mahallenin bakkalinin kocasi

Durum: 4094 - 0 - 0 - 0 - 29.01.2014 16:28

Puan: 88228 - Sözlük Kevaşesi

15 yıl önce kayıt oldu. 2.Nesil Yazar.

Isirgan otu.
  • /
  • 205

tayt don giyen kadınlar giremez

trabzonlu bir meczubun, avukatlık bürosunun kapısına yazdığı uyarı. metnin tamamı şöyle; "eteksiz, bacakları ile kalçaları sıkıştıran tayt-don giyen kadınlar giremez. günahtır, haya ve edebe aykırıdır"
fötr şapkalı, kravatlı, görseniz avrupai bir beyefendi zannedebileceğiniz bu avukat görünümlü namus bekçisi yetmişinden sonra azmış olmalı ki, kafayı baldırlar ve bacaklarla fena halde bozmuş. ne diyelim, böylelerini teneşir paklar ancak.

birde üşenmemiş dedemiz, haya ve edebe aykırı müstehcen kadın kıyafetlerinin men'i cemiyeti diye bir dernek kurmuş.

yazılı bir açıklama da yapan namusperver avukat vatandaş, "türk kadınının tayti don yerine giyip altındaki bütün kalça şişkinlikleri ve baldir hatları ve bölüm kırışıklıklari teşhir hastalığının edep, haya ve ahlakla bir alakası var mıdır ? mukaddes türk analarımiz böyle miydi? onlara tecavüz değil mi? türk erkeklerine tecavüz taciz değil mi? bu görüntülere erkekler dayanabilir mi? suça tahrik ve tesvik olmuyorlar mi? bu belali görüntüden kim kurtaracak milleti? basbakanimiz recep tahir (evet tayyip tahir olmuş..) ne güne duruyor? belalardan kurtarici başbakan değil midir?"

evet resmen karadeniz fıkrası gibi bir haber.. ama maalesef kaynak zaytung değil, dha.
şu an beynim durdu. sağlam bir formata ihtiyacim var..


hiçbir yere ait olamamak

bana nilüferleri hatırlatan duygudur. bir çeşit köksüzlük. hiç bir yere kök salmadan/salamadan öylece göl suları üzerinde salınan güzel ve bir o kadar narin nilüferleri.
ama her ne kadar kök salmasalar da, işte gidip gidecekleri yer gölün hacmiyle sınırlıdır. hep aynı sularda dolanıp dururlar hiçbir yere bağlanmadan

aidiyetsizlik

döngele

anadolu'da özellikle yağmurun yağmadığı kurak zamanlarda, kuru kuru rüzgarlar eser bozkırdan. yoksul ve umutsuz köylüler, kendileri gibi zavallı ve yıkık dökük duvar diplerinde çömelip umarsizca gökyüzüne bakarlar.. büyük ve şekilsiz ellerini dizlerinde kavuştururlar. kurumuş topraklar gibi çatlamış dudakları kıpır kıpırdır. kimbilir kaderlerine küfür mü etmektedirler, yoksa gazabı büyük koca allahlarına dua mı, bilemezsiniz..
köseleye dönmüş yaşlı yüzlerinin ortasında dipsiz göller gibi duran parıltısız kara gözlerinden, ne düşündüklerini anlayamazsınız.
işte bu uğursuz kuru rüzgarların önüne katıp sürüklediği, adına döngele denen çalı çırpı öbekleri, bu sefil manzaranın değişmez fonunu oluşturur. ıssızlığın ortasında terkedilmişliği, unutulmuşluğu simgeler döngeleler..
nuh nebiden beri sanki orada öylece oturan, köyünün son çitinde dünya'nın bittiğine inanan insanlara köksüzlüklerini hatırlatır.

