adaway
androidli cihazlar için reklam engelleme yazılımı.
sadece tarayıcı ile girdiğiniz sitelerdeki reklamları değil çeşitli uygulamaları çalıştırırken karşınıza çıkan diğer reklamları da engelliyor.
f-droid
android için google play alternatifi bir uygulama marketi.
google play üzerinde artık bulunmayan reklam engelleme yazılımları yanında bir dünya da açık kaynak yazılımı barındırıyor.
pushbullet
hani bazen telefonda dikkatinizi çeken bir siteye denk gelir ya da aradığınız bir şeyi bir sitede bulur ve unutmamak için linki kendinize mail atmak gibi gereksiz atraksiyonlara girersesiniz ya... işte bu program sizi o zahmetten kurtarıyor. hem bilgisayar hem de telefona kurulabilen yazılım sayesinde link ve dosyalarınızı tüm aygıtlarınızdan görülebilir hale getiriyor. isterseniz arkadaşlarınızın aygıtlarını da listenize ekleyip link ve dosya da paylaşabiliyorsunuz.
buzz launcher
android telefonlar için özelleştirme imkanı en yüksek olan launcher, arayüz. kullanıcılar kendi tasarımlarını birbiriyle de paylaşabildiğinden bir tür sosyal ağa da sahip.
rasim acar
mhp'nin 2014 yerel seçimleri için istanbul büyükşehir belediyesi başkan adayı.
milliyetçilik bana tümüyle ters düşmekle birlikte mhp'nin gezi direnişine açıktan destek veren bir ismi büyükşehir için aday göstermesini de takdir ettim.
liseli eşcinsellere tavsiyeler
kendinizi savunmak ve kendiniz olmak arasındaki dengeyi korumaya çalışın.
kendinizi korumak için heteroseksüel rolü yapmak kullanışlı bir çözüm gibi görünebilir ama çevrenizdekiler için inşa ettiğiniz o karakterden günü geldiğinde bir anda sıyrılmak da kolay olmayacaktır. aileden ya da genel çevreden gelen karşı cins temalı soruları vs. ucu açık şekilde geçiştirmek çoğu zaman daha işe yarar bir yöntemdir. hayali sevgililer ya da aşk maceraları tahmin edemeyeceğiniz şekilde sarpa sarabilir, yapmayın. böylelikle günü geldiğinde çevrenizdeki insanlara açılırken bir araba yalan söylemiş olmanın vereceği fazladan yükü de taşımamış olursunuz. zorunda kalmadıkça yalana başvurmayın.
kendin olmak, kimliğini kabullenmek eşcinsel olduğunuz gerçeğini bir rozet gibi taşımanız gerektiği anlamına gelmez. en azından üniversiteye gelene kadar size olumlu yaklaşacağını düşündüğünüz aile üyeleri hariç insanların karşısında açık bir kitap gibi durmanız gerekmiyor. cesur olmak iyidir ama önünüzdeki uzun yolda işinize yarayacak donanımları edinene kadar temkinli olmak da bir o kadar işlevseldir.
bir de son olarak eşcinsel kültürü diye birşey olmadığını bilin, eşcinselliğin neden olduğu tek farklılık cinsel yöneliminizdir. geriye kalan farklılıklarınızı karakteriniz belirler, cinsellliğiniz değil.
özel yetkili mahkemelerin kaldırılması
muhtemelen hemen ardından 'devletimizin çıkarları öyle sıradan mahkemelerin eline bırakılamaz' deyip başka ad altında ama bu sefer tümüyle hükümetin lehine yapıda yeniden kurulmalarıyla sonuçlanacaktır.
isim olarak ben milli irade mahkemelerini öneriyorum. hem karşı çıkanı vatan haini ilan etmek de daha kolay olacaktır, oh mis.
