - Sözlük Kevaşesi

15 yıl önce kayıt oldu. 2.Nesil Yazar.

Isirgan otu.
  • /
  • 205

galata köprüsünde balık tutmak

dün bütün öğleden sonra sevgili ile birlikte yaptığımız keyifli eylem.
hep görürdük köprüde sıra sıra dizilmiş, oltalarını denize salmış, sabırla oltaya vuracak balığı bekleyenleri. ama hiç denemeyi düşünmemiştik..
fikir sevgiliden çıktı.
oltalar hazırlandı, uygun bir yer bulundu köprü üstünde. yandaki yöredeki ustalardan tüyolar alındı.. ve eşsiz manzara eşliğinde oltalar atıldı haliçin lacivert sularına..
akşam gün batımına kadar süren bu keyifli uğraş, her ne kadar doğru dürüst balık tutamasakta, bundan böyle her firsatta yapacağımız etkinlikler listesine girdi.

sesli seks yapan komşu

zürafa sokak

karaköy semtinde bulunan istanbul'un ve türkiye'nin genelevleriyle meşhur red light street'i.
bu sokakta bulunan 11 ev'den 6 sı, valilik tarafından usulsüz müşteri çağırdıkları gerekçesiyle 15 günlük kapatma cezası almış.

eşimi dövmek istiyorum sabah mı döveyim yoksa akşam mı

antalya emniyet müdürlüğü'nün yayınladığı, geçen yıl alo 155 polis imdat hattı'na yapılan ihbarların degerlendirildiği rapordaki ilginç taleplerden biri.
evet arayan vatandaş öküzün önde gideni, ama en azından doğru yeri aramış. türkiyede dayak konusunda daha tecrübeli başka bir kurum mu var?
türk polisi kendisi dövemese bile, kimi, ne zaman, hangi miktarda döveceğiniz konusunda sizi aydınlatır. sadece bir telefon uzağınızda... hemen arayın...

tanrı yanılgısı

yüzyıllardır başta üç büyük dinin kutsal kitaplari olmak üzere, binlerce milyonlarca dini içerikli metin, çivi yazılı tabletten tutun kitaba kadar her formatta yazıldı, basıldı, dağıtıldı, okundu...
oysa karşıt fikri savunan her türlü görüş, hemen "kutsal'a hakaret" bahanesiyle yokedilmeye çalışıldı.
salt dogmatik inanç sisteminden farklı diye onlarca inanç yok edildi.

avrupada templier tarikatı üyeleri, bogomiller, gül haçlilar, engizisyon tarafından işkenceyle öldürüldü.
bizim topraklarda hurufiler, kalenderiler, aleviler katledildi.
bruno dünya yuvarlaktir dediği için yakıldı.
galileo yargılandı.
luther, incil'i latince'den başka bir dile çevirdiği için afaroz edildi.
bugün bile peygamberin karikatürünü yapmak savaş sebebi. binalar yakılıyor, insanlar öldürülüyor, ölüm fetvaları veriliyor.
darwin, bütün bir biyoloji tarihinden silinmek isteniyor..
yüzyıllar boyunca birbiriyle savaşmış olan müslüman ve hiristiyan köktenciler evrim konusunda (bir de eşcinsel evlilikler) bir araya geliyorlar.
bu, büyük bir çaresizliğin ve korkunun belirtisidir.
kamusal alanda her geçen gün güç kaybeden din'in aslında ne kadar kırılgan olduğunun göstergesidir.
din'in kendi yerinin sadece insanların vicdanı olduğu gerçeğini kabullenememesidir.
dawkins'den bu kadar korkmalarının sebebi de budur.