hiçbir yere ait olamamak

kefir

anavatanı kafkasya olan ve çerkezce kundeps denilen mucizevi bir gençlik iksiridir.
ruslar bu gizemli içecegin reçetesini, tabiri caiz ise hile ve desise ile ele geçirmişler ve başta tüberküloz olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanmışlardır.
esasinda, keçinin işkembesinden elde edilen ve karnabahar tomurcuklarını andıran bir canlı organizmadır.
bu kefir taneciklerinden bir parça edinebilirseniz, dilediğiniz kadar kefir mayalayabilirsiniz. kuru ve yaş versiyonları olan bu mayayı büyüklüğüyle orantılı miktarda sütün içine koyun. ancak metal kap yerine cam kap kullanın. hiç bir şekilde metal ile temas ettirmeyin yoksa mayanız bozulur ve zamanla ölür.
sütü ısıtmaya gerek yok. karanlık bir yerde 24 saat bekletin. kefiriniz hazırdır. metal olmayan bir süzgeçten geçirip
mayanızı ayırın ve kefirinizi afiyetle için. kalan mayayı suda durulayın ve biraz su koyduğunuz bir cam kavanozda, bir sonraki mayalama işlemine kadar buzdolabında saklayın.
her mayalama işleminden sonra mayanız süt ile beslenerek büyüyecektir. korkmanıza ve ona uzaylı bir yaratık muamelesi çekmenize gerek yok. onun olayı budur.. iyi bakarsanız büyür. mayanız büyüdükçe parçalayıp, iyi komşuluk gereği komşularınıza ve arkadaşlarınıza dağıtabilirsiniz.
şimdilik bende küçük bir parça var ama bana kadar.
biraz büyüyünce isteyene verebilirim taneciğimden...

muhabbet kuşu

daha çok birbirleriyle muhabbet ederler. eğer birden fazlasını besliyorsanız sizinle muhabbet etmeye tenezzül etmez sikine bile sallamazlar.
yalnızlığınıza eşlik etsin istiyorsanız tek besleyin ve mutlaka yavru iken alın. tam bir sevgi pıtırcığına dönüşürler. elinizden yem yemeler, kulağınızı cimcirmeler falan.. benim vardı yeşil renkli bir tane. ismi kiwi idi. kafesinin kapısı hep açıkti.. omuzumdan hiç ayrılmaz, sofrada bizimle yemek yardi.
tabi fazla özgürlük bozdu keratayı. balkonun camının açık olduğu bir gün özgürlüğün kışkırtıcı sesine kulak verdi ve pırr diye uçup gözden kayboldu.. o gün bu gündür hem özlerim hem yolunu gözlerim şerefsizin.

90ların gerizekalı moda furyaları

bir de, daha çok varoş gençliği arasında yaygın olan tavuk götü saç modeli vardı ki, akıllara zarar..

cichlid

1300 civarında çeşidi olan bir tatlı su balığıdır.
amerika kıtasında (amazon nehri) ve afrikada çeşitli nehir ve göllerde (kongo nehri, viktorya, malawi ve tanganika gölleri, mozambik ve madagaskardaki çeşitli göl ve nehirler) yaşarlar.
inanılmaz renkleri, çeşitleri ve karakterleriyle son yıllarda akvaryumcuların gözdesi olmuşlardır.
en ilginç özellikleri ise, ağızlarında kuluçka yapmalarıdır.
bir erkek ve dişinin birbirlerine yaptıkları kurun seyrine doyum olmaz. saatlerce birbirlerine dokunarak, sürtünerek ve birbirlerinin etrafında titreşerek senkronize bir şekilde dans ederler.
sonra dişi balık bir taşın ya da kayanın üzerine yumurtalarını döker. erkek bu yumurtaların üzerine spermini boşaltarak yumurtaları döller.
sıra tekrar dişiye gelir ve yumurtaların güvenli bir ortamda gelişmesi için hepsini ağzına toplar. yaklaşık olarak 20-22 gün boyunca hiç bir şey yemeden yavruların yumurtadan çıkmasını bekler.
bu süre boyunca beslenebilmek ve hayatta kalabilmek için mecburiyetten üç- beş yumurtayı mideye indirir. üç haftalık süre sonucunda, sabrının meyvesi olarak, 15-30 arası minik yavrularını ağzından saliverir doğaya.. bu sayı türden türe değişir.

