homofobik eşcinseller dahi varken (ve hatta muhtemelen homofobik olmayan eşcinsellere nazaran daha fazla olma ihtimali varken) bu durum anormal değil, sebebini bilemem ancak kendimizden farklı durana her daim mesafeli yaklaşmaya meyilliyiz. bu durumları aşmanın tek yolu ise diyalog ve biraradalık. eşcinsel kimliğimi keşfettiğim dönemde başta homofobik bir yaklaşıma sahiptim, daha sonra bunu aşıp kimliğimi kabullendim ancak bu sefer de transfobik bir eğilime sahip oldum, başlangıçta yenemiyorsun çünkü empati yapamaz haldesin, ancak bunu da aşmam daha çok trans ve transeksüel arkadaşlarla aynı ortamlara denk gelmem vesilesiyle oldu, bir insanla karşılıklı iletişime girip onunla ortak anılar biriktirdiğin vakit kafandaki ön yargıları da atmaya başlarsın. aslında her anlamda böyledir yani, diyalog ve bir arada aynı ortamlarda buluşmak bizleri karşımızdakiyle empati yapabilir hale getirir, ön yargılar da böyle böyle aşılır.
bugünün de meselesi budur belki, bizleri kamusal alandan tümüyle dışlayan ve toplumun tortularına hapseden bir anlayışa karşı ne kadar ısrar ve inatla varlığımızı gösterirsek ve ne kadar temas edebilirsek bir o kadar kalıpları yıkacağız, bizlerin bunu başaramayıp kendi dar sokaklarımıza sıkıştığımız yerde ise karşıdakiler, bizleri istikrarlı bir şekilde şeytanlaştırıp tüm toplumu empati yapamaz hale getirmeye devam ediyor.
bir ek entry daha yaparak bir anımı anlatmam lazım.
geçtiğimiz senenin sonunda hiç olmadığı kadar dolmuştum artık, aşk acısı vs derken kafayı yemiştim, üstüne kendi sorumluluklarımı da boşladım, her şeyin boğazıma geldiği noktada bulunduğum siyasi kurumda kendi sorumluma ağlamaklı dedim "anlatmam gereken bazı şeyler var", niyetim de belli zaten sapıtıp duruyorum bari sebebini bilsin arkadaşlar. iki gün sonra arkadaşın evde sözleştik aldım 8-10 bira gittim, ilk iki saat ölüm resmen, yok yani kenardan köşeden dolaşıyorum ama oraya gelemiyorum, en son bir cesaret girdim, aklımdaki sahne çok hazindi ama bi iki dakika bakıştık arkadaşla, sonrasında üç beş dakika konuştuk, ertesinde ise balkan türkülerinin ne kadar güzel olduğu üzerine bir muhabbete girdik!
hiç öyle ah vah denilmeden, saçma salak duygusallıklar yaşanmadan geçen bir diyalogdu, sadece ufak bir şaşırma anı vardı onunda sebebi görüntüm ve tavrımdır, insan diyor keşke yaşadığımız toplum bu kadar olgun karşılasa.
en kötüsü de ne olursa olsun utana sıkıla açılıyorsun, başın eğilmekten halıya sürtüyor resmen, sanki insanlığa karşı bir suç işlemişsin gibi! en son bir dostuma açıldığımda dediği tek şey "şu ana kadar kendine çok yazık etmişsin, ve hala kendine haksızlık ediyorsun" demek oldu. ne de olsa baştan suçlu gibi damgalandık ve işin kötüsü bunu içselleştirdik de, ne diyeyim çoğumuz içten içe suçluymuş gibi hissetmeye devam ediyoruz.
kendi hayatım adına bir sınırdayım, kısmen açığım ama hiç yoktan yarı açık bir pozisyona geçmek istiyorum, tabi "yarı açık" olduğumuz an aslında tam açık olacağız çünkü o andan itibaren mevzunun nasıl yayıldığı akla hayale gelmez. ama böyle olmak zorunda, en azından daha özgüvenli ve daha cesur bir yaşam için. eşik zor, ama çekilecek.
