alkolik nedir ve kime denir? çok ucu açık bir soru, aslında alkoliklerin çoğu alkolik olduğunu da kabul etmez o da çok başka bir konu. yine de toparlarsak kimilerine göre "alkolik olmak", sürekli içmek, içmediğinde eli ayağı titreyen bir hale girmek, bu işin tıbbi ya da psikolojik (açıkçası bilmiyorum) boyutu. yani bu aşamaya geldiyse amatem'de yerin hazır (tabi şu şartlarda hala yer kaldıysa). ancak bunu biraz daha genişletirsek "alkolik olmak" her fırsatta içmek, ya da belirli periyotlarda da olsa "hayvan gibi" içmek. ve evet sanırım buradan kurarsak bende bir alkoliğim! yani dört beş güne bir içerim (gerçekten param varsa iki ila üç güne bir de olabilir) ama içince en kötü ihtimalle on biram vardır ve aşağısı beni asla tatmin etmez, hele üç dört bira içersem o gün uyuyamam öyle bir hal işte.
peki ya neden?
nedenler bazen bir mazeret de olabiliyor, bundan dolayı da "ahanda bu yüzden içiyorum ulan!" tribine girmeyeceğim, sadece şunu derim: çünkü hayal kuruyorum! evet bolca hayal, hatta kendi kendime diyaloglara giriyorum, ve o anda var olmayan insanlara laf anlatıyorum falan işte. buradan da anlaşılır ki sıklıkla yalnız içmeyi seviyorum.
peki iyi bir şey mi? kesinlikle değil! bir insanın kendisini uyuşturması her ne olursa olsun özünde doğru değil, ama bizler teşhise gelince dibini sıyıran çözümde ise hemencecik safa yatan varlıklarız. bilinç ile pratiğin çelişmesi ve buradan doğan açının büyümesi ise bambaşka bir konu.
her neyse, dilerim kendimi utanıp sıkılmadan rahatça ifade edebildiğim günleri de görürüm, ve evet bilinç ile pratiğin arasındaki çelişkiyi de aşacak bir yol bulurum belki ama önce mazeretlerin mi üzerine gitmeli? hadi şimdilik şerefe!
türkiye'de başlı başına kimlik haline gelmiş bir fenomendir. kimlik kıvamına girdikçe ne kurucu bir perspektifi ne de ideolojik ya da ilkesel bir yanı kalır, bundan böyle muhalif olmak akp ne derse karşısında olmaktır. tabi ki şu dönemde akp ne derse karşısında da olunmalıdır, ancak içi boş olan yani karşı çıkarken kendi alternatifini yaratamayan karşıtlık karşısında olanı daha da güçlendirmekten başka bir şeye hizmet etmez. neticede akp "bunlar erkek erkeğe evlenecek" der, karşıtı da "en çok gay sizden çıkıyor" der, hikayenin sonunda akp'nin topluma yaydığı homofobi tüm alanları ele geçirerek aşama kaydeder.
iran'da gay ortamlarında muhtemelen "türkiye'de gay olmak" konulu bir muhabbet geçmiştir, ne de olsa burada devlet bizi gay olduğumuz için şeriat hükümleri sonucu öldürmüyor (en azından şimdilik!). iran ya da afganistan'daki bir gayin türkiye'deki eşcinsel yaşamı kendi kafasında olduğundan da olumlu olarak çizmesi muhtemel, ve hatta bunun için kendince çok haklı sebepleri olabilir. aynı şekilde türkiye'de bir başka gayde avrupa'daki eşcinsel yaşamı olduğundan olumlu çizecek, ve evet bunun için de çok haklı sebeplerimiz var. mesela devletin sizi tanıması, görece daha eşit haklara sahip olmanız, yine metropollerde toplum arasında burada olduğundan çok daha rahat varlık göstermeniz vs vs...
ancak ataerki ve bununla bağlantılı olarak homofobi hala dünyanın her yerinde mevcut (tabi önce feminist sonrasında ise cinsel devrimin gerçekleştiği bir memleket varsa zevkle incelemek isterim). yani avrupalı bir eşcinsel de muhtemelen bulunduğu toplumdan pek çok açıdan hoşnut değil. ama başta dediğim gibi bir eşcinsel olarak yaşamaksa mesele batı avrupa>türkiye>iran>afganistan. bu uzun yazının tek amacı ise şunu vurgulamak: eşcinseller için "tanrının krallığı" tadında birbirimize vaaz edeceğimiz ve tüm dünyevi (siz toplumsal diye anlayın) sorunlarımızdan arındığımız bir toprak parçası henüz yok!
çok mühim bir ek: gramsci'nin bir zamanlar "eski ölüyor, yeni ise doğmak için mücadele ediyor ve şimdi canavarların zamanı" dediği bir uğrağa dönüp dolaşıp geldik. burada ne diyorum? türkiye ile birlikte aslında dünyanın hemen her yerinde var olan iki gram hakkın hukukunda teker teker gerileyeceği, koşulların daha da sertleşeceği bir aşamaya girdik ve ilerliyoruz. yani bugün fırsatı bulur bulmaz tabi ki kaçabilirsiniz ve bu asla yadırganacak bir şey değil, ancak bilinmesi gerekiyor ki siz nereye giderseniz gidin cehennemin dibinden çıkıp gelen iblislerde sizin arkanızdan gelecek, ne de olsa ataerkil, ırkçı, yer yer dinci kuvvetler sadece türkiye'de yükselmiyor. kısaca temizliğe yine kendi evimizin önünden başlasak daha bi çözüm olacak gibi duruyor.