akvaryum

efendim başlayanın müptelası olduğu bir hobidir.
geçmiş yıllarda fanusta beta beslemekten tutun irili ufaklı akvaryumlarda japondan lepistese, molyden neona çeşitli balıklar beslemişliğim vardı.
ancak uzun süren göçebelik dönemlerimde bu güzel ugraşı, günü geldiginde tekrar başlamak üzere bir kenara bırakmıştım.
bir ay kadar önce 65 litrelik bir akvaryumla ve bir tanıdığın önerisiyle yeniden başladık. bu sefer daha önce beslemediğim bir türü, cichlidleri denemeye karar verdik. bu tür konusundaki acemiligimize geldi ve akvaryumcunun da bizi yanlış yönlendirmesiyle, rengarenk ama karmakarışık bir akvaryum oldu. meğerse
normalde bir arada yaşamaması gereken türlerle doldurmuşuz tankı. yaşarlar yaşamasina da, rahat edemezler daha dogrusu.. kavga dövüş eksik olmaz..
hepsinin adı cichlid ama tam 1300 alt türü varmış bunların. hepsi tatlı su balıkları fakat, kimisi amazon, kimisi kongo nehrinden, kimisi malawi, kimisi tanganika gölünden geliyor. bazıları etçil, bazıları otçul. hem etçil hem otçul olanları da var. kimisi sert kimisi yumuşak sudan hoşlanıyor. bazı türler kumluk, bazı türler kayalık, bazı türler de bitkili ortamları seviyor.
neyse efendim biz tankı sarı prenses, paslı cichlid, iceman, yunus cichlid, astronot, papağan derken ortaya karışık doldurmuşuz. tabi bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. sorduk soruşturduk bu sevimli balıklar hakkında epey bir şey öğrendik.
sonra, internetten ikinci el 200 litrelik güzel bir tank bulduk. bütün aksesuarları ile birlikte oldukça makul bir fiyata anlaştık. içindeki kalabalık demasoni koloniside hediyesi oldu.
demasoniler malawi gölünün en renkli ve en muzip sakinleri. yeni evlerine çabuk uyum sagladılar. hatta içlerinden bir dişinin ağzı dolu. iki haftaya yeni bebeklerimiz geliyor..
eski tanktaki balıkları yavaş yavaş dağıtıp onu yavruluk olarak kullanacağız. belki sarı prensesleri tutarız elimizde.. henüz karar veremedik..

hayalindeki mesleği yapan insan

çav bella mücahit versiyonu

masa

ispanyolca ve portekizcesi mesa, italyancasi mensa olan latince kökenli sözcük.

sevgili arıyorum

19 mart 2013 istanbul depremi

japonya'da her yıl yüzlercesi olan ve sözü bile edilmeyecek şiddette olan depremdir..

(bkz: kedi amını görmüş bu yara beni öldürür demiş)

fenerbahçe

uefa kupasını alma ihtimali mars'ta canlı yaşam bulunması ihtimalinden daha düşük olan takım.. hem lazio, hem de fenerbahçe son maçlarını seyircisiz oynadılar. her iki maçı izleyen birisi iki takım arasındaki mentalite farkını görecektir..
lazio alman liginin baba takımlarından stutgart'i evire çevire 3-1 dövdü, fenev adı bile duyulmayan bir çek takımıyla, saç baş yoldurarak 1-1 beraberligi zor kurtardi.
aykut kocaman'dan bir cacik olmaz beyler. boş hayaller kurmayin. ha derseniz ki bu takımda niçin bulundukları bir muamma olan bekir, selçuk, volkan, christian ve en önemlisi kenardan duran eşofmanlı şahıs gider ve yerlerine herhangi bir ptt 1. lig takımından muadilleri konulur, o zaman belki bu ihtimalden bahsedilebilir.

12 mart 2013 schalke04 galatasaray maçı

muhtemel rakipleri arasında real madrid, barcelona ve malaga olmak üzere üç ispanyol takımı var. ispanyollardan üçün birini alacaksak eğer malaga olsun derim.
diğer rakipler arasında iki alman devi bayern munich ve borusia dortmund, italya'dan juventus ve fransadan paris st. germain var. bu gruptan da en makul görüneni fransız ekibi..
içimden bir ses malaga diyor... hadi hayırlısı.

14 mart 2013 fenerbahçe viktoria plzen maçı

fenerbahçe'nin muhtemel rakipleri arasında tothenam, chealse, newcastle united, basel, benfica, rubin kazan ve lazio var.
umarım basel çıkar.. yoksa diğerleri feneri havada karada götürür.. newcastle da fena olmaz aslında.. ama diğerleri için aman diyorum.. kura çekimleri yarın isviçrenin nyon kentinde 12:30 da.. merakla bekliyoruz efendim..
içimden bir ses rubin kazan diyor..

genelevleri kapatalım da vatandaş bizi mi siksin

kktc'de yeniden hayat bulmuş veciz söz.
efendim radikal gazetesinin haberine göre, kktc sağlık bakanı ertuğrul hasipoğlu , 14 mart tıp bayramı dolayısıyla tabipler odasında yaptığı konuşmada, bir dönem muhalefette olan bir partinin milletvekilinin kendilerini kıbrıs'ın her yerini gece kulüpleriyle donatmakla it ham ettiğini, gel zaman git zaman muhalefet partisinin iktidar, bu milletvekilinin de bakan olduğunu, kendisinin bakan beye, "madem o kadar eleştiriyordunuz, niye kapatmadınız?" diye sorduğunu ve cevap olarak da, "kıbrısta 40 bin asker, 40 bin öğrenci var, kapatalımda beni mi halletsinler" dediğini söyledi
gerçekten ibretlik bir paylaşım.

ayı sözlük yazarlarının kokuları

  • /
  • 205
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 4094

insanın yaşlandığını anladığı an

pisuvardaki siyah killarınızın beyazladığını farkettiğiniz andır. o an hayatınızın en büyük tra jedisidir artık. olur olmadık zamanlarda suskunlaşmaya başlarsınız.