hastane kokusu
kardeşimle giriştiğimiz ekmeğe gitme kavgası genellikle annemin 'sen erkeksin' sözüyle son bulduğundan, her sabah tekrarlanan bu işkenceyi kendimce hafifletmenin bir yolunu bulmuştum. köşedeki cimri bakkalın sigara kartonlarından kesip desteyle sattığı karneyle aldığımızdan ekmeği, her seferinde gizlice fazladan bir karne alıp yalvar yakar bir çikolata karşılığı bozdururdum. beklenmedik bir anda iki dişim birden sabaha karşı isyan bayrağı açıp ateşim tavana vurduğuna göre bu kirli ticareti uzun zaman sürdürmüş olmalıyım.
temizliğinden parlamasına rağmen beyazdan çok griye benzeyen uzun koridorun iki yanına sıralanmış plastik banklarda tanımadağım çocuklarla birlikte oturur, babalarının saçlarını karıştırdığı başka çocuklar ve o başka babalar birşeyler hakkında konuşurken onları izler, babamın hemen her dakika elindeki kağıtla doktorun kapısının üzerindeki panel arasında gidip gelen bakışları benim üzerime kaymasın diye dua ederdim. gel gelelim zaman bir türlü geçmezdi ve nedense bacaklarım hep biraz kaygısızdı. yukarı tarafta boynumu bile çevirmeden robot gibi kaskatı durmaya çalışırken bankın altında ayaklarım yerinde duramaz, bilmediğim şarkıların aheste başlayıp nefes nefese zirveye tırmanan ritimlerine ayak uydurur, kaygan zemin üzerinde tuhaf sesler çıkarırdı. şans eseri tanımadığım çocuklardan biri de bana pas atıp ritmime cevap verirse bacaklarım iyice coşar, babamın varlığı gölgeler içinde önemsizleşirken ayaklarım şarkıyı birakıp hayali ama gürültücü bir bandoya eşlik etmeye başlardı. hareketin etkisiyle dizlerim birbirinden ayrılıp oturduğum yerde bir yetişkin kadar yer kaplamaya yaklaştığım anda babamın varlığı bu münasebetsizliğe daha fazla katlanamayacakmış gibi aniden hareketlenir, o vakitler gözüme bir hayli büyük görünen eli yana doğru açılmış dizimi sert ama acıtmayan bir hareketle eski yerine getirirdi. babalarının yanında bir hayli kaygısız görünen çocuklardan biri bu hareketi fark etmiş midir diye göz ucuyla bakınır, sanki kendi isteğimle durmuşum gibi bir ayağımın ucunu birkaç kez belli belirsiz hareket ettirip oturduğum yerde küçülürdüm. o ana kadar başka çocuklar ve başka babalarla dolu olan zihnim boşalır, sessizlikle birlikte temiz ama gri koridorun boşluğunu ağır bir kokunun sardığını hissederdim.
koku, başından beri oradaydı. gazlı bezlerden ve ilaç şişelerinden süzülüp koridorları dolaşıyordu; benim çocuk zihnim o kokunun bulantısıyla başka babalar ve başka çocuklardan aşırma kısa neşe patlamlarını aynı anda barındıramayacak kadar ufaktı. biri gitmeden diğeri belirmezdi.
uzun bir entry yazıp kaydete bastıktan sonra sözlük bağlantısının kopması
firefox ve chrome için lazarus eklentisi kullanılarak üstesinden gelinebilecek bir durumdur. bu eklenti ile sözlük vb. ortamlarda yadığınız yazı geçici olarak hafızaya alınır ve istendiğinde ya da bir kaza durumunda geri getirilebilir.
sinir harbi geçirmeyin efendiler, lazarus kullanın.
zaman gazetesi
mehmet barlas'ın bir rus gazeteciyle yaptığı görüşmede fethullah gülen için 'müslüman soros' benzetmesini yapmasının ve genel olarak cemaati iktidardan rol çalmakla suçladığı iki yazısının ardından, bir süredir emareleri görünen cemaat - iktidar anlaşmazlığının bu sefer üst perdeden kendini göstermeye başladığı gazete.
