onur haftası komitesinin yaptığı ters köşeyi onurla alkışlamak lazım, yaşadığımız dönem eylemleri de yaratıcı hale getirmeye zorunlu tutuyor, vaktiyle bu ülkede unutulmayan 555k'yı bir ruh haline getirme dileğiyle:)
kesişimsellik tartışmalı bir konu, bu konuda gereğince yoğunlaşamadım ve hakkıyla tartışmalara da rastlayamadım o yüzden buraya dair net bir şey diyemem.
ancak konunun kendisi içerisinde kimilerinin iddia ettiği üzere hatalı yanlar olsa bile burada meseleyi yeniden düşündürecek bir sonuçla karşılaşıyoruz. bugünün dünyasında ataerki, mizojini, militarizm, ırkçılık ve dahası faşizmin kendisi birbiriyle uyuşarak ilerliyor ve tabiki de bu paketin içerisinden homofobi de geliyor, lgbti+ hakları da israil devleti açısından "ortadoğu bataklığında açılmış bir nilüfer" imasıyla dışarıya satılıyor. oysaki aşırı sağa kadar bilimum unsurun olduğu bir iktidar aygıtı ve militarizmin kültür haline geldiği bir toplum yapısının içerisinden gerçek anlamda lgbti+ dostu bir anlayış ve toplum yapısı çıkmaz.
bunu göremeyen dostlar kendi içlerinde hayallere saplandıklarıyla kalacaklar, şayet aşırı sağın şaha kalktığı bir batıda hala ulaşılacak bir ütopya bulabiliyorlarsa bir şey diyemem tabi.
1950'li ve 60'lı yıllarda yaşayan kuşak içerisinde okuyabilenler masa başında ortalama üstü maaş ve haklara sahip olarak yaşadılar, o dönem için okumanın anlamı daha az çalışıp daha iyi standartlarda yaşamaktı. yine burada devletin verdiği imkanlarla ranta konan tayfayı hariçten tutarsak eğer okuyamayanlar da emek yoğun işlerde çalışan ve istikrarlı gelire sahip olmayan insanlardı. bundan dolayı yukarıdaki klişe sözü en çok da başta belirttiğim yıllarda doğanlardan duyarsınız.
ama bugünün dünyasında seçkin okulları ve dayıdan torpil bulanları dışarıda tutuyorum, geri kalan okulların mezunları en fazla asgari ücretin biraz üstünde maaşlarla ve adam akıllı hakları olmadan hayatta kalmaya çalışıyor.
pek çok yerde övünç meselesi gibi kullanılır, belki yurt dışında kimi noktalarda "türke benzememek" iyi bir şey olabilir tabi, ancak bunun hayat felsefesi haline gelmesi düşünülesi bir konu.
her neyse, ataları muhtemelen orta asya'dan ok ata ata gelmiş bir insanım, yine de insan kendi kendine diyor o kadar da "turanid" ya da "orta doğulu" değilim sanki, ne bileyim bir kere memur çocuğuyum! oysa bir gün havaalanında bir akrabamızı paris'e yolcu ederken ve tam da bunları düşünerek bekleyedurduğum bir anda ellerini bağdaştıran bir yolcunun meraklı bir sorusuyla kendime geldim.
12-13 yaşlarımın içinden geçen dayımızdır, bütün hikaye eve digitürk belgesel paketinin girmesiyle başladı, benim de tarihin sapığı olmam münasebetiyle history channel denen kanala bulaşmam bir oldu, adamlar sağ olsun erich von daniken'in teorilerine bolca atıf yapan antik uzaylılar serisini günde 8-10 defa veriyordu, o ara beynim fazla hayal+korkudan hallaç pamuğuna dönecekti zor kurtuldum.
köy yaşantısına alışkın bir insan iseniz sıkıntı yok, özellikle anılarınızın geçtiği bir coğrafyada mutlu olabilirsiniz, ancak, ömrü hayatınız boyunca metropolden dışarı iki adım atamadıysanız eğer, kazdağları'nda bizim yazın gelip gittiğimiz bir ev var, buyurun satayım da görün ebenizi.