aslında bende olan muhtemelen psikoloji biliminin tanımladığı anlamda "depresyon" değil, öyle olsa işin sonu çok farklı yere çıkar, ama yine de buraya yazıyorum çünkü daha uygun bir başlık bulamadım. ondan buradaki depresyonu halk arasındaki anlamıyla ele alayım.
tarihe bugünden bakanlar geçmişi dönemlere ayırır, ben de bunu kişisel olana indirgeyecek olursam eğer, tüm bu günler geçtiği vakit 15-16 yaşlarımdan bu yana yaşadığım dönemi "uzun depresyon" olarak adlandırmayı tercih edeceğim. aslında tüm mesele kendimi gerçek anlamda kabullenmemle başlıyor, daha doğrusu yönelimimi ve bunun etrafında şekillenen karakterimi. kabullenmek fark etmekle aynı değildir, fark edebilirsiniz ama bunu bastırır ve karanlık dehlizlere savuşturabilirsiniz de, ama kabullenmek acı verici olandır, çünkü siz artık "farklı"sınız. ve en kötüsü kabullenmek ile "kendini sevmek" aynı şey değil maalesef bunları çok birbiriyle iç içe görürüz ki maalesef herkes için öyle değil. ilk 15'den 16 yaşıma doğru gelirken kendimi kabullendim, yani ben olduğum kişiydim ve yaşamım istesem de istemesem de buna bağlı gelişecekti, ama kendimi sevebildim mi noktasında durum değişir çünkü bunu kabullendiğim an ben bir "ucube"ydim. burada işin içine toplumsal yaşamın kendisi girdi tabi, "şimdi ben kendimi bu topluma nasıl kabul ettireceğim?", ya da "beni yadırgayacak bunca kuvvetle nasıl başedeceğim?". sonrasında açıldığım insanlar oldu, hepsinde başımı eğe eğe utana sıkıla konuştum, o en meşhur sorumuz var ya hani "ya yadırgarlarsa?".
ve yıllar yılları kovaladı, bu süreçte sevdim, hem de çılgınca sevdim. aslına bakarsanız nefes aldığım ve alacağım süreç içinde kendim için çok küçük ama toplum için çok büyük isteklerim var, nedir bunlar? yanında mutlu olup dünyamı paylaştığım bir adet sevgili ve huzurlu bir ev! bütün toplumsal yargıları bir köşeye atıp insanı en çıplak haliyle ele aldığınız vakit basit bir istek, ancak işin içine toplumu ve düzenin kendisini koyduğunuz vakit büyük bir hayal, dahası bildiğin ütopya gibi bişey lan! ya da beklentiler o kadar düştü ki artık buna bile inanamayacak hale geliyorum.
bundan böyle yaşım 23, önce ne olduğumu anladım, sonra kendi içimde kabul ettim, ama belki de kendimi hala sevemedim, ve geçen yıllar içinde belki de ömrüm boyunca geçen yıllara dönüp "keşke daha cesur olsaydım" diyerek kendimi yargılayacağım, ve muhtemelen her gece! bunun yanında teşhisi koymak da çözüm yolunda giden önemli bir adımdır ancak yetmez, hareket etmek gerekir, yani yol belli artık görebiliyorum ancak o yolu yürümek fazlasıyla acı verici, üstüne sonu da belli değil ve insanı yaşamadığı korkutur, oysa yaşadığı da pek iç açıcı şeyler değildir, bu durumda insan ne kaybedebilir?
şimdi saadete gelelim... dışarıya karşı bir savaşım var, toplum, düzen, ataerki ya da her ne haltsa işte. ancak dışarıdaki kasırgadan kaçıp sığınacak bir limanım yok, çünkü içeride dışarıdakinden de beter bir savaş var! en kötüsü budur işte, insan başını yastığa koyduğu her gece kendiyle boğuşur ve artık kaçacağı bir yer de yoktur.
rüya mıdır değil midir bilmem, zaten hatırladıklarım arasında en eskilere giderken ciddi ciddi rüya mı değil mi şimdilerde ayırt edemiyorum. adımı bedenimi her şeyiyle bildiğimde üç yaşına yakındım, "ben bu yaştayım" dediğim vakit üç, ama yine de yakınım diyorum çünkü benden 2.5 yaş küçük kardeşimin doğduğu günü hatırlıyorum. bakıcıdaydım, babam aldı serçe parmağını tutarak eve gidiyorduk, "sana kardeş geldi" sözünü hatırlıyorum ve eve geldiğimde beşikte bir şey vardı!
rüya ile karışık olansa şu: bir yerde yatıyorum ve bana yukarıdan bakan bir şeyler var, ama renkleri bile seçtiğimi söyleyemem, turuncumsu kızıla çalan bir atmosfer, ve orada hiç değilse gözlerini ayırt edebildiğim şeyler bana bakıyor. ötesi yok, dediğim gibi rüya mı değil mi onu da bilemem çünkü kesinlikle ben 2.5 yaşındayken gördüklerimden bile eski! bir de işin garibi yine ben 4-5 yaşlarımdayken anneannem her şeyde "sakın yapma, etme çingenler seni kaçırır oğlum" derdi, ve "çingen" dendiği zaman aklıma hep az önce anlattığım siluetler gelirdi.