genel yayın yönetmeni ekrem dumanlı sert bir cevap verirken cemaatin sözcüsü olarak bilinen hüseyin gülerce de görece yumuşak bir yazıyla topa girmiş. aslında daha sert bir tartışma geçtiğimiz hafta yenişafak ile zaman'ın iki yazarı arasında yaşanmış ve işaret fişeği atılmıştı. yenişafak'tan cem küçük 7 şubat'ın yani mit başkanı fidan'ın pkk'nın şehir yapılanması olan kck soruşturmasında ifade vermek üzere savcılığa çağrılmasının cemaatin iktidara karşı bir operasyonu olduğunu açıktan yazmış ve zaman gazetesinden bülent korucu'nun 7 şubat'ı efsane olarak nitelediği yazısına ateş püskürmüştü.
bugün twitter'da görülen #zamangazetesikendinegel haştegi sadece medyada değil tabanda da cemaat-iktidar geriliminin hissedilmeye başlandığını gösteriyor sanırım.
t24
son dönemin gerek kadrosu gerek içeriğiyle muhalif medya adına en önemli kazanımlarından biri olan haber sitesi.
hakkını verdiğimize göre asıl noktaya gelelim; devletçi, milliyetçi söyleme prim vermeden muhalif çizgide durabilen ender yayınlardan olan site, son aylarda yaptığı liberal etiketli yazar transferleriyle tuhaf bir dönüşüm geçirmeye başladığının sinyallerini veriyor. önce iktidara uzun süre meşruiyet kıyafeti biçen ancak ihtiyaç kalmadığında kapı dışarı edilen hasan cemal şimdi de alper görmüş... ki o alper görmüş cemaat ve iktidar üzerine yazdığı kitap nedeniyle tutuklanan ahmet şık hapisteyken kendisine en çirkin şekilde saldırmış, tutuklu olduğundan kendisine cevap veremeyecek ahmet şık hakkında taraf'taki köşesinden savcılara taş çıkartacak ölçüde bir performans sergilemişti. üstelik şık ve görmüş daha önce kapatılan nokta dergisinde birlikte çalışmış yakın isimlerdi.
ahmet şık'ın abisi bülent şık gelinen nokta nedeniyle geçtiğimiz günlerde t24'den ayrıldığını açıkladı. daha önce de burak cop t24'ün taraflaştığını gerekçe göstererek ayrılmıştı.
umarım t24 iktadardan hor kullanılmış ikinci el liberallerin yeni hareket merkezine dönüşmez.
istanbul'da bisiklete binmek
temel problemimizin politik olmaktan ziyade sınıf psikolojisinden kaynaklandığını gösteren tepkilere neden olmaktadır.
son on yıldır palazlanan islamcı siyaset meşruiyetini ilkelere değil tümüyle sayısal baskınlığa dayandırdığından, ülkenin on yıllardır kenar mahalelerine hapsedilmiş insanlarının geliştirdiği sahip olunamayana yönelik nefreti de oy potansiyeli uğruna kamusal alanda görünür olmaya davet etmektedir. hem ekonomik olarak alternatif yaşam olanaklarından hem de kültürel olarak çeşitli sosyalleşme biçimlerinden uzak kalan, içine doğduğu çevrenin dışına çıkma imkanını bulamamış ancak o dünyanın dışındaki farklı yaşamları da gelişen teknoloji sayesinde her an gözlemleyen görece genç bir nüfus kendine benzemeyene saldırmak için hazır durumda beklemekte ve politik iktidarın onayını aldığı ölçüde de eyleme geçmektedir. biraz yakından bakıldığında görülebilir ki öfkelerinin sebebi politik olmaktan ziyade sahip olunamayan bir yaşama duyulan ve giderilemeyen özlemden ibarettir.
bu ülkede modern yaşama biçimi orta sınıf şehirlilere özgü bir şımarıklık olarak algılandı daima ve sağ politikanın mimarları kırsal kesimde ya da şehirlerin varoşlarında kümelenen tabanlarına bu fikri aşılamak için elinden geleni yaptı. anne babalarını kültürel bozulma korkusuyla çocuklarını ise sahip olmadıklarının öfkesiyle farklı olana diş biletti; kendi şehirlerini yeniden fethedilmesi gereken kaleler olarak gösterdi.
bu ülkede bisiklete binmek aslında büyük ve öfkeli bir kalabalığa kendilerinden gaspedildiğine inandırıldıkları şeyleri hatırlatmaktır.
hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir
tüm bu sözlerin arasında asıl dikkat çeken 'bizim kültürümüz' olarak tarif edilen, ters düşmenin yozlaşma olarak addedildiği o kültürün de aslında bizim olmadığının dikkatlerden kaçmasıdır. burada kastettiğim arap kültürü ile türk kültürü karşıtlığı değil, anadolu kültürünün gerçek ve kurgusal yüzü arasındaki karşıtlıktır.
osmanlı güzellemeleriyle birlikte islami siyasetin yükseliş döneminde sıklıkla kullanılan 'anadolu insanı' tamlamasının yeni baştan kurgulandığına şahit oluyoruz. ülkenin ne sosyal ne de tarihi gerçekliğine uymayan ama hem medya hem de siyaset eliyle, kısa zaman öncesine kadar tertemiz var olduğu iddia edilen ancak bozulmaya yüz tuttuğu için acilen kurtarılması gereken bir miras gibi önümüze sürülüyor anadolu kültürü; yapılan her itiraz kendi kültürüne düşman olmakla itham ediliyor. oysa elimizdeki hamilelik örneği üzerinden yapılacak kısa bir geçmiş taraması bile o anadolu kültürünün hiç de bugün pazarlandığı gibi olmadığını analamak için yeterlidir.
hamileliğin ayıplandığı, hamile kadınların toplumdan soyutlandığı bir anadolu kurgusu herşeyden önce bu toplumun ekonomik gerçekliğine ters düşer. türkiye'de şehirleşmenin tarihi 1950 sonrasında başlar ve ancak 1980 sonrasında nüfusun büyük bölümü şehir hayatına katılım sağlar. bu neden önemli? nüfusun büyük bölümünün kırsal kesimde yaşadığı çok değil 50-60 yıl öncesi dönemde kadın nüfusün neredeyse tamamı aktif çalışma hayatının içinde bulunur. temel ekonomik uğraş tarımsal üretim olduğundan kadınlar dahil her aile bireyi başka seçeneği olmaksızın tarlada, bağ-bahçede ya da hayvanların arasında çalışmak zorundadır. anadolu'nun pek çok yöresinde 'annem beni tarlada doğurmuş' hikayesini anlatabilecek sayısız insanın varlığı, hamile kadınların son ana kadar yaşam koşulları nedeniyle çalışmak zorunda olduğunun da bir kanıtıdır.
bugünün islamcıları şehirleşme ile başlayan yeni ekonomik-sosyal gerçekliği geçmişin üzerine giydirmeye, yeni ürettikleri yaşama biçimini toplumun yüzlerce yıl içerisinde geliştirdiği kültürün tamamına mal etmeye çalışıyorlar. şehir hayatına geçişte toprak sahipliğinin kayboluşu, evin tek çalışan bireyinin erkeğe dönüşmesi ve dolaysıyla kadının eve konumlandırılması sonucunu doğuracak; günün sonunda kamusal alan tümüyle erkeğin insiyatifine bırakılacaktır. kısaca kadın ile ev arasında kurulan ve onu kamusal hayattan soyutlayan denklem anadolu kültürünün değil, son yarım yüzyılda gerçekleşen islamcı şehirleşme hareketinin ve islami burjuvazinin pratiğidir.
bugün karadeniz'in çay tarlalarında ya da mevsimlik işçileri taşıyan kamyon kasalarında hayata tutunmaya çalışan pek çok hamile kadın, ülkenin ekonomi politiğine islamcı düşünürlerden çok daha yakındır.
eşcinsel çevrem yok diyen kıdemli eşcinsel
başlık altında neredeyse kavga çıktığı için yazma ihtiyacı hissettim.