şu evrende maddenin varlığından bile daha çok emin olduğum bir gerçek, ve sanırım baştan sona her şeyi belirleyen, her neyi kutsarsak kutsayalım tüm kutsallarımızın baş edemeyeceği bir durum. kişileştirecek olursam var olan en mutlak güç olabilir, onu da yenersek zaten kendimize tanrı diyebiliriz, ama şimdilik böyle bir ihtimalden de pek bahsedemiyoruz.
gündelik yaşamımız buna karşı ürettiğimiz kaçış teorileriyle geçiyor, ama ne kadar uzak kalırsak o kadar yaşadığımızın dahi ayırdına varamıyoruz, karşıtların birliği en çok da burada güncel. hal böyleyken bazen düşünüyorum belki de yaşamın en çok ayırdına vardığımız an aynı zamanda ölüme en yakın olduğumuz andır, ya da bir cinnet halindeyim ve ölüm ile yaşam arası sınırlar silikleşiyor.
bilemiyorum tabi, ancak kendi adıma konuşacaksam eğer, ölümün mutlak olduğu noktada elimde mızrakla savaşırken ölmeyi tercih ederim, tabi mızrak bir metafor dümdüz kafayı kırdığımı düşünmeyin :)
2022 yazı, çanakkale'de birine çok pis tutulmuştum, ama bir anlık tutulma da değil seneler içinde gelişti bu ve orada patladı. küçük yer olunca onun attığı her adım sizin de mülteci gibi gezeceğiniz bir mesken haline geliyor, böyle böyle günler haftaları kovaladı, ama olmadı işte, bir olmasa yine iyi hikayenin sonunda korkunç koyan meseleler gelişti. gönlün uğruna adandığı kişi yaz tatilini bitirmesiyle şehrine gitti, iki ya da üç gün geçti sanırım dedemin evindeyim, surat asık, kafa trilyon, bu şarkı önüme çıktığı gibi gülmekle ağlamak arasında kararsız ama o kadar donuk bakışlar eşliğinde tüm gece bahçede oturdum.
son zamanlarda kendimi "ateist" değil de "diyalektik materyalist" sıfatıyla tanımlamayı tercih ediyorum. ateizmi bir çatı gibi görürsek eğer işin ucu oraya çıkıyor, ancak bende olan daha çok bu tanımı sahiplenen ana akımla kendi pozisyonumu ayrıştırmak, ya da aynı torbada değerlendirilme tehlikesinden sıyrılma çabası diyelim.
türkiye'de ateizm belki de biraz yanlış temeller üzerinden kuruldu. kuran'da yazan cümlelerin eleştirisiyle, ya da oradan hata bulup sonuca çıkmakla başlayan bir süreç, ancak temelden hatalı çünkü inanç bilimin dışında olan bir konu, ve bu yönüyle de inanç ve imanda mantık şartı aranmaz, bu yüzden de gerçek anlamda iman eden bir insan böyle bir tartışmanın henüz baştan dışındadır. tabi mesele bununla kalmıyor, turan dursun ekolüne rahmet okutacak biçimde bugünün "ateist"leri tamamen tepkisel bir refleksle hareket eden insanlar, aslında onlarda da bilim yok sadece bilim31 var, bunun arkasında yatan ise ergence bir duygusallık, haliyle bir tane köktendinci bela başımızdayken bir de bunların köktencisiyle uğraşıyoruz, ne var ki tüm argümanı duygusal refleksler üzerinden kurulan bir düşünce işin sonunda anticiliğine soyunduğu şeyi güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.
materyalistim, dünyayı madde ve diyalektik üzerinden yorumluyorum, haliyle tanrı gibi bir inancım da yok, ancak "ateist" dendiği zaman aklıma belli bir tipleme geldiği için bu tanımdan da kaçıyorum.
kasım sonuna girer girmez içimi yılbaşı kıpırtısı alır, ama bir ben olsam ne ala, ailece böyleyiz biz!
aralık 24'ü 25'e bağlayan gece kutlanan christmas bizde oldu yılbaşı, üstüne tüm aile walt disney çizgi filmlerinden subliminal yemiş gibiyiz. televizyonun yanında ağaç, duvar ve pencerelerde süslemeler, ortadaki masada geniş bir sofra ile bol bol içki, arka fonda ise yılbaşı özel programında dans eden dayı ve teyzeler. kendimi bildim bileli evde yarı alafranga yarı da ala turka bir ortam, öyle ki ben artık doğu batı sentezini buradan kuruyorum.
memleketimin hali de bir garip tabi, sarhoş olmayan insan sayısı bir elin parmağını geçmiyor, zannedersem bugün yaşananları müslümanların tanrısı görmezden geliyor. yine de eşle dostla eğlenmek olması gereken tabi, kendi adıma konuşursam aile geleneğimiz o güzel günü birlikte geçirmemizi salık veriyor.