fransa

tarihi, ekonomik, medeniyetsel açıdan komşuları ingiltere ile at başı giden, almanya'yı ise fersah fersah geçen ülke.
tarihi olarak neredeyse ingiltere ile aynı dönemde dünya sahnesine çıkmıştır. dünyanın, ingilizlerden geri kalan diğer yarısını fransızlar sömürgeleştirmiştir.
kuzey amerikadan (kanada'nın quebec eyaleti) tutun, asya'ya (vietnem, laos, kamboçya), afrika'dan (bugün bile 22 afrika ülkesinin resmi dili fransızcadır) pasifik okyanusuna (tahiti, yeni kaledonya vs.) kadar geniş bir coğrafyayı askeri, siyasi ve ekonomik olarak etkilemiştir.
fransız devrimi, bütün dünya'nın kaderini değiştirmiş, bugün bile insanlığın henüz aşmayı beceremediği uluslaşma çağını açmıştır.
voltaire, rousseau gibi düşünürlerin temellerini attığı positivism, çok övündügümüz ve başlıbaşına bir ideoloji sandığımız kemalizm dahil, bir çok modern düşünce akımının ilham kaynağıdır.
fransız edebiyatının, şiirinin, resminin vs. dünya sanat akımlarına olan etkileri saymakla bitmez..
haa bütün bunlar hep olumlu katkılar mıdır, elbette hayır..
ama eğer bir karşılaştırma yapılacaksa, az çok tarihsel bilgiler ışığında yapılmalıdır.

her söze toplum diyerek başlamak

aslında burada vurgulanmak istenen şey, toplumdan ziyade sürü'dür. zira bireyselleşmenin tam anlamıyla gerçekleşmediği koşullarda, sağlıklı bir toplumsallaşmadan da bahsedilemez.
bireyselleşme özgürleşmeyle, özgürleşme mücadeleyle kazanılır.
seküler yaşam tarzının oturduğu, kadın ve lgbt haklarının tanındığı, sendikal hakların, örgütlenme özgürlüğünün önünde engeller olmayan ülkelere bir bakarsak, arkalarında yüzlerce yıllık bir mücadele geleneği görüyoruz.

oysa biz 600 yıllık bir kulluk, kölelik sisteminden geliyoruz.
devlet baba lütfederse taltif edildiğimiz, kahrederse kellemizin alındığı bir ceberrut sistem.. ve bu sistem bize "hoşgörülü" ve "adaletli" bir sistem olarak anlatıldı, hala anlatılıyor.

bu sistemin en gaddarlarına, ecdatlarımız oldukları için secde etmemiz, onların kahramanlıklarıyla gurur duymamız öğretildi, hala öğretiliyor.

bu bozuk düzene başkaldıran ama yenilen şeyh bedreddin ler, pir sultanlar, köroğlularla olan bağımız kopartıldı.
o yenilen ama teslim olmayan kahramanları değil, bizi katliamlara ugratan kendi cellatlarımızı ecdat olarak belledik.
celepli çobanin peşisıra salhaneye koşturan koyunlar gibi...

şimdi de bize ulufe dağıtanların peşinden gidiyoruz. bize ileri demokrasinin ışığını getirecek, her şeye kadir, ulu kağanımız her ne eylerse güzel eyler.

tanrıya sorulacak ilk soru

dondurmam gaymak

"diğerleri öylemi? su, şeker, gıda boyası" repliği uzun bir müddet dilimden düşmemiş olan, türk sinemasinin son yıllardaki bana göre en iyi komedi filmi.
üstelik bu başarıyı, bünyesinde öyle adı sanı duyulmuş oyuncular olmaksızın yakaladı. çoğu 1980 öncesi yapılmış kemal sunal'lı, şener şen'li filmleri saymazsak, son 20- 30 yılda, eli yüzü düzgün komedi filmi yok denecek kadar az.
cem yılmaz'lı, ata demirer'li, yılmaz erdoğan'lı pahalı yapımlar bile, sabun köpüğü etkisinden öteye gidemedi.
zaten şafak sezer, m.ali erbil gibi faciaları saymıyorum bile.
kim bilir kaç kez izlediğim bu güzelim film, an itibariyle trt1'de.