aklıma jack london'un "ademden önce" kitabında anlattığı bir durumu getirdi. yazar, insan henüz uzun kollarıyla ağaçtan ağaca atlayan bir "maymun"ken, kimi talihsizlerin bir ağaçtan diğer ağaca yetişemeyerek aşağıya düştüğünden bahsediyor, ve bunun sonu ekseriyetle ölüm, sonra devam ediyor, yükseklik korkusu buradan başımıza bela olan bir şey, ve çoğumuz rüyalarımızda dahi düşüyoruz, ancak rüyada bir yükseklikten düşerken tam yere çakılacağınız anda bedeniniz yer ile temas etmeden uyanırsınız, neden o beden yere temas etmez? çünkü bu tecrübe ettiğiniz bir şey değil, etseydiniz zaten çoktan ölmüştünüz.
bunu sadece bir seçim ya da kitleleri konsolide etme politikası olarak görmemek gerekiyor, aksi halde pek çok konuda muhalefetin düştüğü hataya biz de düşebiliriz ve sonu bizim için asla iyi olmaz.
evet türkiye'de muhafazakarlık her daim var oldu, bu hemen 20 senede oluşan bir fenomen değil, kimilerinin iddia ettiğinin aksine salt soğuk savaşla oluşan bir şey de değil, belki o dönemler ve ılımlı islam projesiyle bir nebze daha köpürtüldü ya da önü açıldı, bu kadar, ama her zaman bir karşılığı ve potansiyeli vardı zaten. ancak bu muhafazakarlık doğrudan fundamental biçimde islamcılığa dönüyor ya da döndü. ama sadece bir iktidarın içeride yaptığı hareketle de açıklanamaz, bu dünyada da sürekli yükseliş yaşayan bir fenomen. yani akp homofobiyi artırdı ancak dünyadaki neredeyse tüm sağ partiler de aynı anda artırdı, birbirine karşıt gibi görünseler dahi abd'deki evanjelistleri, yahudi köktendincileri ya da türkiye'deki islamcıları birbirine yaklaştıran bir şey var, nerede olurlarsa olsunlar hemen hemen aynı söylemleri birbirlerinden kopya ediyorlar, bir de buna "seküler" görünümlü bilimsel ırkçılık tayfası da ekleniyor. değerler farklı ama söylemler ve düşman her yerde aynı, bunu da görmek lazım, küresel çapta lgbti+ kazanımlarının kadınlarla da eş zamanlı olarak geriye düşeceği bir aralığa girdik. bu sürekli böyle gider mi? kesinlikle hayır, geçmiş dönemlerde de kazanımların kaybedildiği aralıklar oldu, ancak yine de zor bir dönem bizi bekliyor burası kesin.
tekrardan içeriye döndüğümüzde. lgbti+ görünürlüğü akp'nin istediği programları eksiksiz uygulaması için bir koza döndü. yani ne zaman lgbti+'lara karşı bir söylem geliştirilse hemen diğer "seküler" kesimlerden bir destek toplanıyor, bu nefret örgütleniyor sonra ise bunun bahanesiyle hemen dinci bir program çaktırmadan geçiriliyor. istanbul sözleşmesi bu kozla ortadan kalktı, şimdi yeni bir sansür yasası da homofobik bahanelerle geçecek, yani ne zaman homofobik söyle kamuoyuna pompalansa arkadan geçirilenlerle toplum daha da dinselleştirilecek.
ama burada başka şeyler de olmalı, yani düzen dışı bir parti bir şekilde belirli sınırlar dahilinde sesini duyuruyor, bir sendika hala eylem yapabiliyor ya da çevreciler vb. ancak lgbti+'lar ne zaman sesini çıkarmaya çalışsa devlet tüm baskı araçlarıyla birlikte oraya saldırıyor. bu biraz daha deşilmesi gereken bir durum, yani şu anda istiklal'de yasadışı bir örgütün sloganlarını atabilirsiniz, elbet devlet oraya da uğrayacaktır ama bir biçimde yaparsınız bunu ama eşcinselliğe dair en ufak bir toplanma şansınız yok, istiklalde örgüt propagandasından müdahale yeseniz bile ikinci durumda siz daha istiklale giremeden sizi alıyorlar. burada özel olarak bir yok etme girişimiyle karşı karşıyayız.
buradan sonrası için emin değilim, birbiriyle çelişen fikirler atacağım ve açıkçası okumalarıma da çok güvenmiyorum sadece kafamdaki sorgulamayı yazacağım. herhangi bir makale, kitap ya da teorik bir önerisi olan olursa seve seve kabul ederim.
1-bir soykırım süreci yaşıyor olabiliriz. eşcinselleri önce toplumdan dışlama ama bununla yetinmeyip mümkün mertebe yok edecek bir politika, öyle ki ulema takımının açıklamalarına ya da vaazların bakın ailelerle çocukları dahi karşı karşıya getiriyorlar, şu ana dek "çocuğunuz eşcinselse onu öldürün" harici her şey söylenmiştir, buraya da sıranın gelmemesi için bir sebep yok. peki bu akıllıca bir şey mi? değil ancak faşizmin özünde her zaman akıl aramak da gereksiz, tarihte hiçbir mantığa yatmayan vahim olaylar da mevcuttur. burada bilimsel bir mücadele kısa vadeli olmasa dahi uzun vadede bizi haklı çıkarır, yani bu dönemler geçer elbet ve bizler yine haklılığımızı ispatlamış olarak yeni bir toplum projesinde yer bulabiliriz.