çocukluğunuzda henüz minicik bir yavru bear olduğunuz, mandalinayesili pantolon giydiğiniz, arkadaşlarınızla bearabeare sabahlara kadar pony slaystation oynadığınız , yaşadığınız küçük ve şirin mahallede, mahallenin bakkalinin kocasinın size elma şekeri verdiği günleri hatırlarsınız.

gençliğinizde bear sikertir tavırlarla ortalarda bir azgın ve aynı zamanda naringergedan özgüveniyle
gezdiğiniz, nickimi sallasam ellisi diyerek kimseyi beğenmediğiniz günleri anımsar, hey gidi hey bir zamanlar ciwan gibi delikanlıydım ama şimdi olmuyorneyapsamolmuyor diyerek iç çekersiniz.

yıllar geçmiş, 1baltayasap olamamışsınızdır. eskiden ahmetonskinin saçları kadar karizmatik olan saçlar dökülmeye, bir kelayi olmaya başlamışsınızdır. gençliginizde aslan yürekli richard gibi dikelen sikiniz, zavallı bir yorgun pipiye dönüşmüştür. teselliyi salaş meyhanelerde, rakı şişesinin dibinde her gece sarosbalık olmakta bulursunuz. performansınızdan memnun olmayıp, aaa niye öyle oldu diye soran ve iktidarsız olduğunuzu
ima eden partnerinize utangaç bir edayla askolsunbenöylebirinsanmiyim
dersiniz.

ve honeybeenim gençliğim anne şarkısını her duyduğunuzda keremce duygulara kapılırsınız, gözleriniz dolar. yaşlanmak böyle birşeydir işte.


aktif gay

düzenli olarak spor yapıp, yemesine içmesine tikkat eden gay.

gizli bear

göbeğini korse, götünü düşük bel pantolon ve kıllarını epilasyon marifetiyle gizlemiş, aramızda umarsıca dolaşan ayıcanlardır.

(bkz: epilasyon)

eşcinsel olduğunu belirtmenin yolları

kalabalık bir mekanda ay yok mu beni sikeeeeeenn...! diye bağırmak. evet en kolay yolu bu...

ayı sözlük yazarlarının seviştikleri en ilginç mekanlar

önceki entry de seviştiğim ilginç mekanların bir listesini yazmıştım ama en ilginç olanı, dağda, bir koyun sürüsünün ortasında, sürünün çobanıyla, yıldızların ve çobanın abasının altında olanıdır. unutmam mümkün değil.
sene 94. üniversite 3. sınıf bittiği sene yaz tatilinde memlekete gitmeye karar verdim. bizimkiler istanbulda ama köyde dayımlar uzak akrabalar falan var. bir de yeni bir fotoğraf makinası almışım. gidip doğa fotoğrafları çekicem dedim, atladım otobüse, 14 saatlik yolculuktan sonra ulaştım köye.
ilk bir kaç gün benden bir kaç yaş küçük olan dayımın kuzu çobanlığı yapan oğluyla dağ tepe, köyün etrafında dolaştık. ben durmadan fotoğraf çekiyorum. bu arada dağda başka çobanlarla sürülerle de karşılaşıyoruz. bu çobanlardan birisi, uzun boylu, yapılı, esmer, yeşil gözlü, gür bıyıkları olan 35-40 yaşlarında bi abi çok dikkatimi çekmişti. tarık akan ın "sürü" filmindeki haline benzeyen bir adam. dayı oğlu bizi tanıştırdı. biz köyden göç ettiğimizde ben çocuktum daha, ama bu abi bizimkileri, abilerimi, babamı falan iyi tanıyor. bize de uğra dedi,
çayımızı iç. olur dedim, ayrıldık ordan. bu esnada dayıoğlunun bu elemandan pek hazzetmediğini sezinledim.
dayıoğlunun ağzını aradım biraz. meğersem bir yıl önce dayıoğlu bu çobanın yanında yamaklık yapıyormuş. koyun sürüleri büyük olduğu için çobanların yardımcıları oluyormuş. bir de bizim oralarda koyun sürüleri geceyi dağda geçirir, ertesi gün öğleye dogru köye iner, koyunlar sağılır, çoban uyur, akşamüstü hava serinlediginde sürü yine dağa çıkar. bu abi de bizim kuzeni dağdalarken bir kaç kez yoklamış. yok senin sikin büyük mü falan diye.. ama sözde bizimki hiç oralı olmamış.