yaş 23, ergenlik yıllarındaki gibi şımarıklık lüksüne sahip değilim. gerçi kendimi hiç olmadığı kadar anlamam o yıllara denk geldi, haliyle bunun sinirinden bahsetmeye gerek yok. ama insan sonra sonra anlıyor, asıl mesele kendimi tam olarak kabullenemememmiş, kendi içinde cebelleşen birinin dışarıdan görünen hali yani. bir noktada bunu da aştım sanırım, ama kayıp giden senelerin bir daha gelme olanağı yok, bir insanın her şeyin yeni yeni farkına vardığı, ve pek çok anıyı ilk defa tadacağı bir zamanda kapalı kutu olarak yaşamak telafi edilebilecek bir şey değil maalesef, sanırım ömrümün kalanında bunun hesaplaşması kendi içimde devam edecek.
ya ileriye bakmak? evet daha açık ve daha cesurum, çünkü kaybedilecek pek bir şey yok, ama çok daha büyük dertler var artık. belki üniversite yıllarımda bir şeyleri yoluna koyabilirdim, ancak günden güne berbat bir hale gelen ekonominin yanında iki senesi pandemide bir senesi kenarda köşede karambole bir yarım senesi de deprem felaketi sonucu geçirmiş bir insanım. ve şimdi aile evi kafese dönmüş oturuyorum. yüksek lisans yapsam? bir dönem buradan ilerleyip yolumu bulabilirdim, ama buna hazırlanırken karşılayacak durumumuz vardı, şimdi ise iş bulma yükümlülüğü pencereden kafayı uzatıp usulca selamlıyor. bir işe girebilirim, küçücük bir yerde 10 saat çalıştığım ve kendi ihtiyaçlarımı karşıladığım bir iş, ancak bir daha asla eski imkanlara sahip olamam, yaşam çalışıp yemek yiyip o aile evinde uyuyarak geçecek, sonrasında zaten gençliğini bir kenara bırakmış birisi oluyorum.
meşhur bir şiir başlar "yaşamak güzel şey kardeşim!", evet yaşamak güzel bir şey, ancak belli bir imkanınız varsa güzel bir şey! benim klansman daha çok karambole gidiyor. neticede sonuç belli ama, hiçlikten geldik ve hiçliğe gidiyoruz, arada küçük bir aralık ve hikayenin sonu belli, bu şartlar altında kutsanacak bir şey de yok.
sözün kısası günler geçiyor, yaşanmamış bir hayat oturduğum yerden kayıp gidiyormuş gibi hissediyorum, ya da bir başka panik durumu, ama netice belli; yaşam ile ölüm arasında gezdiğimiz ipince çizginin iyice görünmez hale geldiği bir an, belki de cinnetin kıyısı.
kitapta nasıl bir tasarım var bilemiyorum, ama filmlerde cesur, mert, delikanlı gryffindor vs hogwarts'ın kalleş ve namussuz evlatları karşıtlığı var. o atmosferde hufflepuff, ravenclaw falan figüran gibi eklenmiş. haliyle bu evrenle filmler üzerinden tanışanlardan farklı bir tercih beklememek lazım.
en azından bu noktada kişiyi tek tipte kategorize etmemek gerekebiliyor. mesele biseksüellikse bu o kişinin orta noktada durduğu anlamına gelmez, illa skala hesabı bakacaksak eğer biseksüel olmakla birlikte belki de hemcinslerine ilgi duymaya çok daha meyillidir.
14 yıl olmuş açalı. vay be. artık tiktoklar instagramlar falan var, demode oldu sözlük konsepti. bende çok anıları var, bir yandan da evlat gibi bir şey. her derdiyle ilgilendiğin, yıllarca bakıp büyüttüğün :) yazan çizen pek kalmasa da, onca anı, onca başlık, onca entry, onca yaşanmışlık üzerine toprak örtmek içimden gelmiyor. yazmasak da, çizmesek de bu sözlük bizim sözlüğümüzdür.