toplum eşcinsel evliliklere hazır değil

oysa üzerine titrediğimiz toplumumuz, laf söyletmediğimiz "örf ve adetlerimiz" söz konusu olduğunda hep hazırdır.
yalnız yaşayan bir kadının adı orospuya mı çıkarılacak, toplum dünden hazır..
farklı yaşam tarzlarına sahip insanlar linç mi edilecek, hoop, toplum yine hazır.
kadın cinayetlerine, çocuk emeğinin sömürülmesine, tacize, tecavüze, dayağa, şüpheli asker ölümlerine, 10 yilda 11.000 isçinin "kaza"lara kurban gitmesine, 15 yaşındaki bir çocuğa 300 kişinin tecavüzüne...... bunlara hep hazır toplum. bütün bunlar olunca ne incinir ne gocunur toplum....
ama eşcinsel evlilikler mi dediniz? orda bir kere durun....
biz milli ve manevi duyguları hassas bir toplumuz...
buna henüz hazır değiliz...
milletin kafasını bozmayın...

sakız çiğnerken uyumak

birde biz çocukken, büyüklerimiz tarafından sıkı sıkıya tembih edilirdik gece sakız çiğnememek için. güya akşamları sakız çiğneyen, ölü eti çiğnermiş..!

türklerin dünyaya katkıları

ogün samast

ismail türüt'ün idolü.
kurtlar vadisi'nin türkiye'ye armağan ettigi binlerce "vatansever" tosuncuktan birisi.

(bkz: kindar gençlik)

turist deyince aklına seks gelen insan

bu insanlardan birisi, gavur amı gibi yanmak gibi bir deyimi de kazandırmıştır güzel türkçemize. tebrik koyuyorum kendisine..

türklerin dünyaya katkıları

fethullah gülen'e sorulacak tek soru

entelektüel orgazm

hülya avşar'ın tacizine uğrayan çocuk

ismi baha bayırlı. henüz dört yaşında. çok sevimli ve kesinlikle yetenekli. inanılmaz güzel bateri çalıyor.
ve yetenek sizsiniz türkiye yarışmasında, milyonlarca insanın gözü önünde hülya avşar tarafından poposu ısırılarak "taciz" ediliyor.....

yağmurdan sonra gelen toprak kokusu

isterlerse ağaoğlu gibi düzenbazlar onlara ormanlar içinde kurulmuş "doğayla uyumlu yaşam alanları" vaadetsin, metropol insanlarının bir daha duyamayacağı, gelecek kuşakların asla bilemeyecekleri kokudur.
suları kirlettik, havayı çürüttük. toprak ise her tarafını sarmış çıbanlarindan irinler akan bir cüzzamlıdan farksız, can çekişiyor.
ölümün kol gezdiği bir coğrafyada, hayata dair bir renge, bir kokuya rastlamak mümkün olur mu?

wesley sneijder

galatasaray'a gelmesiyle memlekette cam biblo satışlarına tavan yaptırtmıştır.

(bkz: sneijder gelsin, götüme cam biblo sokup paylaşıcam)
  • /
  • 205
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 4094

insanın yaşlandığını anladığı an

pisuvardaki siyah killarınızın beyazladığını farkettiğiniz andır. o an hayatınızın en büyük tra jedisidir artık. olur olmadık zamanlarda suskunlaşmaya başlarsınız.

çocukluğunuzda henüz minicik bir yavru bear olduğunuz, mandalinayesili pantolon giydiğiniz, arkadaşlarınızla bearabeare sabahlara kadar pony slaystation oynadığınız , yaşadığınız küçük ve şirin mahallede, mahallenin bakkalinin kocasinın size elma şekeri verdiği günleri hatırlarsınız.

gençliğinizde bear sikertir tavırlarla ortalarda bir azgın ve aynı zamanda naringergedan özgüveniyle
gezdiğiniz, nickimi sallasam ellisi diyerek kimseyi beğenmediğiniz günleri anımsar, hey gidi hey bir zamanlar ciwan gibi delikanlıydım ama şimdi olmuyorneyapsamolmuyor diyerek iç çekersiniz.

yıllar geçmiş, 1baltayasap olamamışsınızdır. eskiden ahmetonskinin saçları kadar karizmatik olan saçlar dökülmeye, bir kelayi olmaya başlamışsınızdır. gençliginizde aslan yürekli richard gibi dikelen sikiniz, zavallı bir yorgun pipiye dönüşmüştür. teselliyi salaş meyhanelerde, rakı şişesinin dibinde her gece sarosbalık olmakta bulursunuz. performansınızdan memnun olmayıp, aaa niye öyle oldu diye soran ve iktidarsız olduğunuzu
ima eden partnerinize utangaç bir edayla askolsunbenöylebirinsanmiyim
dersiniz.

