marsmüridi

Durum: 183 - 0 - 0 - 0 - 11.09.2025 03:33

Puan: 2830 - Sözlük Kezbanı

Live Seviyesi: Yayıncı

4 yıl önce kayıt oldu.
13.Nesil Yazar.

0
  • /
  • 10

ayı sözlük yazarlarının çekici bulduğu insan tipi

valla son bir kaç senede epey bi balkan göçmenine aşık oldum, jarnana dinleye dinleye bir hal olduk, belki annemin doğduğu ve çocukluğumdan beri her yaz gittiğim köyün macır köyü olmasının da bir payı vardır. yörük ve türkmen milleti böyledir yani, gözümüz her zaman bulunduğumuz yerin batısına doğru kayar.

panik atak

sene 2020, bir sene öncesinde enteresan olaylar yaşamışım, o olaylardan sonra çöp kapağı devrilse 3-4 saniye hatları kopan bir insanım, tam o uğrakta sürekli ölümü düşünmeye başladım, kafamda bir düşünce: "doğmadan önce neysem öldükten sonra da o olacaksam eğer bütünüyle yok olacağım". tabi bu beni çıldırtıyor, yokluk denen mefhumu bilmiyoruz, ve zaten insanı da bilmediği korkutur, ben düşündükçe karnıma ağrılar giriyor ama meşgul olmadığım her an kafamda bu sorgulamalar geziyor. bu şekilde aylar geçti, nereden gördüm bilmiyorum kalp krizine dair bir his oluştu bende, sonraki günlerde sol göğsümde bir ağrı, yine günlerce sürdü ve beni delirtiyor, kilo da var, sigara ve alkol gırla, dedim "olum sen gidicisin heralde". belli bir zaman geçtikten sonra iki de bir çarpıntı hissetmeye başladım, kampüste yürürken dedim arkadaşa böyle böyle, a.ına kodumun öküzü demesin mi "valla kanka bizim orda da bi abi diyip duruyodu iki hafta sonra öldü adam" beni tripten tribe sokup çıkardı pezevenk, oradan sonra teşhisi koymuştum artık, gencecik yaşımda gün yüzü görmeden pisi pisine gidecektim, ama son bir umut üniversitenin aciline gittim anlattım durumu, bir kaç işlem yaptılar dediler "bir şeyin yok". normalde insan rahatlar ben iyice deliye döndüm diyorum demek ki kalbim belirti vermeden gidiyor, sinsi sinsi pusuya yatıp doğru zamanda anamı s.kicek. kaldığım aparttan eve gittiğim akşam ağrı ve çarpıntının üstüne sol kolumda uyuşma da eklendi, ve kalp çılgınlar gibi atıyor temelli uyuşuyor orası, nasıl bağırdığımı hatırlamıyorum gecenin dördünde domuz gibi böğürerek acile koydular beni, orada soktular ekg'ye, arkadan sakinleştiriciyi bastılar, sonra ise kafa mevlana, odamdaki duvara özlü özlü şiir bile yazdım.

daha da böyle bir şey yaşamadım, ama pandemi o bakımdan korkunçtu, sürekli ölümü düşündüğüm yürüdüğüm her yerde aklıma çılgınca düşüncelerin gark ettiği bir kaç ay daha geçirdim.

ha bir de bu mereti bir kaç defa teyzelerim de geçirmiş, sonradan öğrendim ki sülalece garip garip triplere giren manyaklardanmışız biz.

neden yalnızsınız

zamanında out olmaya g.tüm yemedi, denk geldiklerimde düz hetero çıktı, mal gibi kaldık şu an. gerçi out olsam bu sefer de açılmaya yemez, salla gitsin lan westeros'taki gece nöbetçileri gibi karda kışta karamsar karamsar gezeriz.

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

yepyeni bir yenilginin ardından kendini yerden yere vurduktan sonraki kabulleniş anı, ne diyelim, elbet benim de günüm gelecek.

arkadaşa eşcinsel olduğunu söylemek

her zamanki gibi kafa güzel, bir anlık gaza geldim söyledim, arkadaş rahatladı. dedi "ben seni şu ana kadar sosyopat sanıyordum meğer işin gerçeği farklıymış rahatladım şimdi".

vazgeçmek

bende olana vazgeçmek demeyelim de, salıp gitmek diyelim. kafada fırtına koparken bir anda diner, "ne olacaksa olsun lan" dedikten sonra kulaklıkta çalan "pilli bebek-olsun", sonra da kuş gibi hafifler sırıtırım.

sözlük yazarlarının şu an olmak istedikleri yer

kış modundan çıkmaya başladığımız şu vakitlerde sevdiğimiz kişilerle sırtta çadır likya yolunu arşınlamak güzel olabilirdi.