ergenliğini insan burada geçirmişse kaleiçinde daha öğlen 2 de sarhoş olup rockbull tuvaletinde ayılmaya çalışmışlığı ve kaleiçinden çıkamamışlığı, antalya lisesinin yan sokağındaki takıcılardan siyah kolyeler alıp ışıklar caddesinde boş boş tüm gün dolandığı olmuştur, olmalıdır
sigur ros'un seraph adlı şarkısının videosu benim gözümde diğer tüm gay temalı videolardan üstündür. video'nun yönetmenliğini yine bir eşcinsel olan john cameron mitchell yapmıştır. john cameron mitchell shortbus, hedwig and the angry inch ve rabbit hole gibi filmlerin yönetmenidir. aynı zamanda filmde hedwig karakterini de kendisi canlandırmıştır. videonun animasyonlarını dash shaw adlı çok da ünlü olmayan biri yapmıştır. kendisi tumblrdan takip edilesidir, amatör olsa da çok güzel işlere imza atmaktadır.
"it's hard to look at a love you can't understand."
pinkwashing (pink: pembe, washing: yıkama/yıkanma/boyama) israil’in filistin’de işlediği suçların üstünü örtmek için başvurduğu yöntemlerden biri. ülkeyi batı’ya “gey dostu” ve “ortadoğu’nun en demokratik ülkesi” olarak lanse eden kampanyalar için israil devleti milyonlarca dolar harcıyor; abd ve avrupa’da tel aviv pride’ın reklamları yapılıyor ve turlar düzenleniyor. devamı:
ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.
bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.
aklıma jack london'un "ademden önce" kitabında anlattığı bir durumu getirdi. yazar, insan henüz uzun kollarıyla ağaçtan ağaca atlayan bir "maymun"ken, kimi talihsizlerin bir ağaçtan diğer ağaca yetişemeyerek aşağıya düştüğünden bahsediyor, ve bunun sonu ekseriyetle ölüm, sonra devam ediyor, yükseklik korkusu buradan başımıza bela olan bir şey, ve çoğumuz rüyalarımızda dahi düşüyoruz, ancak rüyada bir yükseklikten düşerken tam yere çakılacağınız anda bedeniniz yer ile temas etmeden uyanırsınız, neden o beden yere temas etmez? çünkü bu tecrübe ettiğiniz bir şey değil, etseydiniz zaten çoktan ölmüştünüz.
gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.
şimdi buraya kadar epey güzelleme yapılmış bir de işin öte tarafına bakalım, eğer soyadınız koç, sabancı ya da benzeri bir şey değilse bokunu çıkarmak zarar verecektir, yıllardır günde en az 250 sayfa okuyabilen, bir yanda defter diğer yanda kitap günde 8-10 saat mesai yapar gibi oturan bir insanım. yıllar boyu gelinen süreçte antik yunan'da sınıf mücadeleleri üzerine sabaha kadar konuşurum, ama elime iki çivi verseler çakamam, haliyle dışarıda para kazanacak bir işim de yok. kitapları da raflarıyla beraber g.tüme sokarım artık.
kendini iyice keşfettiğin bir çağda özellikle yaşanılan yer dolayısıyla kimliğini saklamak çok yıpratıcı olabiliyor, bu durumda hayat üçgeni oluşturmak lazım. düşünsel olarak da açık bir dostuma, ilerici olduğunu çok iyi bildiğim bir rehberlik öğretmenime ve psikoloğa açılmıştım. doldukça, canım sıkıldıkça birinden biriyle konuşuyordum, en azından insanı rahatlatıyor. kimliğinizi açık ya da yarı açık sürdürme şansınız yoksa eğer bu türlü bir harekette bulunun, psikolojik olarak sizi de rahatlatır.
bunun yanında ben hiç bir zaman cesaret edemedim, ama yapabiliyorsanız ve mevcutta varsa genç lgbti+'ların olduğu bir ortama yanaşın, daha doğrusu örgütlenin. yıllar geçtikçe kayıp giden senelere küfrediyorsunuz.
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.
ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.
bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.
game of thrones gece nöbeti... gerçi aseksüel eğilimi yüksek herifim çok da dert ettiğim şey değildir, ama bazen insan düşünüyor incel femcel gibi saçma sapan hesaplar çıktı piyasaya, elemanlar hayvan gibi para kazanıyor ulan kur bu tarz bi lgbti+ temalı hesap sen de yolunu bul amk! tabi toplum içerisinde genel sığırlaşmaya hizmet edeceksin ama o çok övdükleri piyasanın mantığı da bu değil midir? neyse biz yine de efendi efendi takılalım efenim.
kısa bir ek: olum kafam güzelken maytap geçiyordum hemen eksilemeyin lan!
gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.