ve honeybeenim gençliğim anne şarkısını her duyduğunuzda keremce duygulara kapılırsınız, gözleriniz dolar. yaşlanmak böyle birşeydir işte.


aktif gay

düzenli olarak spor yapıp, yemesine içmesine tikkat eden gay.

gizli bear

göbeğini korse, götünü düşük bel pantolon ve kıllarını epilasyon marifetiyle gizlemiş, aramızda umarsıca dolaşan ayıcanlardır.

(bkz: epilasyon)

eşcinsel olduğunu belirtmenin yolları

kalabalık bir mekanda ay yok mu beni sikeeeeeenn...! diye bağırmak. evet en kolay yolu bu...

ayı sözlük yazarlarının seviştikleri en ilginç mekanlar

önceki entry de seviştiğim ilginç mekanların bir listesini yazmıştım ama en ilginç olanı, dağda, bir koyun sürüsünün ortasında, sürünün çobanıyla, yıldızların ve çobanın abasının altında olanıdır. unutmam mümkün değil.
sene 94. üniversite 3. sınıf bittiği sene yaz tatilinde memlekete gitmeye karar verdim. bizimkiler istanbulda ama köyde dayımlar uzak akrabalar falan var. bir de yeni bir fotoğraf makinası almışım. gidip doğa fotoğrafları çekicem dedim, atladım otobüse, 14 saatlik yolculuktan sonra ulaştım köye.
ilk bir kaç gün benden bir kaç yaş küçük olan dayımın kuzu çobanlığı yapan oğluyla dağ tepe, köyün etrafında dolaştık. ben durmadan fotoğraf çekiyorum. bu arada dağda başka çobanlarla sürülerle de karşılaşıyoruz. bu çobanlardan birisi, uzun boylu, yapılı, esmer, yeşil gözlü, gür bıyıkları olan 35-40 yaşlarında bi abi çok dikkatimi çekmişti. tarık akan ın "sürü" filmindeki haline benzeyen bir adam. dayı oğlu bizi tanıştırdı. biz köyden göç ettiğimizde ben çocuktum daha, ama bu abi bizimkileri, abilerimi, babamı falan iyi tanıyor. bize de uğra dedi,
çayımızı iç. olur dedim, ayrıldık ordan. bu esnada dayıoğlunun bu elemandan pek hazzetmediğini sezinledim.
dayıoğlunun ağzını aradım biraz. meğersem bir yıl önce dayıoğlu bu çobanın yanında yamaklık yapıyormuş. koyun sürüleri büyük olduğu için çobanların yardımcıları oluyormuş. bir de bizim oralarda koyun sürüleri geceyi dağda geçirir, ertesi gün öğleye dogru köye iner, koyunlar sağılır, çoban uyur, akşamüstü hava serinlediginde sürü yine dağa çıkar. bu abi de bizim kuzeni dağdalarken bir kaç kez yoklamış. yok senin sikin büyük mü falan diye.. ama sözde bizimki hiç oralı olmamış.