neyse efenim ben tüyoyu aldım ya, ertesi gün bu abilerin dayımlardan çok uzak olmayan evlerine gittim. abi uyuyor. ailesi epey geniş, karısı, kardeşleri, annesi babası, saolsunlar izzet ikram gösterdiler. hoş beş edildi. hal hatır soruldu. yemekler yenildi, çaylar içildi. akşamüstü bizim abi uyandı, o da yemeğini yedi, ben bu arada doğa sevgisinden girdim, fotoğrafçılıktan çıktım, dağları, koyunları, kuşu, kurdu, böceği ne çok sevdiğimi anlatıp, onunla dağa gidip gidemeyeceğimi sordum. olur dedi. zaten yardımcı tutmamış bu sene. geçen seneye nispeten sürüyü,
bir kısmını satıp küçültmüşler.
vakit geldi düştük yola, vurduk kendinizi dağlara. gece yarısına doğru gür otların bulunduğu bir yaylada konakladık. mis gibi dağ havası, koyunların çanlarından çıkan müzik, uzaktan kurbağa sesleri, gökyüzü yıldız dolu,
uzansan tutacaksın ellerinle sanki. kavurmalı dürümlerimizi yedik çay demledik.
yanımda oturuyor bu, dağ gibi. çayımızı içtik, sohbet koyulaştı, istanbulu soruyor. istanbul gece hayatını, kızlarını... istanbulun kızları kolay veriyomuş diyor.. sen çok siktin mi diyor... bağırtırmısın diyor... beni deli ediyor... gözlerini pantolonumun önündeki giderek büyüyen kabarıklıktan alamıyor... ben he diyorum, hık diyorum
mık diyorum.. utanıyorum... gülüyorum... en sonunda sikin büyük mü diye sorup el atıyor. dayanamıyor ve yapışıyorum dudaklarına...
gerisi yıldızların altında sabaha kadar süren bir sarhoşluk... bir delilik.. bir kendini kaybediş.... her ikimiz için de yabancısı olduğumuz dünyaların keşfi..
ben onun ilk öpüştüğü erkekmişim. o benim ilk seviştiğim çobandı.... öpüşmek ah ne hoştu yıldızların altında....






insanın yaşlandığını anladığı an

pisuvardaki siyah killarınızın beyazladığını farkettiğiniz andır. o an hayatınızın en büyük tra jedisidir artık. olur olmadık zamanlarda suskunlaşmaya başlarsınız.

çocukluğunuzda henüz minicik bir yavru bear olduğunuz, mandalinayesili pantolon giydiğiniz, arkadaşlarınızla bearabeare sabahlara kadar pony slaystation oynadığınız , yaşadığınız küçük ve şirin mahallede, mahallenin bakkalinin kocasinın size elma şekeri verdiği günleri hatırlarsınız.

gençliğinizde bear sikertir tavırlarla ortalarda bir azgın ve aynı zamanda naringergedan özgüveniyle
gezdiğiniz, nickimi sallasam ellisi diyerek kimseyi beğenmediğiniz günleri anımsar, hey gidi hey bir zamanlar ciwan gibi delikanlıydım ama şimdi olmuyorneyapsamolmuyor diyerek iç çekersiniz.

yıllar geçmiş, 1baltayasap olamamışsınızdır. eskiden ahmetonskinin saçları kadar karizmatik olan saçlar dökülmeye, bir kelayi olmaya başlamışsınızdır. gençliginizde aslan yürekli richard gibi dikelen sikiniz, zavallı bir yorgun pipiye dönüşmüştür. teselliyi salaş meyhanelerde, rakı şişesinin dibinde her gece sarosbalık olmakta bulursunuz. performansınızdan memnun olmayıp, aaa niye öyle oldu diye soran ve iktidarsız olduğunuzu
ima eden partnerinize utangaç bir edayla askolsunbenöylebirinsanmiyim
dersiniz.