üniversiteden yeni yeni mezun olmaya başlayan yaşıtlar, ve arkadan gelenler!
sendikaların etkisizleştiği, alım gücünün ve emek ücretlerinin düşürüldüğü, iktidarın leviathan gibi dört bir tarafı sardığı günümüz tc'sinde bir çoğunuz söve söve yaşayacak bu durumu.
ilk olarak ihsan eliaçık'ın anti kapitalist müslümanlar çevresinde duyulmuş ve sonrasında chp'de siyaset yapmaya başlamış kişidir. gezi döneminde muhalif kanaat açısından taktir edilebilen birisiyken seçim dönemi ve sonrasında gelinen noktada bir nefret ikonuna dönüşmek üzeredir.
ilk önce birbirimizi çok pis gaza getirdik, dedik yani "kesin gidiyorlar", hatta yetmedi bir sonraki dönemi düşünüp birbirimize girdik. adamlar da bileğinin hakkıyla aldı yapacak bir şey yok. kendi adıma konuşursam seçimden sonra iki gün yemek harici sadece içtim, küfredip durduğum parti kurum ve insanın haddi hesabı yoktur, ama yapacak bir şey yok, babam bile vaktinde mücadele esnasında iki tane dostunu gömmüş, hala da olduğu gibi devam ediyor adam, umudumuzu salt sandığa bağlamadık, canımızı sıktı ama olduğu gibi yola devam ediyoruz
bir gece öncesinde efendi gibi içmişsin, öyle baş ağrısı falan yok, güneşli bir güne kalkıyorsun, hafif bir rüzgar var ve kahveyle dışarıyı seyrediyorsun. bunun bir de akşam versiyonuna gelelim, ince bir ceketle sahil kenarındasın elinde iki bira, ve yine eser miktarda rüzgar.
savunduğum siyaset olası riskleri her defasında söyledi ve sokakta alternatif yaratmak için elinden geleni yaptı, ama mevcut duruma müdahale edecek gücümüz yoktu ve bizde malum şahıslar gibi muhalefete duvar olmak yerine ne olursa olsun diyerek omuz vermeyi tercih ettik. bu noktada partim adına mutluyum çünkü gerekli sorumluluğu gösterdi, bunun yanında seçimin bittiği yerde bir dizi eleştiri yapmak da hakkımdır diye düşünüyorum.
boğaziçi direnişi esnasında lgbti+ hareketi öne çıktığında muhalefetten bir dolu utangaç itiraz işittik, yetmedi chp'li faik öztrak bu arkadaşları hedef gösteren tweetler attı, onları göz göre göre akp'nin yargısına teslim etti. 2021 kasım ayına girdiğimizde ise ödenemeyecek faturalara karşı insanlar sokağa çıkmaya başlayınca tüm düzen muhalefeti hep bir ağızdan "sakın sokağa çıkmayın konsolide olurlar" edebiyatı yaptı, depremden sonra da ortalık hareketlenirken aynı edebiyatı işittik, ne de olsa seçime üç ay kalmıştı ve hep beraber susarsak kazanıyorduk(!)
vaziyet bellidir, o kadar vakit "kendi kendilerine gidecekler", "tencere kaynamadığı için halk oy vermeyecek" edebiyatı boşa düştü, lafta bizler muhalefete zarar veriyorduk ve tabiri caizse ölü taklidi yapmamız gerekiyordu. sonuç ise ortada, üç aşağı beş yukarı aynı kişiler aynı kişiye oy verdi.
buradan da çıkaracağımız sonuç şudur, istediğiniz kadar bu halkı çözdüğünüzü zannedin, ya da "rasyonel" ve "matematiksel" "analizler" yapın, karşınızda hiç olmadığı kadar militan bir kitle var, halihazırda var olan radikalizmi en az onun kadar radikal olan bir siyasetle yenebilirsiniz, aksi halde her birinize 50 sene daha sandıkta tur attıracaklar. karşımızda sokak sokak, mahalle mahalle örgütlü bir kuvvet var, onlar kadar olamadıktan sonra falanca aday muhabbetinin geçerliliği yok.
velhasıl kelam, bu süreç beni daha da kemikleştirdi, ve ne olursa olsun mücadele sürecek, bütün hayatını bu seçime bağlayanlar yıkılıp gitti, ama bu ülkenin sosyalistleri yenilgiyi şeker niyetine çaya karıştırır. yapacak bir şey yok, hala buradayız.
var öyle bir tanıdık, en son kadir gecesi münasebetiyle içemediği için sabah yanımıza uyuyamadan geldi. canlı örneği gördükten sonra insan da kendine çekidüzen vermek istiyor.
ikinci tura doğru giderken ben de milletvekilliği için bir kaç çıkarımda bulunayım.