2-faşizmin, militarizmin ve erkek egemenliğin yaygın olduğu toplumda eşcinsellik de tabular kadar aynı zamanda sistemi yürütecek hiyerarşik yapıyı tehdit eden bir konu, bu durumda mevcut saldırıların arkasında yatan şey toplumsal yapıdaki hiyerarşik anlatıyı korumak ve mümkünse daha da kemikleştirmek. bu daha fazla aklıma yatıyor. bu durumda birleşik ya da kimilerinin dediği kesişimsel mücadele önemli, yani lgbti+ hareketi mümkün mertebe diğer muhalif unsurlarla kaynaşmalı, dertlerine ortak olmalı ve büyük anlatıda birleşebilmeli.
3-günümüzde kapitalizmin işleyişi sadece burjuvazi-küçük burjuvazi-proleterya formülünde olduğu gibi değil, bu formül hala geçerli olabilir ancak sistemin işleyebilmesi için proleteryanın da altında, doğrusu sistem dışına itilen marjinal bir kesim de var. hatta kimilerine göre sırf bu yüzden işçi sınıfı dahi artık düzenin evcil bir parçası, çünkü toplumun en pis işlerini yapan, güvencesiz, adeta hindistandaki en alt kastın gördüğü muameleyi gören bir katman, hatta katman bile değil sistem dışına itilmiş bir yığın var. lgbti+'larda sistemin dışına itiliyor ki mültecilerle birlikte pis işleri yapacak bir "ucube" ordusu daha yaratılsın, aile politikasının kurgulandığı çizgi dahi burayı hazırlıyor olabilir. ama öyleyse eğer çizgiyi sert çekmek gerekecek, çünkü böyle bir durumda lgbti+lar sistem dışına itiliyorsa işçi sınıfı da dahil olmak üzere sistem içinde duran tüm güçler "suç ortağı" konumundadır, çünkü onların sistemde yer edinebilmesi için birileri pis işleri yapmalı. yani birleşik mücadele vs boş bir hayal çünkü tüm toplum lgbti+'ların karşısında konumlanıyor ve bunun tersini ummak rasyonel değil. ayrımı sert bir biçimde çeken ve adeta kara panterler gibi bir mücadele hattı tek çıkar yol olarak önümüzde durabilir. böyle bir durumda istediğimiz kadar ortak mücadeleden bahsedelim, bizler kendi kurtuluşumuzu bedel ödeyerek kazanmadan toplumun diğer parçaları değişmez, çünkü onlar bulundukları konumu bizlerin üzerinden silindir gibi geçilmesine borçlu, yani hepsi öyle ya da böyle düzenin birer ortağı, onların düzen ile çelişkilerinin açığa çıkması önce bizim ve bizim gibi olan başka katmanların bu halden ayrıca kurtulmasına bağlı.
bu böyle böyle gider, her şeyin hızlıca değiştiği bir zamandayız, haliyle düşünceler de çok farklı yerlere kayıyor bazen ama düşünmek, tartışmak ve bir biçimde harekete geçmek zorunluluk. ve bildiğim bir şey var, önceden daha farklı anlatılar peşinde koşmak belki mümkündü, ama bugün hiç olmadığı kadar kimliğimizi ve varlığımızı düşünmek zorundayız.
akp'nin yıllarca en akıllı politikası milliyetçi ve "kemalist" kesimleri onları da kapsayacak bir söylem içinde arkasına almasıdır. önce bunu yaparak kamuoyu oluşturur, buradan desteği toplar arkadan da kendi ajandasını sinsice geçirir kimse de bir halt diyemez. disney işi de biraz böyle oldu. atatürk söylemi üzerinden desteği toplayan akp buradan aldığı kuvvetle disney, netflix vb platformları iyice avucunun içine alacak, bunları yasaklamasa dahi türkiye içerisinde kendi izni olmadan en ufak bir içerik yayınlayamaz hale getirecek. bizim hıyara tuzlukla giden kimi alık muhalifler de kuruluş, diriliş, s.kiş tarzı içeriklerle baş başa mal gibi kalacak.
kısaca anlayın lan işte, bunlar bir yerde "atatürk", "cumhuriyet" falan diyorsa kümesin dibine yemi atmıştır, hemen atlarsanız insanı afiyetle öperler, mideye inene kadar tilkiyle baş başa kaldığınızın farkına bile varamazsınız.
bayramiç'in dağ köylerinin birinde bir başıma oturmaktan horasan erenlerine döndüğüm memleket. sen yıllarca geyikli-kumkale arasında sahillerde gez, yazlıkçı gibi takıl, günün birinde "dede toprağı" diyerek kodumun dağına evi yapsınlar, ekonomik özgürlük de olmadığından kafeste muhabbet kuşu gibi takıl! güneşli bir yaz günü daha aşağıdaki sahilin tadına varamadan dedenizin çocukluk arkadaşlarıyla bir kahvede bakışmıyorsanız anlayamazsınız ey sözlük.
ve son olarak boğazın dibine kadar gelip karşıya geçmek, olmadı sahile yakın bir ovada mesken edinmek yerine dağın dibine yerleşen atalara selam olsun, yörüğün dağdan aldığı hazzı ben sevdiğimden alamadım amk.
bakanlık tarafından "muzır kitap" kategorisine sokulması sebebiyle anca porno alır gibi alabileceğiniz alice oseman'a ait "kalp çarpıntısı" isimli kitaptan uyarlama gençlik temalı netflix queer dizisi.