ve honeybeenim gençliğim anne şarkısını her duyduğunuzda keremce duygulara kapılırsınız, gözleriniz dolar. yaşlanmak böyle birşeydir işte.


gay barda babayla karşılaşmak

efendim bizzat başıma gelmiştir. anlatayımda dinleyin ve dersler çıkarın.
2004 yılıydı galiba. türkiye'ye tatile gelmiştim. çok sevdiğim bir lezbiyen arkadaşımla taksimde buluştuk.
yemek yedik, bir kaç kafe gezdik, türkü bara gittik. gecenin üçüne doğru bu bana, "hadi seni gey bara götüreyim" dedi.
tek yön o zamanlar, ingiliz konsoloslugu civarinda bir yerdeydi. sarhoş kafayla arayıp bulduk, girdik içeri. sanırım hafta içiydi. içerde in, cin ve üç beş lubunya tek kale maç yapıyordu. neyse efendim, gelmişken birer bira içelim dedik, aldık biraları, bir köşede muhabbete koyulduk.
bu sırada içeriye iki kişi girdi. öndeki, uzun koyu renkli bir paltoyu omuzlarına atmış, boynunda beyaz atki, 40
yaşlarında, hafif toplu, orta boylu, bıyıklı, kısa saçlı, yüzü biraz sedat peker'i andıran bir ağır abi. arkasinda ki ise 20-25 yaşlarında, uzun, sert yüz hatlarına sahip, takım elbiseli bir genç. hareketlerinden öndeki abi'ye çok saygılı olduğu hatta çekindiği anlaşılıyor. öndekinin, kendi çapında bir baba, arkadakinin de onun koruması olduğunu hemen anlıyorum.

bu garip ikili karsimizdaki bir masanın kenarina yanastilar. garsonlar hemen viski getirdiler. baba'nin paltosu hala üstündeydi. arkadaki eleman bir sey içmiyordu. baba melül gözlerle pistte dans edenleri süzüyordu. sonra bakislari
bizi buldu ve üzerimizde sabitlendi.
önce pek takmadim. ancak bir müddet sonra bu bakislar, yüzük tasiyici frodo'nun üzerine çevrilmis sauron bakislari gibi rahatsiz etmeye basladi. ufaktan benim büzük terlemeye ve yusuf yusuf olayina girmeye baslamisti.
ama hala kezban gibi, adamin yanimdaki lezbiyen arkadastan dolayi bize baktigini düsünüyordum. arkadasim,her ne kadar, 1.50 boyunda, kisacik saçlı, ve 15 yasindaki çilli bir erkek çocuguna benzesede, 95'lik memeleriyle, dikkat çeken bir kadindi ve bu memeler karsidaki baba'nin da dikkatini çekmis olabilirdi. adam zil gibi sarhostu ve belli ki çoktan, "nefes alsin yeter" moduna girmisti.

bir tatsizlik çikmadan biralarimizi içip gitmek en iyisiydi galiba. bu arada baba, korumasina isaret etti, kulagina bir seyler fisildadi ve koruma bize dogru gelirken, kendisi tuvaletlere dogru yürüyüp gitti.
kalbim yerinden firlayacak gibiydi. bela geliyorum diyordu... neden siktirolup gitmedik diye kiziyordum kendime. bu ipsizler artik neyinkafasilabu kafasını yasiyorlarsa, yanımdakini bir afeti devran, benide herhalde onun pezevengi sanmislardi. ve simdi pazarlik için geliyorlardi. siçtigimizin resmiydi bu..

genç izbandut yanimiza geldi, kulagima egildi ve belirgin bir kürt aksaniyla, " abim seni çagiriyor" dedi.
arkadasimla birbirimize baktik. onun gözlerindeki dehseti ve çaresizligi görebiliyordum.
ama sakin olmak gerekiyordu. "merak etme, hersey yoluna girecek" dedim ve dizlerim titreyerek arkaya yöneldim.

baba beni pisuvarlarin orda bekliyordu. ben daha bir kelime etmeden, "selam aslanim, çok güzel dudaklarin var. bir alt dudak verir misin?" dedi.