ilk olarak biz bu türkiye sağını tanımıyoruz, siyasilerden ziyade eldeki kitleyi de tanımıyoruz bunu görmüş olduk, chp 30'lara dayanacak derken hdp'den geri gelen emanet oy tayfasıyla anca 25'i buldu, burada ittifak ortaklarının katkısı çok sınırlı kaldı, bunda tek liste mevzusunun bir yansıması var, deva, gelecek ve saadet gibi partilerin kadrosuna bir şey diyemem ancak kitlenin eli yine altı oka gitmemiş, üstüne iyip'de bir seçenek olmamış, akp'den sıkılanın mührü üç hilale vurduğu ya da yeniden refah partisi'ne yüklendiği bir manzara gördük, cumhur ittifakı hitap ettiği kitleyi gayet iyi biliyormuş ki ayrı listeyi bunu da hesaba katarak gerçekleştirmiş.
milliyetçi siyaset yükselen bir kuvvet olduğunu ispatlamıştır, iyip ve mhp oyuna ek olarak zafer partisi'nin barajı geçmeyeceği kesin olmasına rağmen yüzde 2'yi geçmesi oradaki motivasyon ve inanmışlığı fazlasıyla gösteriyor.
türkiye cumhuriyeti'nin gelmiş geçmiş en sağcı meclisiyle karşı karşıyayız, durum öyle bir noktaya ulaştı ki kimi vekillerin yanında rte bile iki adım solda kalıyor. buna karşı merkezin solundan başlayarak sol siyaset fazla rehavete kapıldı ve birbirlerinin bölgesinde birbirlerinden seçmen devşirme üzerine hareket etti, tabi atı alan üsküdar'ı da geçmiş oldu.
ysp açıkçası kaybetti, daha doğrusu kendi kemik seçmenine sıkıştı, bu durum kimilerini şok etse de beklenendi zaten çünkü baraj 7'ye düştükten sonra son üç seçimde oraya oy veren ciddi bir kitle chp'ye geri döndü, üstüne tip'in seçimlere katılması bir kısmının da oraya yönelmesini sağladı. burada ysp'li arkadaşların günah keçisi aramak yerine bir dizi öz eleştiri yapması gerekecek, çünkü açıkça görülüyor ki 7 haziran 2015'den bu yana batıda bu siyasete oy veren geniş bir kesimle herhangi bir bağ kurulamamış, öyle ki tip'ten çok chp'ye yönelenler var.
kendi adıma sevindirici olan ise türkiye işçi partisi'nin kendi ayakları üzerinde durup kendi gücüyle ülkenin yarısında seçime girmemiş olmasına rağmen 1.8'e dayanması ve bir nevi kendini ispatlamasıdır. vekil sayısının 4'te kalması ve istanbul 1, izmir ve antalya'da kıl payıyla birer vekilin kaçması can sıkmıştır, ancak 1960'lardan bu yana programında açıkça sosyalizm yazan bir parti ilk defa kendisini gösteriyor, bundan böyle artar eksilmez diyorum.
hepsinden geriye ikinci tur ne olur ne olmaz bir şey diyemiyorum, ancak bildiğim önümüzdeki dönemin çok daha ideolojik ve çatışmalı geçeceğidir.
meselenin kişiselden ziyade ideolojik olarak ele alınmasını gerektirecek bir harekette bulunmuştur, çünkü bu ilk de değildir, devlet bahçeli'den mehmet ali çelebi'ye, oradan hulki cevizoğlu ve sinan oğan'a kadar ulusalcı ve sağ milliyetçi siyaset içinden bir ton insan yönünü düzenli olarak iktidara kırmaktadır.
siyasetin ulusalcı hali seküler bir görünüm göstermesine karşı politik okumasının merkezine devleti yerleştirir, burası için bütün mesele anlamı muğlak bir emperyalizm kavramına karşı ulus devleti müdaafa etmektir, mesele buradan okununca iktidarın meydanlarda "eyy!" diyerek iki parlaması onların oraya doğru yanlamasına yeterli olur. ülkücü hareket ise milliyetçiliğin temeline türk-islam sentezini yerleştirir, burada modern bir tavır yok, doğrusu akçura gibi isimler sadece anılır, asıl kalemi dinlenenler ise arvasi gibilerdir. bu siyaset tarzı için milleti oluşturan değerler tamamen modernlik öncesi ilkel kavramlar, daha çok feodal bağlardır, aynı zamanda devlet baba vardır, ve buradan "beka" meselesine geçmek kolaydır, bu gelenekten gelen kimsenin yarın bir gün islamcı iktidara yanlaması kimseyi şaşırtmasın.
buradan da milliyetçiliği halkçı bir çizginin üzerine oturtacak yurtsever bir siyasetin yokluğuna varmış oluyoruz, eldekiler ya feodal kavramlardan ya da direk devlet merkezli bakıştan ilerliyor, halkın yoksulluktan sürüm sürüm süründüğü bu siyasi iklim de "devletin bekası"nın yanında tali ya da ödenecek bir bedel gibi kalmış oluyor.