ölüm korkusu

doğada karşıtlar birbirini anlamlı kılar, eğer ölüm gerçeği olmasaydı yaşam diye bir şeyi ayırt edemezdik. ancak bu gerçeği görmekle tümüyle kabullenmek maalesef aynı değil. "yokluk" denen kavramı tecrübe etmemiş varlıklarız ve tecrübe de edemeyeceğiz, haliyle bunu düşünmek beynimizde error veriyor, kabullenemiyoruz. bundan üç sene önce sürekli olarak ölümü ve yok oluşu düşünüyordum, tabi düşündükçe huzursuzluğum da artıyordu, hikayenin sonu ise panik atak krizi ve hastanede öküz gibi bağıra çağıra sakinleştirici yemem. bugünlerde ise kriz geçirdiğimi söyleyemem ama ara sıra özellikle yatağın başında bu gerçek tüylerimi ürpertiyor.

tüm bunların yanında çok ilginç bir şey var. hikayenin sonunda öleceğimizi içten içe bilen varlıklarız, ancak buna rağmen yaşamımıza iyi kötü bir anlam yüklüyor ve mücadele etmeye devam ediyoruz, aslında bu saygı duyulacak bir şey, hiçlik düşüncesi bütünüyle varlığımızı da hiçliğe sevk edebilirdi, ancak buna da karşı koyuyoruz.

alkol alınan gece yapılmaması gerekenler

"o kişi"ye yazmayın, ekseriyetle heder olur gidersiniz.

neden yalnızım

kendi adıma konuşayım, şu vakte kadar hep kaçak dövüştüm. görünmez yaşamın görünür sonuçları da olmuyor.

yazarların şu anki ruh halleri

tamamdır, aylarca aşıkzade gibi gezme faslı bitti, bundan böyle seçim var, çat çat çat! sokak sokak geziyoruz, yerelin tozunu attırıyoruz, olmayacak platoniklerle değil desteklediğimiz partiyle nikahlanıyoruz. içimizde bir umut, bir kıpırtı, şöyle 8-10 sene önceki ortamı hatırlayıp iç geçiriyoruz; gezi, pride, bilimum hareket, sonra diyoruz "daha da fena gelecez ulan!". bir umut bir heyecan derken akp'yi şutlayıp yolumuza devam ediyoruz, sonra yeniden aşık olup sapıtır mıyız, şarapçı dayılar gibi yarak kürek şiirler mi okuruz artık bilemem.

zeynep esmeray özadikti

en son barış sulu'nun 7 haziran 2015'deki hdp adaylığı heyecanlandırmıştı, dilerim bu sefer olur, ve sonunda lgbti+ hareketi politik mecralarda sözünü söyleyecek bir konuma erişir.

umudum kalmadı

en umutsuz olduğum anlara baktığımda sıklıkla kendimle baş başa kaldığımı görürüm, bütün uğraşlarım ve düşüncelerim salt kendi iç meselelerime döndüğünde kendimi öne doğru boş boş bakarken buluyorum, çünkü tek kaldıkça güçsüzüz, ister kabul edelim ister etmeyelim bu böyle, yani kendimizi motive ediyoruz, yetmiyor içimizdeki egoist manyağı bile saldığımız oluyor ancak en kritik anda güçsüzlüğümüz suratımıza doğru çarpıyor, dışarıya karşı kuyruğu dik tutmaya çalışsak da içten içe biliyoruz. benim vardığım sonuç dışarıyı bırakıp kendimden ibaret kaldığım her an çürüdüğüm üzerine.

ama yüzümü dışarıya döndüğüm her vakit belki biraz daha meşgulüm, daha da yoruluyorum, ancak umudum daha diri oluyor çünkü koşullara müdahale edecek cüreti gösterebiliyorum. ne de olsa bizler "varoluşsal sıkıntılar" da desek eninde sonunda ucu toplumsal bir yere doğru uzanıyor, belki de parçadan bütüne gitmekten ziyade işe bütünün kendisinden başlamak lazım. kolay değil, ancak asıl mesele zaten amaca ulaşmak değil, amaca ulaştığımız yerde daha da ilerisini isteyecek varlıklarız biz, hiç yoktan oraya ulaşmak adına çabalamak, bu olduğu sürece umut sürüyor, umut sürdükçe hayatta sürüyor.