bugün dizinin ikinci sezonu yayınlanacak, ben de bu arada ilk sezonun ben de hissettirdiklerini yazmak istedim.
hikaye lise çağındaki gençlere odaklanıyor, gençlik dizisi dediğimiz vakit amerikan pastası sağ olsun abartılı sahnelere alışkınız, bir de üstüne queer tema varsa gelsin depresyon geçsin dram ve trajedi. ama ben burada biraz ters köşeye yattım, çünkü ciddi ciddi milk shake ile romantik gençlik dizisi çekmişler! üstüne baştan sona izleyeni pozitif bir hisse sokuyor, "anne with an e" ve heartstopper haricinde sürekli gülümseyerek izlediğim başka bir yapım hatırlamıyorum. ve benim için en önemlisi, bir nebze özlem bir nebze ise kırgın bir hal ile lise ve ergenlik yıllarıma ışınlandım. çünkü bir taraftan gülümseyerek izliyorum ancak hikayeye ortak oldukça geçmişe doğru bakıp "her şey çok daha farklı olabilirdi" hissi her yanımı kaplıyor, asıl mesele de bu zaten, çoğumuz ergenlik yıllarımıza döndüğümüz vakit gerilimli anılar hatırlarız, oysa çok daha farklı bir yaşam da olabilirdi, her ne kadar bazı şeyler bizim elimizde olmasa da...
sözün özü, queer topluluğun sorunlarını yansıtan dizi ve filmler önemli, ancak böyle lanet bir dönemde bir nebze de olsa bizi gülümseten, gülümsettiği kadar hem geçmişe yönelik düşündüren hem de farklı ihtimallerinde mümkün olduğunu göstererek bir parça umut veren yapımlara da ihtiyacımız var. umarım ikinci sezon da bize bu hisleri yaşatmaya devam eder.
konu buraya gelince hep düşünürüm, kim bilir büyük büyük dedelerden kaçı bu hikayenin başrolü olmuştur. öyle şimdiki gibi kaçış şansı da yok. sen çık ergenlikten, karşı köydeki osman'a bakarken fatma'yı alsın gelsinler, sonra da hadi yaşa ve öl bakalım.
kopkoyu, böyle zift gibi olanı makbuldür. gece boyu yatakta kıvranıp duran bünye sabaha doğru usulca kahvesini koyar ve günü bununla geçirmeye niyetlenir.
geçen sene izlemiştim, bu islamcıların hedef gösterdiğini görünce yeniden hatırladım.
epey huzurlu bir ortamda derinden gelen sosyal sorunlara değiniliyor. ama her şeye rağmen izlerken olumlu duygularla tebessüm ediyorsunuz. günü geldiğinde okullarda bile izletilmesi gereken bir yapıt, her şeyden bunaldığınız bir uğrakta açıp izlemenizi tavsiye ederim.
yukarıda doğru olan tek bir şey var, o da lgbti+ hareketinin en güçlü olduğu zamanda bile masaya yumruğunu vuracak siyasi iradeden yoksun kalması. sonrası ise tamamen kara propaganda yapma amaçlı boş yapmaktan ibaret. ve ideolojik körlük insana bile isteye yalan bile attırıyor, sadece haklı çıkmak için yalan ve iftira dolu bir ahlaksızlığı yapan insan kimseyi boşa eleştirmesin.
esmeray 15.sıradan çıkmadı olum bunu sen de çok iyi biliyorsun ama düz sağcı olmak bile isteye yalan atmayı gerektirir ben de bunu biliyorum. translar için tarihi önemi olan bir bölgeden üçüncü sıra adayıydı. açıkça itiraf edeyim bana kalsaydı üçüncü değil ikinci sıraya konmasını tercih ederdim. esmeray'ın aktif olarak üyesi olduğu partinin genel başkanı ise mecliste lgbti+ bayrağını göstere göstere kürsünün önüne koyan ilk kişiydi. keşke daha iyisi olsa ve yalnız bunlarla yetinmesek, ama eldeki güç bu, o gücü büyütmek başka bir mesele. sağcı hocaların şu an sosyal medyada homofobi saçarken o tip'liler seçim boyunca bağıra çağıra lgbti+'lara değindiler, bak öyle sosyal medyadan falan bahsetmiyorum 60 senedir sağın kazandığı yerellerde de yaptık biz bunu, politikayla olan münasebet sosyal medya ile sınırlı kalınca bunu göremezsin, ama görsen de yalana sarılacağın aşikar.
ha yine eleştirin ama, dosttan gelen eleştiri güçlendirir, lgbti+ hareketi ise o "enver hocacı" emepli arkadaşlar kadar birbirine sıkı durursa elbet vekilini gönderecektir meclisine. ama sen mümkünse neo ülkücülere ve sağ liberteryenlere lgbti haklarını anlat kardeş, kabul ediyorum burada ateşli ateşli konuştuğun kadar orada yapamazsın ama yine de bi dene, kalanlara çok ilişme.