öyle ya da böyle anadolu'daki tarihsel ve kültürel birikime en fazla katkı koyan halklardan biridir. ermeni sanatçılardan ayrı olarak kimi halk oyunları dahi onlardan gelir, bugün dahi meşhur oyunlarından olan "yarkhusta" doğunun kimi muhtelif yerlerinde "yakışta" ismiyle oynanıyor.
aynı zamanda politik nedenler dolayısıyla en fazla görünmez hale gelenlerdendir. bugün bile sıklıkla bir sanatçının ermeni olduğu öldükten sonra ortaya çıkıyor ve anadolu'da pek çok aile istikrarlı bir biçimde geçmişini saklamaya devam ediyor. ya da mimar sinan dendiğinde veya ruhi su'dan bahsedince asıllarının ne olduğu ısrarla ıskalanıyor. peki edgar manas'a ne demeli? birinci meclis binasının içinde vaktinde kimlerin yaşıyor olduğuna girsek, ya da hırant dink'in sabiha gökçen hakkında ki son araştırmalarına kulak versek hepsinden ahiretlik mevzular çıkar.
sözün kısası bu ülkenin harcına katkı yapan bir halktan bahsediyoruz, ve tabiki onlardan bahsederken nostaljik bir plak dinler gibi konuşmamak da lazım, hala varlar ve burada yaşamaya devam ediyorlar. dilerim iki tarafın insanını da hastalıklı hale getiren bu politik iklim bir nebze olsun yumuşar ve her iki tarafta geçmişinin sümen altı edilmiş parçalarıyla tanışmaya başlar.
bu başlık 2015'te açılmış, tam da kendimi iyice keşfettiğim ve toplumsal anlamda da bilincimi kazandığım dönem, o zamandan baktığımda karşıdaki zorluğu görüyordum ama daha diri bir toplumsal hareket vardı, belli bir süre zorluk çeksek de eninde sonunda koşulların çok daha olumlu olacağına dair inancım vardı. şimdi ise son manzara üzerinden baktığımızda propagandanın merkezine lgbti+'ları alan bir iktidar bloku ve türkiye cumhuriyeti tarihinin görüp görebileceği en gerici ve sağcı siyasi iklimi var.
ama yapacak bir şey yok, saldırılar daha fazla artacak ancak bedelini göze alamadığımız her gün hamam böceği gibi karanlıkta bir yere acizce saklanmak zorunda kalırız, oysaki diplerden geldik kaybedilecek pek de bir şey yok. kendi adıma konuşayım en baştan beri politik bir insandım ama hem çevre baskısından hem de daha kötüsü kendimi kabul edemediğimden hareketten uzak durdum, ilk defa bu sene hareketle bağ kurmaya çalışıyorum, çünkü dediğim gibi canımdan öte gidecek yok ve bu şekilde süren hayatın sonuçları ortada, ne olacaksa olsun efendim!
yks sınavında sözelde 6000'e girerken eşit ağırlıkta 180.000 yapmıştım, varın siz düşünün matematikle olan alakamı, bu önermenin üstüne yeniden refah partisi'nin gençlik kollarına kaydolmaya gidiyorum.
14 yıl olmuş açalı. vay be. artık tiktoklar instagramlar falan var, demode oldu sözlük konsepti. bende çok anıları var, bir yandan da evlat gibi bir şey. her derdiyle ilgilendiğin, yıllarca bakıp büyüttüğün :) yazan çizen pek kalmasa da, onca anı, onca başlık, onca entry, onca yaşanmışlık üzerine toprak örtmek içimden gelmiyor. yazmasak da, çizmesek de bu sözlük bizim sözlüğümüzdür.