neyse efenim ben tüyoyu aldım ya, ertesi gün bu abilerin dayımlardan çok uzak olmayan evlerine gittim. abi uyuyor. ailesi epey geniş, karısı, kardeşleri, annesi babası, saolsunlar izzet ikram gösterdiler. hoş beş edildi. hal hatır soruldu. yemekler yenildi, çaylar içildi. akşamüstü bizim abi uyandı, o da yemeğini yedi, ben bu arada doğa sevgisinden girdim, fotoğrafçılıktan çıktım, dağları, koyunları, kuşu, kurdu, böceği ne çok sevdiğimi anlatıp, onunla dağa gidip gidemeyeceğimi sordum. olur dedi. zaten yardımcı tutmamış bu sene. geçen seneye nispeten sürüyü,
bir kısmını satıp küçültmüşler.
vakit geldi düştük yola, vurduk kendinizi dağlara. gece yarısına doğru gür otların bulunduğu bir yaylada konakladık. mis gibi dağ havası, koyunların çanlarından çıkan müzik, uzaktan kurbağa sesleri, gökyüzü yıldız dolu,
uzansan tutacaksın ellerinle sanki. kavurmalı dürümlerimizi yedik çay demledik.
yanımda oturuyor bu, dağ gibi. çayımızı içtik, sohbet koyulaştı, istanbulu soruyor. istanbul gece hayatını, kızlarını... istanbulun kızları kolay veriyomuş diyor.. sen çok siktin mi diyor... bağırtırmısın diyor... beni deli ediyor... gözlerini pantolonumun önündeki giderek büyüyen kabarıklıktan alamıyor... ben he diyorum, hık diyorum
mık diyorum.. utanıyorum... gülüyorum... en sonunda sikin büyük mü diye sorup el atıyor. dayanamıyor ve yapışıyorum dudaklarına...
gerisi yıldızların altında sabaha kadar süren bir sarhoşluk... bir delilik.. bir kendini kaybediş.... her ikimiz için de yabancısı olduğumuz dünyaların keşfi..
ben onun ilk öpüştüğü erkekmişim. o benim ilk seviştiğim çobandı.... öpüşmek ah ne hoştu yıldızların altında....






insanın yaşlandığını anladığı an

pisuvardaki siyah killarınızın beyazladığını farkettiğiniz andır. o an hayatınızın en büyük tra jedisidir artık. olur olmadık zamanlarda suskunlaşmaya başlarsınız.

çocukluğunuzda henüz minicik bir yavru bear olduğunuz, mandalinayesili pantolon giydiğiniz, arkadaşlarınızla bearabeare sabahlara kadar pony slaystation oynadığınız , yaşadığınız küçük ve şirin mahallede, mahallenin bakkalinin kocasinın size elma şekeri verdiği günleri hatırlarsınız.

gençliğinizde bear sikertir tavırlarla ortalarda bir azgın ve aynı zamanda naringergedan özgüveniyle
gezdiğiniz, nickimi sallasam ellisi diyerek kimseyi beğenmediğiniz günleri anımsar, hey gidi hey bir zamanlar ciwan gibi delikanlıydım ama şimdi olmuyorneyapsamolmuyor diyerek iç çekersiniz.

yıllar geçmiş, 1baltayasap olamamışsınızdır. eskiden ahmetonskinin saçları kadar karizmatik olan saçlar dökülmeye, bir kelayi olmaya başlamışsınızdır. gençliginizde aslan yürekli richard gibi dikelen sikiniz, zavallı bir yorgun pipiye dönüşmüştür. teselliyi salaş meyhanelerde, rakı şişesinin dibinde her gece sarosbalık olmakta bulursunuz. performansınızdan memnun olmayıp, aaa niye öyle oldu diye soran ve iktidarsız olduğunuzu
ima eden partnerinize utangaç bir edayla askolsunbenöylebirinsanmiyim
dersiniz.

ve honeybeenim gençliğim anne şarkısını her duyduğunuzda keremce duygulara kapılırsınız, gözleriniz dolar. yaşlanmak böyle birşeydir işte.


gay barda babayla karşılaşmak

efendim bizzat başıma gelmiştir. anlatayımda dinleyin ve dersler çıkarın.
2004 yılıydı galiba. türkiye'ye tatile gelmiştim. çok sevdiğim bir lezbiyen arkadaşımla taksimde buluştuk.
yemek yedik, bir kaç kafe gezdik, türkü bara gittik. gecenin üçüne doğru bu bana, "hadi seni gey bara götüreyim" dedi.
tek yön o zamanlar, ingiliz konsoloslugu civarinda bir yerdeydi. sarhoş kafayla arayıp bulduk, girdik içeri. sanırım hafta içiydi. içerde in, cin ve üç beş lubunya tek kale maç yapıyordu. neyse efendim, gelmişken birer bira içelim dedik, aldık biraları, bir köşede muhabbete koyulduk.
bu sırada içeriye iki kişi girdi. öndeki, uzun koyu renkli bir paltoyu omuzlarına atmış, boynunda beyaz atki, 40
yaşlarında, hafif toplu, orta boylu, bıyıklı, kısa saçlı, yüzü biraz sedat peker'i andıran bir ağır abi. arkasinda ki ise 20-25 yaşlarında, uzun, sert yüz hatlarına sahip, takım elbiseli bir genç. hareketlerinden öndeki abi'ye çok saygılı olduğu hatta çekindiği anlaşılıyor. öndekinin, kendi çapında bir baba, arkadakinin de onun koruması olduğunu hemen anlıyorum.