ben girdigim "oha nasil yani?" sokunu atlatamadan dudaklarima yapisti ve bir yandan similyami avuçlarken, öte yandan dudaklarimi kanatircasina emdi.
sonra yüzümü avuçlarina alip bir müddet bakti.. sonra yine öptü.
"benim adim necmettin" dedi. "içerden yeni çiktim. yanımdaki arkadas ürkütmesin seni.. dost var düsman var. o yüzden tedbirli olmak lazim.yanimda çalisan, dürüst güvenilir bir çocuk. ıstersen bir otele gidelim. sevismeyi o kadar özledim ki.. sabah kadar sevisiriz" diye ekledi.
"veriyor musun?" diye sordu sonra. "hayir" dedim kekeleyerek. sonuç itibariyle tekinsiz bir herifti ve ben bir full aktif tarafindan hunharca sikilerek ölmek için çok genç ve güzeldim. hayir bunu istemiyordum.
"aferim delikanli adammissin. erkek adam vermez zaten" dedi. "bak bende vermiyorum yanlis anlama. ama istersen biraz kerkinirsin. zaten büyükmüs te senin alet. istesemde alamam.."
"abi dedim kusura bakma. arkadasimla geldim. onu birakamam. allah nasip ederse baska bir zaman insallah."
nedense çok ısrar etmedi. sanirim çok sarhostu. hülyali bakislarla bakti bir müddet. "çok ta yakisikliymissin. seni çok canim çekmisti. halbu ki... sabah kadar çılgınca sevisirdik seninle... " dedi, sirtini döndü ve yalpalayarak gitti.

yüzümü yikayip arkadasin yanina gittigimde, onlar bari terketmisti çoktan. olanları anlattigimda, korkudan yüzünün rengi atmis olan arkadas önce çok sasirdi sonra makaralari koyverdi.. epeyce güldügümüzü hatirliyorum. "olum büyük balik kaçirmissin. keske bir telefon alsaydin" dedi. evet bunu nasil da düsünememistim. barda baba'yi görmüs, ama baba'yi almistim. gerçi sin sonunda babalar'a da gelebilirdim, ancak yine de pisman olmustum. hem de adam çok güzel öpüsüyordu. ama is isten geçmis, baba kendi karanlik
dünyasini perdeleyen sis bulutunun ardindan çoktan kaybolmustu.

annelerin homofobik ama komik yorumları

lgbt ailelerin bilinçlenme toplantısı. 2 anne aralarında konuşuyor.

1.anne: zebra hanımcıım, eskiden üzülürdüm bizim oğlana top dediklerinde. meğersem top, üstte olana diyolarmış.. ay bi ferahladım bi ferahladım.. ne iyi şey bilinçlenmek..

2.anne: valla zürafa hanımcıım çok haklısın. ben de bur da öğrendim. benim oğlan da pek bi seksüelmiş. mahallenin hocasına sordum, "gençler bu yaslarda azgın olur telaş etmeyin, evlendirin durulur" dedi..

ilk eşcinsel deneyim

80 li yıllar. anadolu’nun en muhafazakar şehirlerinden birinde imam hatipte yatılı okuyorum. kentin, hepsi de birbirinden berbat seks filmleri oynatan 2 adet sineması var. sinemalarda sürekli 3 film devamlı matine oynuyor. o hafta hangisinin makinisti biraz gözü kara çıkıp, bu berbat filmlerinin arasına 3-5 dakikalık bir parça atıyorsa o sinema hemen bir şehir efsanesi gibi kulaktan kulağa yayılıyor ve kentin tüm abazan ergenleri hafta sonu soluğu orada alıyor. benim gibi parası ya da cesareti olmadığından gidemeyenler, aksam olup da herkes yatakhanede toplandığında, o gün sinemaya gitmiş olanların ballandıra ballandıra anlattıkları sahneleri dinlemekle yetiniyorlardı. o sıralar bir emanuelle furyası vardı tüm sinemalarda. emanuelle bir efsanesiydi bizim için. gitmesek de, görmesek de seks kelimesinin tdk sözlüğündeki mecazi karşılığıydı.

bir gün yatılı okulda, yatakhanelerin bir kısmı birkaç günlüğüne kapatıldı. sanırım bir haşere istilası söz konusuydu ve sırayla ilaçlanmaları gerekiyordu. yönetim bir kaç yatakhaneyi kapattı ve orda kalanlara, " yakın arkadaşınız ya da köylünüz olan biriyle aynı yatağı paylaşın, iki gün idare edin" dedi. bizim yakın köylü rahmi adında bir arkadaş benim misafirim oldu mecburen. cumartesi akşamıydı. saat on oldu. ışıklar söndürüldü.
herkes yataklara girdi. yatılı okuyanlar bilir, ışıkları söndükten sonra muhabbet bir müddet devam eder. fıkralar anlatılır, geyik yapılır herkesin uykusu gelene kadar.