fena halde yanlış anlaşılmaya kurban giden başlık. bu başlığı açıp ilk entryi giren ve muhtemeldir ki aldığı ters tepki nedeniyle silen arkadaş, tepki gösteren yazar ve ardından gelen bazı yazarların zannettiği gibi eşcinsel arkadaşı olmayan eşcinselleri kastediyor değildi. başlıktaki kıdemli kelimesinden ve silinmiş olan entry içeriğinden de anlaşılacağı üzere eşcinsel kimliğini gençliğinde yaşayan ancak yaşlandıkça topluma uyum sağlama kaygısı ağır basan, uyum sağlamak için de en kestirme yol olarak homofobik söyleme eklemlenip onu taklit ederek kabul görmeyi bekleyen bir eşcinsel tiplemesi eleştiriliyordu. kısaca, homofobik olmakla itham edilenler eşcinsel arkadaşı olmayan eşcinseller değildi.
başlığı, eşcinsel çevresi, arkadaşı olmayan eşcinseller hakkındaymış gibi algılayıp 'vay efendim bana homofobik mi diyorsunuz' tavrına girmek biraz fazla aceleci olmuş. ilk entryi silen arkadaş ki nicki hatırlıyorum, yazıyı imkanı varsa ve canlandırırsa durum daha iyi anlaşılacaktır.
demem o ki, dövüşmeden oynayın.
ayı sözlük yazarlarının ilk maaşı
liseyi bitirdiğim yaz, ailemin bölüm seçimi konusunda uyguladığı baskıya rest çekerek üniversiteye gitme fikrini tamamen reddettiğim, tercih yapmadığım yıldı. sonuçlar açıklanıp o puanla açıkta kaldığımı görünce ne yaptığımı anlayıp kıyameti koparmışlar, bana da bir iş bulup evde daha az vakit geçitmekten başka çare kalmamıştı. bulduğum ilk işe girip bedenimi yeterince yorarsam zihnim daha az çalışır diye düşünerek çelimsiz halimle ağırlıkların altına atmıştım kendimi. çalıştığım yerde benimle aynı işi yapan ellili yaşlarda bir abi de vardı. ayın sonunda bir öğle yemeği arasında ekmek arası peynir domatesini yemekte olan adamın karşısında donup kalmış, dehşete düşmüştüm. bir taraftan ekmeğini ısırırken diğer eliyle de az önce birlikte çektiğimiz üç kuruşluk maaşı evirip çeviriyor, mırıldanmalarından anladığım kadarıyla nereye ne kadar vereceğini hesaplamaya çalışıyor ama hangisini sonraki aya erteleyeceğini kestiremiyordu. dehşete düşmüştüm çünkü otuz yıl sonraki halime baktığım hissine kapılmıştım. boğazıma yumru olup oturan paranın azlığı, insan gibi yaşamaya yetmezliği değildi. kafasında ve göğsünde kim bilir neleri taşırken kendi hayatına sıkışıp kalma duygusu bir korku olmanın ötesinde cisimlenmiş olarak önümde duruyordu sanki, nefesim kesilmişti. her gün aynı güne uyanacak, her gün aynı şeyleri tekrar edecek ve zihnimin sınırsızlığı ile gerçekliğin çoraklığının yarattığı çelşikiyi bastırmak için aklımı tümden susturmaya çalışmakla geçecekti zaman; ilk maaşımla sonraki maaşlarım arasında tek değişen yaşım olacak ve yaşam ben yaşamadan tükenecekti.
üniversiteden vazgeçerek bana seçme şansı tanımayan ailemden intikam aldığımı düşünüyordum; gerçi ben küçükken de anneme kızdığımda yemek yemeyerek onu cezlandırdığımı sanırdım. kendine acı çektirerek çevrendekileri cezalandırmaya çalışmak ne kadar çocuksu ve anlamsız!
aldığım ilk maas bana hayatımın geri kalanın nasıl olacağı hakkında okkalı bir tokat attı; bir sonraki sene yine aileme rest çekerek ama bu sefer istediğim şehir ve bölümü seçerek üneversiteye gitmemi sağladı. okulu bitirdiğim bu eşikte muhtemelen beni yine üç kuruşu evirip çevireveğim bir iş bekliyor ama kendi seçimlerimle ve istediğim şehirde yaşadığım sürece mutluyum. yine de o öfkeyi, kendi hayatına sıkışıp kalmış o adamın zihnime kazınan portresini unutmadım. muhtemelen benden çok daha falzasına sahip olan ama hayata geçirmek için fırsat bulamamış, ruhu bedeninden şişman o hayat soğurucu bir avuç adamın düzeninde sıkışmış adamın öfkesi hala orada duruyor.
ilk maaşımla eve dönerken kardeşime manavdan meyve, eve ekmek ve kendime kitap almış, geri kalanını da üniversite masrafları için bir kenara atmıştım. meyveler taze, ekmek sıcak ve kitap güzeldi.