bu garip ikili karsimizdaki bir masanın kenarina yanastilar. garsonlar hemen viski getirdiler. baba'nin paltosu hala üstündeydi. arkadaki eleman bir sey içmiyordu. baba melül gözlerle pistte dans edenleri süzüyordu. sonra bakislari
bizi buldu ve üzerimizde sabitlendi.
önce pek takmadim. ancak bir müddet sonra bu bakislar, yüzük tasiyici frodo'nun üzerine çevrilmis sauron bakislari gibi rahatsiz etmeye basladi. ufaktan benim büzük terlemeye ve yusuf yusuf olayina girmeye baslamisti.
ama hala kezban gibi, adamin yanimdaki lezbiyen arkadastan dolayi bize baktigini düsünüyordum. arkadasim,her ne kadar, 1.50 boyunda, kisacik saçlı, ve 15 yasindaki çilli bir erkek çocuguna benzesede, 95'lik memeleriyle, dikkat çeken bir kadindi ve bu memeler karsidaki baba'nin da dikkatini çekmis olabilirdi. adam zil gibi sarhostu ve belli ki çoktan, "nefes alsin yeter" moduna girmisti.

bir tatsizlik çikmadan biralarimizi içip gitmek en iyisiydi galiba. bu arada baba, korumasina isaret etti, kulagina bir seyler fisildadi ve koruma bize dogru gelirken, kendisi tuvaletlere dogru yürüyüp gitti.
kalbim yerinden firlayacak gibiydi. bela geliyorum diyordu... neden siktirolup gitmedik diye kiziyordum kendime. bu ipsizler artik neyinkafasilabu kafasını yasiyorlarsa, yanımdakini bir afeti devran, benide herhalde onun pezevengi sanmislardi. ve simdi pazarlik için geliyorlardi. siçtigimizin resmiydi bu..

genç izbandut yanimiza geldi, kulagima egildi ve belirgin bir kürt aksaniyla, " abim seni çagiriyor" dedi.
arkadasimla birbirimize baktik. onun gözlerindeki dehseti ve çaresizligi görebiliyordum.
ama sakin olmak gerekiyordu. "merak etme, hersey yoluna girecek" dedim ve dizlerim titreyerek arkaya yöneldim.

baba beni pisuvarlarin orda bekliyordu. ben daha bir kelime etmeden, "selam aslanim, çok güzel dudaklarin var. bir alt dudak verir misin?" dedi.

ben girdigim "oha nasil yani?" sokunu atlatamadan dudaklarima yapisti ve bir yandan similyami avuçlarken, öte yandan dudaklarimi kanatircasina emdi.
sonra yüzümü avuçlarina alip bir müddet bakti.. sonra yine öptü.
"benim adim necmettin" dedi. "içerden yeni çiktim. yanımdaki arkadas ürkütmesin seni.. dost var düsman var. o yüzden tedbirli olmak lazim.yanimda çalisan, dürüst güvenilir bir çocuk. ıstersen bir otele gidelim. sevismeyi o kadar özledim ki.. sabah kadar sevisiriz" diye ekledi.
"veriyor musun?" diye sordu sonra. "hayir" dedim kekeleyerek. sonuç itibariyle tekinsiz bir herifti ve ben bir full aktif tarafindan hunharca sikilerek ölmek için çok genç ve güzeldim. hayir bunu istemiyordum.
"aferim delikanli adammissin. erkek adam vermez zaten" dedi. "bak bende vermiyorum yanlis anlama. ama istersen biraz kerkinirsin. zaten büyükmüs te senin alet. istesemde alamam.."
"abi dedim kusura bakma. arkadasimla geldim. onu birakamam. allah nasip ederse baska bir zaman insallah."
nedense çok ısrar etmedi. sanirim çok sarhostu. hülyali bakislarla bakti bir müddet. "çok ta yakisikliymissin. seni çok canim çekmisti. halbu ki... sabah kadar çılgınca sevisirdik seninle... " dedi, sirtini döndü ve yalpalayarak gitti.