irfan değirmenci

"solun solunun solundaki partinin en solundaki fraksiyon" üyesi arkadaşlar tarafından tip'in laf yemesine vesile olan güzide vekil adayı. dilerim meclise girebildiği bir senaryoda tüm basın emekçilerinin sözü olur ve halkın doğru haber alma hakkına sahip çıkar.

aşk istemek

önce bi olsun da sütten ağzımız yanacaksa yansın, en azından denedik ama beceremedik der yolumuza devam ederiz.

sinan oğan

muhalefete karşı "hdp'lilerle muhatap olmasanız zaten bizim oyumuzu alıp işi bitireceksiniz" diyenlerin adayıdır, dedikleri kadar güçlerinin olup olmadığını bu seçim gösterecektir.

diyarbakır newroz etkinliğinde lgbt bayrağının yırtılması

saldırıyı "kurden nasyonal" isimli neonazi çetesi üstlenmiştir. lgbti+ aktivistleri geçtiğimiz senelerde de bu saldırıyı almış, yine de alanda kendisini göstermeye devam etmiştir. bu işlerde biraz böyledir zaten, bedel ödedikçe görünürlük ya da meşruluk kazanılır.

ayı sözlük yazarlarının şu an dinlediği şarkılar

kendinizi orta çağ'da bir barda bira tokuşturup dans diye garip hareketler yaparken bulabilirsiniz.

ayı sözlük yazarlarının sigaraya başlama yaşı

ekim 2014, yaş da 14.

liseyi yatılı okuyorum, yurtta sigara içmeyen üst dönem bir elin parmağını geçmez. 29 ekim tatili için eve dönmüşüm, arkadaşla limana gittik deniz çimen falan derken ortam güzel ama kafa ergenlik tripleriyle yeni yeni tanışıyor, evden uzaklaşmanın da can sıkıntısı var. o vakit arkadaşın cüzdanından iki adet mentollü chester çıkıyor ve birini usul usul uzatıyor, bizim geri zekalı da durur mu, yavaşça alıyor. alış o alış işte.

osmanlıda eşcinsellik

köçek oğlanı kovalayan yeniçeri ağasından "oğlancı" padişahlara kadar çeşitli vakalar mevcuttur. attila ilhan "yanlış kadınlar/yanlış erkekler" isimli eserinde osmanlı'daki travesti vakalarına eğilmiştir, özellikle "ibrahim voyvoda" hikayesi ilgi çekicidir.

bunun yanında şahsi fikrim olarak bir şerh düşmek lazım. eşcinselliği iki insanın karşılıklı rızası sonucu geliştirdiği bir ilişki olarak ele alacak olursak eğer osmanlı bu konuda da pek hoşgörülü değil, osmanlı'da görülen daha çok "oğlancılık", burada işin içine bir nevi tecavüz hatta yer yer pedofili giriyor. "eşcinsellik" olarak sayılmalı mı emin değilim.
  • /
  • 10

ayı sözlük

14 yıl olmuş açalı. vay be. artık tiktoklar instagramlar falan var, demode oldu sözlük konsepti. bende çok anıları var, bir yandan da evlat gibi bir şey. her derdiyle ilgilendiğin, yıllarca bakıp büyüttüğün :) yazan çizen pek kalmasa da, onca anı, onca başlık, onca entry, onca yaşanmışlık üzerine toprak örtmek içimden gelmiyor. yazmasak da, çizmesek de bu sözlük bizim sözlüğümüzdür.

liseli eşcinsellere tavsiyeler

korun. gerisini yaşayarak öğreneceksin zaten.

liberal homofobi

fobik fobiktir. bugün bizi eve tıkanlar yarın odaya, öbür gün hücreye, 1 hafta sonra mezara koyar.

antalya

ergenliğini insan burada geçirmişse kaleiçinde daha öğlen 2 de sarhoş olup rockbull tuvaletinde ayılmaya çalışmışlığı ve kaleiçinden çıkamamışlığı, antalya lisesinin yan sokağındaki takıcılardan siyah kolyeler alıp ışıklar caddesinde boş boş tüm gün dolandığı olmuştur, olmalıdır

lgbti temalı klipler

lgbti temalı klipler

lgbti temalı klipler

lgbti temalı klipler

robbie williams - gary barlow: "shame"

lgbti temalı klipler

sigur ros'un seraph adlı şarkısının videosu benim gözümde diğer tüm gay temalı videolardan üstündür. video'nun yönetmenliğini yine bir eşcinsel olan john cameron mitchell yapmıştır. john cameron mitchell shortbus, hedwig and the angry inch ve rabbit hole gibi filmlerin yönetmenidir. aynı zamanda filmde hedwig karakterini de kendisi canlandırmıştır. videonun animasyonlarını dash shaw adlı çok da ünlü olmayan biri yapmıştır. kendisi tumblrdan takip edilesidir, amatör olsa da çok güzel işlere imza atmaktadır.