önemli not: adam emep bayrağını öcalan tasarladı diyor daha ne anlatalım abv. eğitimli bir görünüme sahip olmak, kara propaganda ile algı çalışması yapan ve insanların eksik bilgilerini istismar eden bir orman cocuğu olmayı önlemiyor maalesef. ama sorun yok, it ürüsede kervan yürümeye devam ediyor, neo ülkücü abilerinden kemik kapma davana sen devam et kardeş, ama lgbti mücadelesi hakkında çok boş yapma, çünkü bize kimlerin saldırdığı belli bu uğrakta fikirlerimiz farklı olsa dahi kimlerle yan yana geleceğimiz de belli.
sessiz ve sakin ama bir o kadar da iç açıcı bir şehir (sokakların darlığı yüzünden mevcut trafik sorununu hariçten tutuyorum). aynı zamanda ilçeleri de hoştur, özellikle "kuzey ege" olarak dediğimiz bölgede kalan ezine, ayvacık ve bayramiç tatlı yerleşimlerdir.
kültürel olarak ise nereye koyacağımı şahsen bilemem, ata demirer'in tabiriyle bir yanını trakya'dan diğer yanını ege'den almış ve ortaya karışık bir şey çıkmıştır. gerçekten de kazdağları civarında bulunan yörük köylerine bakarsanız kültür balıkesir-manisa hattına yaklaşır, ege şivesi öndedir, ezine'den itibaren ovalara girdiğinizde ise göçmen, pomak ve manav yerleşimleri öne çıkar, trakya kültürü kendini yavaştan göstermeye başlar.
kısaca istanbul-ankara hattından bunalan, ya da tatil yapmak isteyip de akdeniz sıcağına dayanamayan vatandaşlar için gezilip görülesi yerlerdendir.
herkesin birbirini tanıdığı bir köyde tekelin yanına çöküp iki bira içerkenki zevki ve gelenle geçenle laflamanın dayanılmaz hafifliğini anlatamam. barın meyhanenin olmadığı yerde o tekelin önü ya da yanı bütün içicilerin buluşma noktasıdır, güneşin battığı andan itibaren orada yeni bir dünya vuku buluyor demektir...
tabi bu durumun bir benzeri de trakya ve ege hattında kimi köy kahvelerinde mevcut, çocukken yazları gittiğim köyde iki tane kahve olurdu, birinde imanı temiz dedeler mevcutken ve erkenden kapatırken diğer kahveye doğru baktığımda yüzlerin de değiştiğini görürdüm, bir gece vakti ise o ikinci kahvenin ışıklarının bir anda mor renge döndüğünü fark ettim, o ortama hiç sokulmamış olmam da bir başka pişmanlığımdır.
işin kişisel boyutu ve yanlış teknoloji kullanımından ayrı olarak ciddi bir soruna da değinmek lazım. betonların birbiriyle halaya durduğu boktan bir mahallede alt gelir grubu içinde kazara yaşayan bir insan bu şartlar altında sosyal medya haricinde dünya ile kontak kurma şansına erişemiyor maalesef (gerçi buradaki kontak da ne kadar sağlıklı olur o ayrı). iki bira içip sosyalleşemiyorsun, dostlarınla ayda yılda bir kahve içmeye çıkmak harici yapabileceğin bir şey yok, yaşadığın yer beton yuvası, dışarı çıkıp görülmeye değer bir şey de yok, bu tarz bir yaşamın sonucu da evde yatağa uzanıp sosyal medya stalklamaktan başka bir yere çıkmıyor zaten. yukarıda değinilen insan profili ile benim çizdiğim profil aynı mıdır bilemem, ama üzerinde durulmaya değer bir konu, çünkü sosyal medya kullanımı açısından tr ile yarışan ülkelere baktığımızda da sıradan bir insanın hayatının boktanlığı göze çarpıyor.
1-jakoben despotizmi post modern rötuşlarla yeniden yorumlayarak bir sanatçı edasıyla ince ve narin çizgilerle diriltmek.
2-65'e 35'lik tarihsel blokun hiç değilse yarı yarıya olması için ufak tefek budamalar yapmak.
14 yıl olmuş açalı. vay be. artık tiktoklar instagramlar falan var, demode oldu sözlük konsepti. bende çok anıları var, bir yandan da evlat gibi bir şey. her derdiyle ilgilendiğin, yıllarca bakıp büyüttüğün :) yazan çizen pek kalmasa da, onca anı, onca başlık, onca entry, onca yaşanmışlık üzerine toprak örtmek içimden gelmiyor. yazmasak da, çizmesek de bu sözlük bizim sözlüğümüzdür.
ergenliğini insan burada geçirmişse kaleiçinde daha öğlen 2 de sarhoş olup rockbull tuvaletinde ayılmaya çalışmışlığı ve kaleiçinden çıkamamışlığı, antalya lisesinin yan sokağındaki takıcılardan siyah kolyeler alıp ışıklar caddesinde boş boş tüm gün dolandığı olmuştur, olmalıdır
sigur ros'un seraph adlı şarkısının videosu benim gözümde diğer tüm gay temalı videolardan üstündür. video'nun yönetmenliğini yine bir eşcinsel olan john cameron mitchell yapmıştır. john cameron mitchell shortbus, hedwig and the angry inch ve rabbit hole gibi filmlerin yönetmenidir. aynı zamanda filmde hedwig karakterini de kendisi canlandırmıştır. videonun animasyonlarını dash shaw adlı çok da ünlü olmayan biri yapmıştır. kendisi tumblrdan takip edilesidir, amatör olsa da çok güzel işlere imza atmaktadır.