yüzümü yikayip arkadasin yanina gittigimde, onlar bari terketmisti çoktan. olanları anlattigimda, korkudan yüzünün rengi atmis olan arkadas önce çok sasirdi sonra makaralari koyverdi.. epeyce güldügümüzü hatirliyorum. "olum büyük balik kaçirmissin. keske bir telefon alsaydin" dedi. evet bunu nasil da düsünememistim. barda baba'yi görmüs, ama baba'yi almistim. gerçi sin sonunda babalar'a da gelebilirdim, ancak yine de pisman olmustum. hem de adam çok güzel öpüsüyordu. ama is isten geçmis, baba kendi karanlik
dünyasini perdeleyen sis bulutunun ardindan çoktan kaybolmustu.

annelerin homofobik ama komik yorumları

lgbt ailelerin bilinçlenme toplantısı. 2 anne aralarında konuşuyor.

1.anne: zebra hanımcıım, eskiden üzülürdüm bizim oğlana top dediklerinde. meğersem top, üstte olana diyolarmış.. ay bi ferahladım bi ferahladım.. ne iyi şey bilinçlenmek..

2.anne: valla zürafa hanımcıım çok haklısın. ben de bur da öğrendim. benim oğlan da pek bi seksüelmiş. mahallenin hocasına sordum, "gençler bu yaslarda azgın olur telaş etmeyin, evlendirin durulur" dedi..

ilk eşcinsel deneyim

80 li yıllar. anadolu’nun en muhafazakar şehirlerinden birinde imam hatipte yatılı okuyorum. kentin, hepsi de birbirinden berbat seks filmleri oynatan 2 adet sineması var. sinemalarda sürekli 3 film devamlı matine oynuyor. o hafta hangisinin makinisti biraz gözü kara çıkıp, bu berbat filmlerinin arasına 3-5 dakikalık bir parça atıyorsa o sinema hemen bir şehir efsanesi gibi kulaktan kulağa yayılıyor ve kentin tüm abazan ergenleri hafta sonu soluğu orada alıyor. benim gibi parası ya da cesareti olmadığından gidemeyenler, aksam olup da herkes yatakhanede toplandığında, o gün sinemaya gitmiş olanların ballandıra ballandıra anlattıkları sahneleri dinlemekle yetiniyorlardı. o sıralar bir emanuelle furyası vardı tüm sinemalarda. emanuelle bir efsanesiydi bizim için. gitmesek de, görmesek de seks kelimesinin tdk sözlüğündeki mecazi karşılığıydı.

bir gün yatılı okulda, yatakhanelerin bir kısmı birkaç günlüğüne kapatıldı. sanırım bir haşere istilası söz konusuydu ve sırayla ilaçlanmaları gerekiyordu. yönetim bir kaç yatakhaneyi kapattı ve orda kalanlara, " yakın arkadaşınız ya da köylünüz olan biriyle aynı yatağı paylaşın, iki gün idare edin" dedi. bizim yakın köylü rahmi adında bir arkadaş benim misafirim oldu mecburen. cumartesi akşamıydı. saat on oldu. ışıklar söndürüldü.
herkes yataklara girdi. yatılı okuyanlar bilir, ışıkları söndükten sonra muhabbet bir müddet devam eder. fıkralar anlatılır, geyik yapılır herkesin uykusu gelene kadar.