"it's hard to look at a love you can't understand."

pinkwashing

pinkwashing (pink: pembe, washing: yıkama/yıkanma/boyama) israil’in filistin’de işlediği suçların üstünü örtmek için başvurduğu yöntemlerden biri. ülkeyi batı’ya “gey dostu” ve “ortadoğu’nun en demokratik ülkesi” olarak lanse eden kampanyalar için israil devleti milyonlarca dolar harcıyor; abd ve avrupa’da tel aviv pride’ın reklamları yapılıyor ve turlar düzenleniyor. devamı:

pinkwashing nedir?
https://velvele.net/2021/05/13/pinkwashi...

Toplam entry sayısı: 183

eşcinsel olmak

hayatın tersinden şamar yemektir.

ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.

14 yaşında hornet kullanmaya başlamak

bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.

havada asılı kalmak

aklıma jack london'un "ademden önce" kitabında anlattığı bir durumu getirdi. yazar, insan henüz uzun kollarıyla ağaçtan ağaca atlayan bir "maymun"ken, kimi talihsizlerin bir ağaçtan diğer ağaca yetişemeyerek aşağıya düştüğünden bahsediyor, ve bunun sonu ekseriyetle ölüm, sonra devam ediyor, yükseklik korkusu buradan başımıza bela olan bir şey, ve çoğumuz rüyalarımızda dahi düşüyoruz, ancak rüyada bir yükseklikten düşerken tam yere çakılacağınız anda bedeniniz yer ile temas etmeden uyanırsınız, neden o beden yere temas etmez? çünkü bu tecrübe ettiğiniz bir şey değil, etseydiniz zaten çoktan ölmüştünüz.

ayı sözlük itiraf

gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.

aşk

sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.

ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.

işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.

son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.

kitap okumak

şimdi buraya kadar epey güzelleme yapılmış bir de işin öte tarafına bakalım, eğer soyadınız koç, sabancı ya da benzeri bir şey değilse bokunu çıkarmak zarar verecektir, yıllardır günde en az 250 sayfa okuyabilen, bir yanda defter diğer yanda kitap günde 8-10 saat mesai yapar gibi oturan bir insanım. yıllar boyu gelinen süreçte antik yunan'da sınıf mücadeleleri üzerine sabaha kadar konuşurum, ama elime iki çivi verseler çakamam, haliyle dışarıda para kazanacak bir işim de yok. kitapları da raflarıyla beraber g.tüme sokarım artık.

liseli eşcinsellere tavsiyeler

kendini iyice keşfettiğin bir çağda özellikle yaşanılan yer dolayısıyla kimliğini saklamak çok yıpratıcı olabiliyor, bu durumda hayat üçgeni oluşturmak lazım. düşünsel olarak da açık bir dostuma, ilerici olduğunu çok iyi bildiğim bir rehberlik öğretmenime ve psikoloğa açılmıştım. doldukça, canım sıkıldıkça birinden biriyle konuşuyordum, en azından insanı rahatlatıyor. kimliğinizi açık ya da yarı açık sürdürme şansınız yoksa eğer bu türlü bir harekette bulunun, psikolojik olarak sizi de rahatlatır.

bunun yanında ben hiç bir zaman cesaret edemedim, ama yapabiliyorsanız ve mevcutta varsa genç lgbti+'ların olduğu bir ortama yanaşın, daha doğrusu örgütlenin. yıllar geçtikçe kayıp giden senelere küfrediyorsunuz.

aşk

sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.

ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.

işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.

son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.

eşcinsel olmak

hayatın tersinden şamar yemektir.

ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.

14 yaşında hornet kullanmaya başlamak

bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.

ayı sözlük yazarlarının yattığı erkek sayısı

game of thrones gece nöbeti... gerçi aseksüel eğilimi yüksek herifim çok da dert ettiğim şey değildir, ama bazen insan düşünüyor incel femcel gibi saçma sapan hesaplar çıktı piyasaya, elemanlar hayvan gibi para kazanıyor ulan kur bu tarz bi lgbti+ temalı hesap sen de yolunu bul amk! tabi toplum içerisinde genel sığırlaşmaya hizmet edeceksin ama o çok övdükleri piyasanın mantığı da bu değil midir? neyse biz yine de efendi efendi takılalım efenim.

kısa bir ek: olum kafam güzelken maytap geçiyordum hemen eksilemeyin lan!

ayı sözlük itiraf

gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.