sinemaya giden bir arkadaş başladı o gün izlediği emanuelle filmini anlatmaya. tabi bire bin katarak. benim yanımda yatan rahmi, beyaz tenli, kırmızı yanaklı iri yarı bir çocuk. biraz içine kapanık, hatta utangaç. ikimiz de 15 li yaşlardayız.hikayeyi anlatan ballandıra ballandıra anlatıyor, rahmi yanımda kıpır kıpır. bacakları bacaklarıma yapışıyor. sıcacık. sonra elleri yavaşça pijamamın önündeki kabarıklığa gidiyor. anlatıcının heyecanlı sesine kaptırmış herkes kendini... rahmin'in eli, yorganın altında arayıp benim elimi buluyor...sonra ben onun pijamasının altında aradığımı buluyorum acemi ve tedirgin hareketlerle...sanki kendi ellerimiz değil, emanuelle'in usta elleri dokunuyor o güne kadar keşfetmediğimiz mahremiyetimize. her dokunuş bilinmedik haz kapılarının kilidini açıyor birer birer. hikaye, damaklarımız kurumuş, soluk soluğa kaldığımız bir anda biz utançlı bir suç ortaklığının hazzını yasarken sona eriyor...çocukluğun masumiyet perdesini yırtıp büyüklerin "dünyevi hazlarla dolu günahkar dünyasına " bir emanuelle hikayesi eşliğinde adım atıyoruz.

eşcinseller hakkında yanlış bilinenler

bazıları, evet, kadın ruhuna giydirilmiş erkek bedeni taşırlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil...

bazıları, evet, erkek ruhuna giydirilmiş kadın bedeni taşırlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, sekse düşkündür. tıpkı bazı heteroseksüller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, çocuk sahibi olmak isterler ve olurlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, aşık olmak isterler ve olurlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, kimseye bağlanmadan özgür yaşamak isterler. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, hayatları boyunca aradıkları aşkı bulamazlar. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

bazıları, evet, göt yalamayı severler. tıpkı bazı heteroseksüeller gibi. ama hepsi değil.

biseksüelleri eleştirmenin bifobi sayılması

bir çok sözlük yazarının " ben bi seksüelim, bi seksüelim sorma gitsin.." diyerek sıraya girdiğini görmeme ve kendi kendime, "ulan yoksa ben seksüel değilmiyim?.. " diye sormama sebep olan başlık olmuştur.

osmanlı devletini adaletin ve barışın timsali sanmak

salt osmanlıcıların değil, zaman zaman, osmanlı devletini yıkan ittihat ve terakki cemiyeti ve bir anlamda onun uzantısı sayılabililecek kemalist kadrolara yakın olanların da düştüğü hata.
osmanlı sonuç itibariyle yönetenlerin tanrının yeryüzündeki gölgesi, yönetilenlerin ise kul sayıldığı, ideolojisi din olan feodal bir imparatorluktu. tıpkı kendi dönemindeki diğer imparatorluklar gibi.
dolayısıyla diğer devletler ve kendi hükmettiği halklar ile olan ilişkisi, "hep mağdurların yanında olan hoşgörülü devlet" mantığı ile değil, kendi yaşamsal çıkarlarına göre olagelmiştir.
öbür türlü, 16. ve 17. yüzyıllar boyunca anadoluda süren celali isyanları boyunca osmanlı'nın anadolu'nun türkmen halkına kan kusturmasını nasıl açıklayacağız?

1915'te bu topraklar üzerinde yaşanmış en büyük katliama imza atmış olan ittihat ve terakki çeteleri, kuşkusuz, kuyucu murat paşa geleneğinin birer devamcısı olarak, böylesine kanlı bir gelenekten beslenmiş olmalılar.

2. nesil

(bkz: mundar nesil)


edit: ya aslında ben, mundar deken, hani kayıp nesil anlamında, 1. neslin eziklediği, 3. neslin iplemeyeceği, heder olmuş, mundar olmuş nesil demek istedim.. yerseniz.. yani ben epey bi eksilenmişim bu entarim ile.. belki kıvırırsam... dedim.. olmadı mı..? yazdıkça batıyom galiba... ben kaçiimmm....

21 mart 2013 diyarbakır newroz kutlaması

bazı sözlük yazarlarının hitlercilik, olmadı saddamcılık hayalleri kurduğunu, yeni auschwitzler, hiroşimalar, halepçeler yaratma arzusuyla dolup taştığını görmemizi sağlayan başlık.

(bkz: hayallerle yaşıyor bazı ibneler)

allah