sinemaya giden bir arkadaş başladı o gün izlediği emanuelle filmini anlatmaya. tabi bire bin katarak. benim yanımda yatan rahmi, beyaz tenli, kırmızı yanaklı iri yarı bir çocuk. biraz içine kapanık, hatta utangaç. ikimiz de 15 li yaşlardayız.hikayeyi anlatan ballandıra ballandıra anlatıyor, rahmi yanımda kıpır kıpır. bacakları bacaklarıma yapışıyor. sıcacık. sonra elleri yavaşça pijamamın önündeki kabarıklığa gidiyor. anlatıcının heyecanlı sesine kaptırmış herkes kendini... rahmin'in eli, yorganın altında arayıp benim elimi buluyor...sonra ben onun pijamasının altında aradığımı buluyorum acemi ve tedirgin hareketlerle...sanki kendi ellerimiz değil, emanuelle'in usta elleri dokunuyor o güne kadar keşfetmediğimiz mahremiyetimize. her dokunuş bilinmedik haz kapılarının kilidini açıyor birer birer. hikaye, damaklarımız kurumuş, soluk soluğa kaldığımız bir anda biz utançlı bir suç ortaklığının hazzını yasarken sona eriyor...çocukluğun masumiyet perdesini yırtıp büyüklerin "dünyevi hazlarla dolu günahkar dünyasına " bir emanuelle hikayesi eşliğinde adım atıyoruz.

eşcinseller hakkında yanlış bilinenler

bazıları, evet, kadın ruhuna giydirilmiş erkek bedeni taşırlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil...

bazıları, evet, erkek ruhuna giydirilmiş kadın bedeni taşırlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, sekse düşkündür. tıpkı bazı heteroseksüller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, çocuk sahibi olmak isterler ve olurlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, aşık olmak isterler ve olurlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, kimseye bağlanmadan özgür yaşamak isterler. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, hayatları boyunca aradıkları aşkı bulamazlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, göt yalamayı severler. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

biseksüelleri eleştirmenin bifobi sayılması

bir çok sözlük yazarının " ben bi seksüelim, bi seksüelim sorma gitsin.." diyerek sıraya girdiğini görmeme ve kendi kendime, "ulan yoksa ben seksüel değilmiyim?.. " diye sormama sebep olan başlık olmuştur.

osmanlı devletini adaletin ve barışın timsali sanmak

salt osmanlıcıların değil, zaman zaman, osmanlı devletini yıkan ittihat ve terakki cemiyeti ve bir anlamda onun uzantısı sayılabililecek kemalist kadrolara yakın olanların da düştüğü hata.
osmanlı sonuç itibariyle yönetenlerin tanrının yeryüzündeki gölgesi, yönetilenlerin ise kul sayıldığı, ideolojisi din olan feodal bir imparatorluktu. tıpkı kendi dönemindeki diğer imparatorluklar gibi.
dolayısıyla diğer devletler ve kendi hükmettiği halklar ile olan ilişkisi, "hep mağdurların yanında olan hoşgörülü devlet" mantığı ile değil, kendi yaşamsal çıkarlarına göre olagelmiştir.
öbür türlü, 16. ve 17. yüzyıllar boyunca anadoluda süren celali isyanları boyunca osmanlı'nın anadolu'nun türkmen halkına kan kusturmasını nasıl açıklayacağız?

1915'te bu topraklar üzerinde yaşanmış en büyük katliama imza atmış olan ittihat ve terakki çeteleri, kuşkusuz, kuyucu murat paşa geleneğinin birer devamcısı olarak, böylesine kanlı bir gelenekten beslenmiş olmalılar.

2. nesil

(bkz: mundar nesil)


edit: ya aslında ben, mundar deken, hani kayıp nesil anlamında, 1. neslin eziklediği, 3. neslin iplemeyeceği, heder olmuş, mundar olmuş nesil demek istedim.. yerseniz.. yani ben epey bi eksilenmişim bu entarim ile.. belki kıvırırsam... dedim.. olmadı mı..? yazdıkça batıyom galiba... ben kaçiimmm....

21 mart 2013 diyarbakır newroz kutlaması

bazı sözlük yazarlarının hitlercilik, olmadı saddamcılık hayalleri kurduğunu, yeni auschwitzler, hiroşimalar, halepçeler yaratma arzusuyla dolup taştığını görmemizi sağlayan başlık.

(bkz: hayallerle yaşıyor bazı ibneler)

allah