"it's hard to look at a love you can't understand."
pinkwashing (pink: pembe, washing: yıkama/yıkanma/boyama) israil’in filistin’de işlediği suçların üstünü örtmek için başvurduğu yöntemlerden biri. ülkeyi batı’ya “gey dostu” ve “ortadoğu’nun en demokratik ülkesi” olarak lanse eden kampanyalar için israil devleti milyonlarca dolar harcıyor; abd ve avrupa’da tel aviv pride’ın reklamları yapılıyor ve turlar düzenleniyor. devamı:
ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.
bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.
aklıma jack london'un "ademden önce" kitabında anlattığı bir durumu getirdi. yazar, insan henüz uzun kollarıyla ağaçtan ağaca atlayan bir "maymun"ken, kimi talihsizlerin bir ağaçtan diğer ağaca yetişemeyerek aşağıya düştüğünden bahsediyor, ve bunun sonu ekseriyetle ölüm, sonra devam ediyor, yükseklik korkusu buradan başımıza bela olan bir şey, ve çoğumuz rüyalarımızda dahi düşüyoruz, ancak rüyada bir yükseklikten düşerken tam yere çakılacağınız anda bedeniniz yer ile temas etmeden uyanırsınız, neden o beden yere temas etmez? çünkü bu tecrübe ettiğiniz bir şey değil, etseydiniz zaten çoktan ölmüştünüz.
gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.
şimdi buraya kadar epey güzelleme yapılmış bir de işin öte tarafına bakalım, eğer soyadınız koç, sabancı ya da benzeri bir şey değilse bokunu çıkarmak zarar verecektir, yıllardır günde en az 250 sayfa okuyabilen, bir yanda defter diğer yanda kitap günde 8-10 saat mesai yapar gibi oturan bir insanım. yıllar boyu gelinen süreçte antik yunan'da sınıf mücadeleleri üzerine sabaha kadar konuşurum, ama elime iki çivi verseler çakamam, haliyle dışarıda para kazanacak bir işim de yok. kitapları da raflarıyla beraber g.tüme sokarım artık.
kendini iyice keşfettiğin bir çağda özellikle yaşanılan yer dolayısıyla kimliğini saklamak çok yıpratıcı olabiliyor, bu durumda hayat üçgeni oluşturmak lazım. düşünsel olarak da açık bir dostuma, ilerici olduğunu çok iyi bildiğim bir rehberlik öğretmenime ve psikoloğa açılmıştım. doldukça, canım sıkıldıkça birinden biriyle konuşuyordum, en azından insanı rahatlatıyor. kimliğinizi açık ya da yarı açık sürdürme şansınız yoksa eğer bu türlü bir harekette bulunun, psikolojik olarak sizi de rahatlatır.
bunun yanında ben hiç bir zaman cesaret edemedim, ama yapabiliyorsanız ve mevcutta varsa genç lgbti+'ların olduğu bir ortama yanaşın, daha doğrusu örgütlenin. yıllar geçtikçe kayıp giden senelere küfrediyorsunuz.
sevdiğin kişiye doyasıya sarılmak ne tür bir histir, ya da oturduğun yerde başının omuza doğru yaslanması? yıllar öncesinde çok kısa da olsa hatırlıyorum, çok ilginç bir uyuşma hissi anımsarım, o an için hem huzurluydum hem de bunlar bitecek telaşıyla titrek bir vaziyet. öpmeyi ise bilmem, yaşamadığım doğrudur, ya da gece boyu sarılmak? kendimi bildim bileli sol kol başın altında sağ kol ise omuz üzerinde uyurum. sözün kısası uzun uzun yaşamadığım bir histir aşk.
ama uğruna koşturmayı bilirim. öncesinde görmek ve hoşlandığını fark etmek, doğrusu bu konularda ilk görüşçüyüm. sonrasında ise tanışmak, o anın heyecanı, en ufak hareketten medet ummak, zamanla adeta takıntılı bir ruh haline bürünmek, onun olduğu her yerde mutlu olmak ile olmadığı yerde huzursuzca dolaşmak, sonrasında ise kendi kendine gelin güvey olmak. tabi burada bitmiyor, ekseriyetle günün her vakti ve saati hayallere dalabiliyorsunuz, öyle hayaller ki bulunduğunuz zaman ve mekandan bağımsız bir gelişim seyrediyor, gel zaman osmanlı dönemi balkan coğrafyasında bir dere kenarında, git zaman roma'nın surları altında bir yerlerde buluşuyorsunuz, olmazsa alternatif bir evrende baş başa kalıyorsunuz. hikayenin gerçeğine doğru dönersek eğer onunla bulunduğunuz her mekan size o anki hislerinizi ve karşınızdaki kişinin tavrını hatırlatıyor, kimi zaman gülerek kimi zaman ise üzülerek yad ediyorsunuz, kendi adıma konuşursam bugün dahi yıllar önce sevdiğim kişilerle oturup dolaştığım yerlerde geziyor ve hatırlıyorum, ki hafıza aynı zamanda kendini bilen bir benliğin gereğidir, anıların iyi ya da kötü olması fark etmez, hatırlıyor olmak zorundayız.
işin bir başka ilginç boyutu ise aşkın "rasyonel" açıklamasını hala tam anlamıyla yapamıyoruz, tabi ki bu konuda epey teori ve araştırma var, ancak bir yerlerde boşluk hissediliyor. mesela üreme içgüdüsü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz lakin bir insana yalnız sarılmak ve yüzüne bakarken gülüşünü özümseme isteği bu içgüdüyle ne kadar uyuşuyor? ya da aseksüeller, onların da aşık olduğunu görüyoruz, aşk sıklıkla cinsellikle iç içe bir profil seyretse de cinselliğin çok daha geriye düştüğü vakalar mevcut. belki de insanın kimilerinin zannettiği gibi biyolojik bir makine olmadığının en güzel kanıtı aşık olmasıdır.