ergenliğini insan burada geçirmişse kaleiçinde daha öğlen 2 de sarhoş olup rockbull tuvaletinde ayılmaya çalışmışlığı ve kaleiçinden çıkamamışlığı, antalya lisesinin yan sokağındaki takıcılardan siyah kolyeler alıp ışıklar caddesinde boş boş tüm gün dolandığı olmuştur, olmalıdır
sigur ros'un seraph adlı şarkısının videosu benim gözümde diğer tüm gay temalı videolardan üstündür. video'nun yönetmenliğini yine bir eşcinsel olan john cameron mitchell yapmıştır. john cameron mitchell shortbus, hedwig and the angry inch ve rabbit hole gibi filmlerin yönetmenidir. aynı zamanda filmde hedwig karakterini de kendisi canlandırmıştır. videonun animasyonlarını dash shaw adlı çok da ünlü olmayan biri yapmıştır. kendisi tumblrdan takip edilesidir, amatör olsa da çok güzel işlere imza atmaktadır.
"it's hard to look at a love you can't understand."
pinkwashing (pink: pembe, washing: yıkama/yıkanma/boyama) israil’in filistin’de işlediği suçların üstünü örtmek için başvurduğu yöntemlerden biri. ülkeyi batı’ya “gey dostu” ve “ortadoğu’nun en demokratik ülkesi” olarak lanse eden kampanyalar için israil devleti milyonlarca dolar harcıyor; abd ve avrupa’da tel aviv pride’ın reklamları yapılıyor ve turlar düzenleniyor. devamı:
ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.
bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.
aklıma jack london'un "ademden önce" kitabında anlattığı bir durumu getirdi. yazar, insan henüz uzun kollarıyla ağaçtan ağaca atlayan bir "maymun"ken, kimi talihsizlerin bir ağaçtan diğer ağaca yetişemeyerek aşağıya düştüğünden bahsediyor, ve bunun sonu ekseriyetle ölüm, sonra devam ediyor, yükseklik korkusu buradan başımıza bela olan bir şey, ve çoğumuz rüyalarımızda dahi düşüyoruz, ancak rüyada bir yükseklikten düşerken tam yere çakılacağınız anda bedeniniz yer ile temas etmeden uyanırsınız, neden o beden yere temas etmez? çünkü bu tecrübe ettiğiniz bir şey değil, etseydiniz zaten çoktan ölmüştünüz.
gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.
şimdi buraya kadar epey güzelleme yapılmış bir de işin öte tarafına bakalım, eğer soyadınız koç, sabancı ya da benzeri bir şey değilse bokunu çıkarmak zarar verecektir, yıllardır günde en az 250 sayfa okuyabilen, bir yanda defter diğer yanda kitap günde 8-10 saat mesai yapar gibi oturan bir insanım. yıllar boyu gelinen süreçte antik yunan'da sınıf mücadeleleri üzerine sabaha kadar konuşurum, ama elime iki çivi verseler çakamam, haliyle dışarıda para kazanacak bir işim de yok. kitapları da raflarıyla beraber g.tüme sokarım artık.
kendini iyice keşfettiğin bir çağda özellikle yaşanılan yer dolayısıyla kimliğini saklamak çok yıpratıcı olabiliyor, bu durumda hayat üçgeni oluşturmak lazım. düşünsel olarak da açık bir dostuma, ilerici olduğunu çok iyi bildiğim bir rehberlik öğretmenime ve psikoloğa açılmıştım. doldukça, canım sıkıldıkça birinden biriyle konuşuyordum, en azından insanı rahatlatıyor. kimliğinizi açık ya da yarı açık sürdürme şansınız yoksa eğer bu türlü bir harekette bulunun, psikolojik olarak sizi de rahatlatır.
bunun yanında ben hiç bir zaman cesaret edemedim, ama yapabiliyorsanız ve mevcutta varsa genç lgbti+'ların olduğu bir ortama yanaşın, daha doğrusu örgütlenin. yıllar geçtikçe kayıp giden senelere küfrediyorsunuz.
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.
ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.
bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.
game of thrones gece nöbeti... gerçi aseksüel eğilimi yüksek herifim çok da dert ettiğim şey değildir, ama bazen insan düşünüyor incel femcel gibi saçma sapan hesaplar çıktı piyasaya, elemanlar hayvan gibi para kazanıyor ulan kur bu tarz bi lgbti+ temalı hesap sen de yolunu bul amk! tabi toplum içerisinde genel sığırlaşmaya hizmet edeceksin ama o çok övdükleri piyasanın mantığı da bu değil midir? neyse biz yine de efendi efendi takılalım efenim.
kısa bir ek: olum kafam güzelken maytap geçiyordum hemen eksilemeyin lan!
gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.