şafak sezer
muhtemelen direnişin sadece park yüzünü ve hatta oranın da şarkı/türkü yönünü, sanatçıların gelip gidişini görerek olayın bir tür cihangir/nişantaşı eğlencesi olduğunu zannedip geri kalmamak adına destek verir gibi görünmüş, meselenin ülkeye hakim olan zorbalığa karşı olduğunu ve o zorbaların da kendisinin işvereni olduğunu fark edince el öpüp kendini affettirmeye koşmuştur.
kendisine çok da kızamıyorum zira ondan önce en özgürlükçü, en entelektüel benim diye şişinen ama genç insanlar sokak ortasında öldürülürken zengin muhitlerine dönüp bir de utanmadan direnişçiler hakkında atıp tutan bir dünya insandan kendisine sıranın gelmesi bir hayli sürer.
nihal bengisu karaca
yalnızca sinema üzerine yazdığı dönemde, muhafazakar kesimin çerçevesi islamla sınırlı olmayan entelektüel isimler çıkarabileceği tezinin kanıtı olarak sunulan ama iktidara yakın bir köşe kaptığı anda kendi gibi olmayan herkesi tehdit belleyip hedef gösteren yazar. aslında karaca'nın değişim sürecinin bu noktaya savrulacağı zaman gazetesinden ayrılmasının ardından ilk işeretlerini vermişti ama pek çok kişi kendisinden bir ahmet hakan manevrası beklediği için ciddi bir hayal kırıklığının yaşanmasına neden oldu. muhafazakar kesime dahil olmayan ancak kendisini takip edenler bir mahalleden diğerine geçmesini değil aksine iki mahallenin sınırlarını belirsizleştiren bir noktaya konumlanmasını beklerken bambaşka bir sonuçla karşılaştılar. günün sonunda karaca tüm o entelektel havanın fena halde malzemesi tükenen bir vitrin olduğunu ima eden bir manevrayla kolay olanı seçti, kişisel ikbal hevesinden olsa gerek iktidar olana eklenmeyi tercih etti.
kariyer hedefinde başarılar diliyoruz. yediği içtiği onun olsun, yeter ki ulu orta kusmasın.
kadınları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz
mutfakta yeteneksiz olduğu her halinden belli olan kişiye 'pembeleşinceye kadar kavurun' dediğinizde kömüre dönmüş soğanla karşılaşmak ne kadar münferitse, bu sözün söylendiği bir toplumda kadın cinayetleri de ancak o kadar münferittir. yok öyle hem kapıyı aralık bırakıp hem de her seferinde içeri giren fareye münferit demek.
ramazan davulcusu
tüm gereksizliğine rağmen kaldırılmıyor olmasının temel sebebi, adıyla sanıyla birinin çıkıp da resmi bir şikayette bulunma durumunda dinsizlik, inanca saygısızlık ve hatta muhtemeldir ki hakaret ve fiziksel saldırıyla karşılaşacak olmasından mütevellit kimsenin kendini öne atmak istememesidir.
insanların sokak ortasında kafatasının kırıldığı, gidilen doktorun tedaviyi reddettiği, slogan atan tutuklu yargılanırken eli sopalı katil zanlılarının üstelik de görüntü kayıtlarına rağmen serbest bırakıldığı bir ortamda insanların korkuyor olması da garip değildir.
nurjuvazi
ön edit: başlık düzeltmesi nedeniyle anlamsız olmuş entry yoksa vallahi alıcılarımda bir sorun yok!
sanırsam nurjuvazi olarak açılması gereken başlığın yanlış yazılmış halidir ya da benim alıcılarım meme yapmış durumda.