son olarak, şu vakte kadar yaşanan hezimetlerin bir getirisi de insanı katılaştırması, hele ki eşcinseller için bu adeta hayatta kalma refleksine dönüşüyor. kendi adıma konuşacak olursam sevgiyi umutla eş bir biçimde hissettiğim vakit doğaya ve pozitif duygulara daha çok yaklaşıyorum, o vakit dışarıya karşı daha sevgi dolu baktığımı hissediyorum, peş peşe gelen yenilgiler ise içten içe bir öfke doğuruyor. tasvir etmek gerekirse eğer, kendimi çevresinde yıldırımların düştüğü bir tepede önündeki ovaya büyümüş ve dikleşmiş gözlerle bakan bir savaşçı gibi hissettiğim oluyor, bir sonraki sahnede ise lejyon bölüğü tabutta bir ceset taşıyor. adeta bir yabancılaşma ve doğal olandan ve bir parça iyiden uzaklaşma hali.
ne tam anlamıyla kendinizi anlatabilirsiniz ne de karşınızdakiler sizi anlar. hatta kimi zaman siz bile kendinizi anlayamayabilirsiniz. ama her şekilde nanayı yediniz yani burdan çıkış yok.
toplumsal yaşam içerisinde durumunuzu bir ihtimal yozgatta yaşayan bir ermeniyle kıyaslayabilirsiniz belki, zaten en yorucusu olanı da toplumsal baskıdır, açık kimliğinizle var olmak isteseniz bir türlü, tamamen kendi içinize kapanıp gölgelerin arasına karışsanız başka türlü.
bir de sevgi, aşk ve benzeri konularda şansınız pek de yaver gitmiyor. "on beş sene sonra kendini nerede görüyorsun" denildiği vakit üç poşet birayla arabayı deniz kıyısına çekmiş kıllı göbekli ipsiz sapsız bir dayı olma ihtimalim gözlerime vuruyor, bu senaryodan mutlu olduğumu söyleyemem.
bu tür hadiseler cinsellikten toplumsal cinsiyete kadar bir dizi eğitimin özellikle okullarda verilmesi gerektiğini gösteriyor sanırım, özellikle lgbti+ bireyler ergenliğe adım attıkları vakit çevrelerinde sağlıklı bir iletişim bulamayınca kurtlarla dolu bir ormanda bir başına kalır gibi bir duruma evrilebiliyor.
game of thrones gece nöbeti... gerçi aseksüel eğilimi yüksek herifim çok da dert ettiğim şey değildir, ama bazen insan düşünüyor incel femcel gibi saçma sapan hesaplar çıktı piyasaya, elemanlar hayvan gibi para kazanıyor ulan kur bu tarz bi lgbti+ temalı hesap sen de yolunu bul amk! tabi toplum içerisinde genel sığırlaşmaya hizmet edeceksin ama o çok övdükleri piyasanın mantığı da bu değil midir? neyse biz yine de efendi efendi takılalım efenim.
kısa bir ek: olum kafam güzelken maytap geçiyordum hemen eksilemeyin lan!
gündelik yaşamın telaşı yeterince zorlarken uzun zaman sonra derinden yoruldum, bu öyle bir yorgunluk ki geçmişimden bugüne her şeyi teker teker önüme serdi. varoluşum bir yana üstüne yıllardır fiziksel bir rahatsızlıkla boğuşuyorum ki insan kendini cennetin krallığı filmindeki kudüs kralı baldwin gibi hissediyor. ötekiyim, bulunduğum her yerde çevremdeki herkesten daha başarılı olmak zorundayım, herkesten daha fazla çabalamak ve herkesin gözünde yine herkesten daha "iyi" bir insan olmak zorundayım, aksi halde ben "öteki" olanım, en ufak hatamda bu halim yüzüme çarpılacak ama aynı zamanda bu halimle karşısına çeşit çeşit engeller koyulanım. dışarıda kimsenin empati yapmasını da beklediğim yok, çünkü mümkün değil dahası yaşamı boyunca "düz" ve makbul varoluşa sahip insanların yaptığı basit tavsiyeler midemi bulandırıyor, ne de olsa "bekara karı boşamak kolay". yaşadığım süreçte her zaman daha iyisinin hayalini kurdum, özellikle daha iyi, adil ve merhametli bir dünya ancak gerçekte var olanı da biliyorum, kendimi sıklıkla karanlık bir ormanda kurtlarla koşturan birisi olarak hayal ediyorum, sürüden biriyim ama aynı zamanda değilim çünkü biliyorum ki yeterince zayıf düştüğüm anda ben bu kurtların akşam yemeği olurum. hangi ortama ve kimlerin yanına gidersem gideyim ben onlardan birisi değilim, daha çok orada olan ve sessizce etrafını seyreden biriyim. ve bazen düz normal bir insan gibi yaşamak istiyorum, ne zaman bu derece gevşesem ve kendimi diğerleri gibi hissetmeye kalksam başıma en kötü belalar geliyor adeta toplum bana kim olduğumu kafama vura vura anlatıyor, rezil kepaze oluyorum, ne zaman tüm bunların farkında olan birisi olarak ayağa kalksam bu seferde adeta ss subayı gibi bir tipe bürünüyorum ve olmaktan tiksindiğim kişiliğe bürünüyorum çünkü karşımda duran herkes potansiyel bir düşman olarak beliriyor. başta dediğim gibi yoruluyorum.